İstanbul’daki 1 Mayıs kutlaması üzerine: 1 Mayıs’ta Liberalizmin Gölgesi

1 Mayıs 2010, on binlerce işçinin ve gencin katılımıyla birçok ilde kutlandı. En önemli kutlama ise her yıl olduğu üzere İstanbul’da, 200 bini aşkın işçinin ve gencin katılımıyla, Taksim 1 Mayıs Alanı’nda gerçekleşti. İstanbul’daki 1 Mayıs kutlaması, kuşkusuz, Taksim’deki 1 Mayıs yasağının bütünüyle kalktığı gün olarak tarihe geçecektir. Ancak görece kalabalık bir kitlenin on yıllar sonra Taksim’e akması ve devletin terörden vazgeçmesinin ürünü olan “barış” havası, bu yılki 1 Mayıs kutlamasının sağlıklı biçimde değerlendirilmesini engellememeli.

Kim “söke söke aldı”?

1 Mayıs 2010, geçtiğimiz yıllardaki kutlamaları terörize eden tek gücün devlet olduğunu gözler önüne sermiş; polis saldırmadığı zaman herhangi bir çatışmanın çıkmadığını göstermiştir. Peki, polis neden bu yılki 1 Mayıs kutlamasını terörize etmedi? Kimi sendika bürokratları, bu soruyu, “hükümet bizim önümüzde geri adım atmak zorunda kaldı” türü açıklamalarla yanıtladı. Biz, sendika bürokrasisinin, özellikle de DİSK ve KESK’te temsil edilen kanadının bu iddiasını ciddiye almanın mümkün olmadığını düşünüyoruz. Zaten, bir bütün olarak sendikacılığın yeni liberal politikalar karşısında on yıllardır izlediği teslimiyetçi çizgisini bilen hiç kimse bu iddiayı ciddiye almadı.

Unutmayalım ki, bugün Taksim’i “söke söke aldıklarını” iddia eden sendikacılar 1 Mayıs’ı Taksim’de kutlamak isteyen ve polisle çatışan devrimci işçilerle gençleri “iflah olmaz teröristler” olarak görüyor ve gösteriyordu. 1 Mayıs’ı, on yıllardır sermayenin izin verdiği yerde ve biçimde kutlayan sendikacılar ile Marksistleri ve “1 Mayıs, Taksim 1 Mayıs Alanı’nda kutlanmalı” diyen diğer devrimcileri “alan fetişisti” olmakla suçlayan “sosyalist” maskeli sendika kuyrukçularının “mücadele ettik” ve “söke söke aldık” türü iddiaları ucuz bir yalandır. Bu topraklarda yaşayan herkes biliyor ki, ortada, AKP’yi 1 Mayıs’ın Taksim’de kutlanmasına izin vermeye zorlayan bir mücadele varsa, bunu, aralarında Marksistlerin de yer aldığı devrimci işçiler ve öğrenci gençlik vermiştir.

Liberalizmin gölgesi

1 Mayıs 2010’u önceki kutlamalardan ayırt eden başlıca özelliği, sendika bürokrasisinin bütün kanatlarının devletin ve AKP iktidarının ardında hizaya geçmesiydi. Bu yılki 1 Mayıs kutlamasında, sendika bürokrasisinin ulusalcı, liberal, faşist, “sosyalist” vb. bütün kanatları CHP, TDH, BDP gibi burjuva partileri ile kol kolaydı. Hepsinin üzerinde de, kutlamalara denetimleri altındaki sendikalar dolayımıyla katılan AKP’nin ve MHP’nin gölgesi dolaşıyordu.

Sermayenin -ulusalcı ve liberal- sendikacı gardiyanlar dolayımıyla Taksim’deki 1 Mayıs kutlaması üzerinde kurduğu siyasi ve ideolojik egemenliğin en yalın göstergesi, devrime, sosyalizme ve işçi sınıfı enternasyonalizmine ilişkin talep ve sloganların neredeyse ortadan kaybolmasıydı. Bu 1 Mayıs kutlamasında, önceki kutlamalara damgasını vuran devrimci talep ve sloganlar yerlerini AKP karşıtlığıyla sınırlı reformist ve ulusalcı taleplere bırakmış; alan, az sayıda Marksist’in ve birkaç küçük burjuva radikal grubun dışında hiç kimsenin taşımadığı kızıl bayraklarla değil ama oportünizmin rengarenk bayraklarıyla donatılmış; devrimci, sosyalist çevreler alanın neredeyse dışına itilmiştir. Küresel sermayenin iktidardaki sözcüsü AKP iktidarının son bir yıl boyunca attığı adımları; sendikaların onun önünde yerlere kapandığını; nihayet “sosyalist” solun sendika kuyrukçuluğunu düşünürsek, bunda şaşırtıcı bir yan olmadığını anlayabiliriz.

Sendikaların küçük burjuva şakşakçıları

1 Mayıs 2010 kutlamalarına burjuva liberalizminin egemen olmasında, küçük burjuva “sosyalist” solun büyük katkısı vardır. Küresel sermayenin programını uygulayan AKP iktidarı karşısında yüzünü yıllardır “ulusal” sermayeye ve “sol” sendika bürokrasilerine dönen küçük burjuva sosyalistleri, bu kuyrukçu tavırlarını 1 Mayıs 2010’da da sergilediler.

Küçük burjuva solcuları, Taksim’de ve başka yerlerdeki 1 Mayıs kutlamalarında, on yıllardır her grev ve direnişte sergiledikleri sendika kuyrukçuluğundaki ısrarlarını sürdürdüler. Hain ve sınıf işbirlikçi karakteri en sıradan işçi tarafından bile kavranmış olan sendika bürokrasilerini yeniden “umut” olarak sunmaya çalışan küçük burjuva sosyalistleri, 1 Mayıs’ta attıkları sloganlarla, onlara 26 Mayıs “genel eylem”inde olumlu rol biçtiler. Anımsanacağı gibi, Türk-İş, DİSK, KESK ve Kamu-Sen Genel Başkanları, 22 Şubat günü TEKEL işçileri ile ilgili olarak yaptıkları toplantıda, “öncelikli istemlerinin karşılanmaması ve bu etkinliklerin hükümet nezdinde bir sonuç vermemesi halinde”, 26 Mayıs’ta “üretimden gelen gücü kullanmaya” karar vermişlerdi. Şimdi, küçük burjuva sosyalistleri, son otuz yıldır tek bir başarılı işçi eylemine önderlik etmemiş; buna karşılık emekçilerin onları aşarak gerçekleştirdikleri her eylemi patronlarla ve hükümetle anlaşarak yenilgiye uğratmış olan sendikal önderliklerin 26 Mayıs’ta düzenleyecekleri “toplu eylem”in genel greve dönüştürülmesini talep ediyor; bunun da “sendikaların görevi” olduğunu anlatıyorlar. Hiç kimse kendisini ve işçileri kandırmasın. Sendikaların 26 Mayıs’ta gerçekleştireceklerini açıkladıkları “genel eylem” onların hükümet ile sürmekte olan pazarlıklarında emekçileri kullanma çabalarının ürünüdür.

26 Mayıs’taki “genel eylem”e birkaç hafta kaldı ama sendikal önderlikler, onun gerçek bir genel greve dönüşmesi ve başarıya ulaşması için parmaklarını bile kıpırdatmıyorlar. Bizzat ona katılacak olan işçileri ve geniş emekçi kitleleri “genel eylem”e hazırlama yönünde hiçbir propaganda, ajitasyon ve örgütleme çalışmasının yapılmadığı biliniyor. Durum böyle iken, küçük burjuva sosyalistleri, 1 Mayıs’ta, işçileri ve emekçileri kendilerini bekleyen tehlikeler konusunda uyarmak yerine, sendika bürokrasilerini “göreve” çağırdılar. Onlar bu yolla, moral bozucu yeni bir yenilginin suç ortakları olmaya hazırlanmaktadırlar. Oysa 26 Mayıs eyleminin başarısı, işçilerin sendikacı gardiyanların denetiminden ne ölçüde kurtulacağına bağlıdır.

Marksist tavır

SOSYALİZM, 1 Mayıs 2010 öncesi açıklamasında, “bütün sınıf bilinçli işçileri ve sosyalist gençliği … 1 Mayıs’ı sendikacı gardiyanların denetimindeki resmi bayram kutlaması olmaktan çıkartmaya” çağırmıştı. “Kapitalizme karşı sınırsız, sınıfsız ve sömürüsüz bir dünya özlemini haykırmak” için kızıl bayraklarla İstanbul Taksim’deki 1 Mayıs kutlamalarına katılan SOSYALİZM okurları ulusalcılığa ve küresel sermayeye karşı işçi sınıfı enternasyonalizmi, devrim ve sosyalizm taleplerini yükselttiler. Onlar “kahrolsun ücretli kölelik düzeni”, “yaşasın devrim ve sosyalizm”, “dünyanın bütün işçileri birleşin”, “işçilerin vatanı bütün dünyadır”, “özgürlük işçilerle gelecek”, ”milletim insanlık yurdum dünyadır”, “sosyalizm için enternasyonal” ve “yaşasın sosyalist dünya devrimi”sloganlarını atarak, alanı kaplayan liberal ve ulusalcı dalgaya karşı dururken, küçük burjuva sosyalistleri, sendika bürokrasileri hakkında hayaller yaymayı sürdürdüler. Oysa aynı anda kimi işçiler, Türk-İş Genel Başkanı Mustafa Kumlu’yu konuşturmayarak, sendika bürokrasilerine ilişkin hayallere sahip olmadıklarını gösteriyorlardı.

Özetle, İstanbul’daki 1 Mayıs kutlaması, işçi sınıfının burjuvazi karşısındaki konumunu; sendikal örgütlenmelerin sermaye ve devlet karşısındaki zavallılığını; emekçiler ile sendikal önderlikler arasındaki çelişkileri ve nihayet, küçük burjuva sosyalist çevrelerde egemen olan perspektifsizliği bütün çıplaklığıyla gözler önüne sermiştir.

1 Mayıs 2010, sermayenin ve devletin işçi sınıfı üzerindeki ideolojik – siyasi / örgütsel hegemonyasının ne denli güçlü olduğunu göstermiştir. Ama o, aynı zamanda, sermayenin küreselleşmeci ve ulusal korumacı kesimleri arasındaki giderek artan çelişkiyi ve bunun -küçük burjuva siyasi önderlikler dolayımıyla- işçi sınıfına nasıl yansıdığını da gözler önüne sermiştir.

Son olarak, sınıflar mücadelesinin farklı hatta karşıt kutuplarını temsil eden siyasi düşüncelere sahip işçilerin ve gençlerin oportünist sendikal ve siyasi örgütlenmeler önderliğinde 1 Mayıs 2010’da sergilediği “birlik” havasının umulandan daha kısa süre içinde değişeceğini unutmayalım. Kapitalizmin sınıf çelişkilerini keskinleştiren uluslararası dinamikleri, ulusalcılar ile liberallerin, faşistler ile demokratların ve komünistler ile oportünistlerin işçi hareketi içinde 1 Mayıs 2010’da olduğu gibi bir arada duramayacağını gösteriyor. Bu koşullar altında, işçi sınıfının öncüsünün Marksist programa kazanılması yaşamsal öneme sahiptir. Marksistler, küresel kapitalizmin karşısına sosyalizmi, sınıf uzlaşmasının karşısına sınıf mücadelesini öne çıkarmaya devam ederek, liberalizm ve ulusalcılık gibi her türden burjuva ideolojisine karşı komünist öğretiyi savunan enternasyonalist devrimci bir önderliği yükseltme görevine bir an olsun ara vermemeli; işçi hareketi içindeki oportünizme karşı kararlılıkla mücadele etmelidirler.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir