Eşcinsellik Sınavından Kalan “Devrimcilik”

Geçtiğimiz aylarda eşcinsel örgütlerinin Tekel işçilerinin grevine destek vermek istemesi, eşcinselliği solun gündemine yerleştirdi. Eşcinsellik bir hastalık mıydı, eşcinselliğe karşı nasıl bir tavır takınmalıydı, eşcinsellerin hakları savunulmalı mı ve sosyalizmde eşcinselliğin yeri nedir gibi konular tartışılırken, solun aslında ne kadar acınacak duruma geldiği de görüldü.

Kendisine devrimci diyen bu çevrelerin önemli bir kısmı hala bu konuya yabancı kalmayı sürdürebilirken, bir kısmı da eşcinselleri küçümsemeye devam etti. Fakat bu konuda bir çığır açansa Yürüyüş Dergisi oldu. Yürüyüş Dergisi, “Direnemeyen Çürüyor” başlığıyla yayınladığı yazıda eşcinselliği bir “cinsel sapkınlık ve hastalık” olarak tanımladı. Yürüyüş Dergisine göre eşcinsellik, kapitalizmin neden olduğu ve mücadele edilmesi gereken bir hastalıktı. Eşcinsellerin Tekel işçilerine destek vermesi ise olsa olsa işçi sınıfına ve devrime oynanan bir oyun olup, mücadelenin içine” çürümüşlüğü” sokacaktı. Yürüyüş Dergisi Direnemeyen Çürüyor adlı yazısında şu ifadelere yer verdi:

Eşcinsellik bir cinsel sapkınlık ve hastalıktır. Kapitalizm, cinselliği, aşkı sadece bir haz duygusuna indirgemiş ve bunu teşvik ederek sapkınlığı kanıksattırıp yaygınlaştırmaktadır. Bu sorun, kapitalizmin insanı kendisine, doğaya ve değerlerine yabancılaştırmasının ürünlerinden biridir. Bu, alkışlanacak, meşrulaştırılacak bir şey değildir; kişisel bazda tedavi edilmeli, ama daha önemlisi, ekonomik, sosyal, kültürel koşulların değişmesiyle, eşcinselliğe ve benzeri sapkınlıklara zemin hazırlayan koşullar yok edilmelidir.

Böylece Yürüyüş, eşcinsellik hakkında peşin hükmünü verip onu bir sapkınlık ve hastalık olarak damgalamaktan çekinmiyor. Elbette bunu bilimsel bir verinin ışığında yapmıyor, yapması da mümkün değil. Yürüyüş dergisinin de dahil olduğu “solun” belirli bir kesimi devrimcilik adı altında homofobiyi yüceltmekten çekinmiyor. Zaten aynı kesim “kapitalizmin yıkmakta olduğu değerleri savunma,” kapitalizme “direnme,” burjuva ahlaka ve aile kurumuna karşı mücadele adı altında erkek egemen ve onların savunduğu biçimiyle feodal, baskı kurumu aileyi de savunma ve yaşatma görevini üstlenmiş durumda.

Aynı anlayış devrimci yaşam ve yöntem adı altında zaten tek tipçiliği empoze etmekten çekinmiyor: Belirli tarzda giyineceksin, şu müziği dinleyeceksin, bu şekilde konuşacaksın, bu şekilde yaşayacaksın, bundan başka yemek yemeyeceksin, erkek egemen bir hayat süreceksin, eşcinsel de olmayacaksın ve benzeri şekilcilikler bu zihniyetin örnekleri. Vahim olansa bunun devrim ve sosyalizm adına yapıldığının iddia edilmesi. Özgürlük için, devrim için mücadele ettiğini söyleyen bu insanların bu baskıcı anlayışla işçi sınıfına nasıl önderlik edeceği, nasıl başarıya ulaşacağı muamma ama başarıya ulaştığı takdirde ne tür bir “sosyalizm” oluşturacağını tarihteki örneklerinden biliyoruz.

Eşcinselliğin bir hastalık veya sapkınlık olmadığı ortada olduğu gibi kapitalizmden önce de var olan, hatta ilk insanlara kadar giden bir olgu olduğunu da görüyoruz. Zaten Dünya Sağlık Örgütü tarafından da eşcinselliğin bir hastalık olmadığı belirtiliyor. Fakat homofobinin kapitalizmin ve genel olarak sınıflı toplumların yarattığı bir hastalık olduğunu söylemek mümkün.

Şu anki kurulu düzende insanın temel ihtiyaçlarından biri olan cinselliği özgür bir şekilde yaşayamadığı, erkeğin egemenliğinde ve mekanik bir şekilde yaşandığı, insanların istemediği bir cinsel hayatı yaşamak zorunda bırakıldığı, kadınların cinsel hayatının tamamen elinden alındığı, eşcinsellerin kendilerini özgürce ifade edemedikleri ve yaşayamadıkları, çocukların bile tecavüzlerle karşı karşıya geldikleri gerçekleriyle yaşıyoruz. Hemen hemen hiçbir insan düzgün bir cinsel eğitim almıyor ve bu konuda büyük çoğunluk sağlıksız bir yaşam sürüyor.

Biz Marksistler, devrimle birlikte sadece toplumsal ve ekonomik bir dönüşümü değil aynı zamanda cinsel bir dönüşümü de savunuyoruz. İnsanların cinselliği özgürce yaşayabildiği ve cinsel yönelimlerinden dolayı yargılanmadıkları, kadınların ve eşcinsellerin de özgür insanlar olduğu, erkek egemenliğinin ve homofobinin ortadan kalktığı bir dünya için mücadele edilmesi gerektiği görüşündeyiz.

Yürüyüş Dergisi, aynı yazıda bir kaç defa eşcinselliği, hastalık, sapkınlık ve çürümüşlük olarak tanımlıyor. Fakat alacakları tepkiyi bildiklerinden olsa gerek yukarıda alıntıladığımız paragraftan hemen sonra bir de şunu yazmışlar: Bunun ötesinde, devrimciler elbette, kapitalizmin ezdiği kullandığı tüm kesimler gibi, eşcinsellerin ezilmesine, kullanılmasını da karşı çıkar. İkincisi, bu kesimler eğer, anti-emperyalist, anti-kapitalist mücadeleye katılmak isterlerse, buna engel olmaz. Ama burada esas olan, karşımıza cinsel kimlikleriyle değil, siyasi nitelikleriyle çıkmalarıdır.

Gerçekten de bu sözler yazının geneliyle çelişkide. Hem eşcinselleri sapkınlıkla, çürümüşlükle suçlayın, onları bir nevi ezin, hatta aynı paragraf için de onların cinsel kimlikleriyle karşınıza çıkmasını, cinsel kimliklerini savunmalarını istemeyin, hem de biz de ezilmesine karşı çıkıyoruz deyin. Ne kadar inandırıcı! Bunun dışında Yürüyüş Dergisi kendilerine eşcinsellik gerçeğinin zorla kabul ettirilmeye çalışılmasından şikayetçi. Kendilerine kimsenin bir şeyi zorla kabul ettirdiği yok ama onlar bu insanlardan zorla kendi hayatlarından vazgeçmelerini, olmadıkları ve olmak istemedikleri bir hayatı yaşamalarını istiyorlar.

Elbette böyle açıktan eşcinselliğe ve benzeri cinsel yönelimlere olumsuz tavır içinde olan sadece Yürüyüş Dergisi değil, onlar sadece açıktan saldırıyorlar. Solun genelinde eşcinselliği küçümseme havası mevcut. Onları da sınıflı toplumlara ve onların üzerindeki olumsuz sonuçlarına karşı mücadeleye çağırmak solun büyük kesiminin gündemine hala girmiş değil. Elbette biz Marksistler devrimi gerçekleştirecek güç olarak işçi sınıfını görüyor, işçi sınıfını örgütlemeye çalışıyoruz, fakat bu, eşcinselliğe karşı çıkmak ve onların da devrimci mücadeleye katılmasına karşı çıkmak anlamına gelmemeli. Hatta eşcinseller, işçi sınıfının partisine katılabilirler de. İşçi sınıfının birliği enternasyonal düzeyde olup, dil, din, etnik köken, kültür, cinsiyet ve cinsel yönelim ayırt etmez. Lenin’in de bu konudaki ünlü formülü ortada: “Partinin programını ve tüzüğünü kabul eden ve faaliyetlerine katılmaya, parti aidatını ödemeye hazır olan herkes parti üyesi olabilir.”

Hiçbir ayrım yapmadan bütün işçileri örgütlemek ve her türden ayrımcılığa karşı mücadele etmek Marksistlerin temel görevidir. Eşcinsellerin de ne bu tür sözde devrimci örgütler ile ne de sorunu kapitalizmin içinde çözmeye çalışan örgütlerle kurtuluşunun sağlanması mümkün değil. Onların da sınıf mücadelesinin birer bileşeni haline getirilmesi büyük önem arz ediyor.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir