Herkese Değil İşçi Sınıfına Hürriyet

Paylaş

Bir reklam bir süredir televizyonları, reklam panolarını ve gazeteleri sürekli işgal ediyor ve her zaman yapıldığı gibi masum reklam herkesin zihinlerine kazınıyor: ‘Herkese Daha Fazla Hürriyet!’ reklamı. Doğan Holding’in sahip olduğu Hürriyet gazetesinin bu reklamında çeşitli sanatçılar rol alıyorlar, kendisini “sol”da ifade eden Zuhal Olcay’ı dahi herkese daha fazla hürriyet isterken görüyoruz. Türkiye’nin en büyük sermaye gruplarından birinin, en şovenist yayınıyla yaptığı bu reklamın amacı elbette özgürlükleri değil, gazete satışını arttırmak… Ama reklamın masum yüzünün arkasında ideolojik bir propaganda da yatıyor, işte bizim sorunumuz da onunla.

Herkes hür mü?

Reklam, herkesin özgür olduğu ön kabulünden hareketle, daha fazla hürriyet istiyor. Reklamın arkasında duran şirkete baktığımız ilk anda, kimin hür olduğu, kimin esaret altında yaşadığı anlaşılıyor aslında. Örneğin basın ve yayın özgürlüğüne bakalım. Basın Kanunu’nun 3. maddesi şöyle diyor: “Basın özgürdür. Bu özgürlük; bilgi edinme, yayma, eleştirme, yorumlama ve eser yaratma haklarını içerir.” Aynı şekilde bu anayasal bir hak. Şimdi bir de medyanın durumuna bakalım… Başlıca televizyon kanalları ve gazetelerin birkaç büyük kapitalist tekelin elinde olduğu gerçeğiyle karşılaşıyoruz ilk önce. Örneğin Doğan Holding Kanal D, CNN Türk, TNT, Star tv kanallarının, Hürriyet, Milliyet, Radikal, Referans, Posta gibi gazetelerin sahibi.

Hürriyet gibi devletçi-şovenist gazetelerden Radikal gibi liberal çizgide yayınlara toplumun çeşitli kesimlerine uygun yayınları Doğan Holding bünyesinde bulmak mümkün. Aynı şekilde bu tv ve gazetelerin en çok izlenen – okunan yayınlar olduğu düşünüldüğünde basın ve yayın özgürlüğü daha net anlaşılıyor. Toplumun önemli bir kesimini yapılan yayınlarla manipüle etme ve toplum üzerinde bir hegemonya oluşturma özgürlüğü elbette herkese ait değil. Bunun için önemli bir sermaye birikimi gerekiyor. Günlük bir gazete çıkarma ya da bir televizyon kurma hakkını yasalar tüm vatandaşlar için sağlıyor, pratikte ise bu hakkı yalnızca burjuvazinin kullanabildiğini görüyoruz. Ardından da, yalnızca üretim araçlarının değil, basın ve yayın araçlarının da tekelini elinde bulunduran sınıftan herkese daha fazla hürriyet talebini işitiyoruz!

Basın ve yayın toplum üzerinde ideolojik hegemonya/iktidar kurulması açısından oldukça önem taşıyor. Medyanın bir konuya ağırlık vererek, gerektiğinde insanları şoven milliyetçi sloganlarla ya da savaş naralarıyla sokaklara dökebildiğini biliyoruz, bu yalnızca bizim medyamıza özgü bir durum da değil elbette, dünyanın her yerinde tekellerin kontrolünde olan medya araçları, var olan sistemin sürdürülmesinde kilit bir rol oynuyorlar. Elbette burjuvazinin hürriyeti ve işçi sınıfının esareti bununla sınırlı değil. Yukarıda ifade ettiğimiz, ekonomik ve siyasi boyunduruğun bir uzantısı yalnızca.

Bir diğer hürriyet de, yaşama hakkı, bu da anayasal bir hak… Ama nasıl yaşama? Üretim araçlarından yoksun, yani mülksüz sınıfın; işçilerin, yaşama haklarını elde etmeleri için hayatlarının büyük bir kısmını patronları için çalışarak geçirmeleri gerekiyor. Dünya toplumunun çoğunluğunu oluşturan işçiler, ortalama olarak 10-12 saat, kimi yerlerde 14-16 saat çalışıyorlar. Gün ve gün, saat ve saat zihinsel ya da fiziki emeklerini hür sınıf daha da zenginleşsin diye harcıyorlar. Onlara kalansa, 12 saat çalışmanın 6 saatlik, çoğu zamansa çok daha azı oranında bir ücret oluyor, kalanı ise kapitalistimizin cebine gidiyor. Yaşadığımız toplumda en büyük hürriyetin işçi sınıfını sömürme hürriyeti olduğunu inkar etmek, aslına bakılırsa hiçbir şey anlamamak anlamına geliyor. Toplumun küçük bir azınlığında zenginlik, ezici bir çoğunluğundaysa yoksulluk ve sefalet birikirken bunun yalnızca şans, kader işi olduğunu düşünmek için oldukça saf olmak gerekir.

İşçi sınıfının sömürüsü, üretimde başlıyor, ancak işçi, işyerinden çıktığında celladından kurtulamaz, o rahat bırakılmamalı, kapitalist için çalışmadığı saatlerde de özgürce düşüneceği kendisini geliştirebileceği birkaç saate el konulmalıdır, aksi takdirde işçiler kimi gerçekleri görmeye başlayabilirler ki bu kabul edilemez. İşte o saatlerde devreye, medya aygıtları girer, her yerinden milliyetçilik, bireycilik, cinsiyetçilik, militarizm fışkıran yayınlarla, dizilerle işçimiz son ninnisini dinleyip uyumaya hazır hale getirilir. Günün büyük bir kısmı kendisini kapitaliste kiralayan işçi, uykusunu da asıl olarak kapitalist için uyur. Ertesi gün aynı performansı göstermeli, kapitalistin değişiyle “ücretini hak etmeli”, gerçekteyse “artı-değer üretimine devam etmelidir.”

İşçi sınıfının kurtuluşu insanlığın kurtuluşudur

İşçi sınıfının seçme seçilme hürriyeti de vardır, yurt dışına çıkma hürriyeti de, ev alma hürriyeti ve çocuklarına iyi bir gelecek bırakma hürriyeti de vardır, sevdiği insanla birlikte olma hürriyeti, elbette savaşta ölme hürriyeti de. Toplumun sınıflardan oluştuğu ve var olan sömürü, baskı, açlık ve savaşların üreticisi ve yeniden üreticisinin kapitalizm olduğunu söyleme hürriyeti de vardır, şu an bizim yaptığımız gibi. Ancak bu sesin sınırlılığı nedeniyledir ki, yani kapitalistlerin, bu sesin toplumun geniş kesimlerini en azından şimdilik etkisi altına alamayacağının bilincidir ki, şu an sesin kesilmesini önler. Ancak ne zaman, bu ses esaret altındakilerin ortak sesi haline gelir, işte o zaman özgürlük toplumumuzun ya da egemen sınıfımızın gerçek yüzü açığa çıkar. Melek kostümlerini vakit kaybetmeden çıkarır, gerçek yüzlerini herkesin net bir şekilde görmesini sağlarlar. Dünyaya barış getirmek için uğraştığını iddia edenler, gerçekte savaşlar sayesinde yaşadıklarını, Afrika’ya gıda ve ilaç yardımı yapma reklamları yapanlar, gerçekte bu açlık ve hastalıktan beslendiklerini itiraf ederler.

İşçi sınıfının esareti, yalnızca onun değil, burjuvazi dışında tüm kesimlerin esaretidir. Kapitalist sistem kendisini işçi sınıfının sömürüsünden üretir, başlangıç üretimdir, ancak burada sınırlı kalmaz ve yaşamın her alanında tüm insanlığı esaret altına alır. Açlık, yoksulluk ve savaşlar sıradanlaşır, insan kendisine tarihte hiç olmadığı kadar yabancılaşır, uygarlığın doruk noktası aynı zamanda insanlığın yozlaşmasının da doruk noktasıdır. Kapitalizmin doğal sonuçları olan savaşlar değil yalnızca insanlığı yok oluşa götürecek olan, toplumsal, kültürel ve psikolojik bir çöküşün de içinden geçiyor insanlık, her yerde ve her an.

O halde, yalnızca işçi sınıfının hürriyeti insanlığın özgürleşmesini sağlayabilir. Çünkü yalnızca işçi sınıfı kapitalizmden hiçbir çıkarı olmayan sınıftır ve yalnızca o, mülksüz bir sınıf olarak kendisini ve kendisiyle beraber tüm sınıflı toplumu ortadan kaldırabilir. İşte ancak o zaman tüm insanlığın özgürlüğünden söz edilebilir, özgür üreticiler toplumunda.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir