Fransa’daki neo-faşist Ulusal Cephe’nin seçim zaferi ne anlama geliyor?

Fransa’daki yerel seçimler, hem bu ülkedeki hem de bir bütün olarak Avrupa’daki siyasi krizi ve işçi sınıfının karşı karşıya olduğu tehlikeleri açığa vurdu.

Fransa’da, nefret edilen Devlet Başkanı François Hollande’ın Sosyalist Parti’sinde (PS) temsil edilen burjuva “sol”unun gözden düşmesinden siyasi olarak karlı çıkanlar, Ulusal Cephe (FN) gibi neo-faşist partiler oldu.

FN, rekor düzeydeki yüzde 38,5’lik seçimlere katılmama oranının söz konusu olduğu Pazar günkü iki turlu seçimlerde, listelerde yeraldığı 600 yerel yönetimden 229’unda gelişme kaydetti. FN’nin adayı Steeve Briois, Fransa’nın kuzeyinde yer alan ve PS’nin 1980’lerdeki maden kapatmalarıyla yıkım uğramış olan eski kömür havzası Hénin-Beaumont’daki seçimleri kesin olarak kazandı.

FN, aynı zamanda, nüfusu 10.000’in üzerinde olan 17 yerde ilk sırada yer aldı. Bunlar arasında, FN’nin oyların yüzde 36’sını aldığı Forbach, Frejus (yüzde 40), Beziers (yüzde 45), Perpignan (yüzde 34) ve Avignon (yüzde 30) bulunuyor.

FN, Fransa’nın ikinci büyük kenti olan Marsilya’da, sağcı Halk Hareketi İçin Gaullcü Birlik’in (UMP) adayı Jean-Claude Gaudin’in ardından ikinci geldi. FN, kötü çalışma koşullarını protesto eden geçici işçilerin PS’nin belediye başkanlığı adayı Anne Hidalgo’nun seçim merkezine saldırdığı Paris’te, oylarını ikiye katladı.

Fransız egemen sınıfının kimi kesimleri, kapsamlı sonuçlara ayak uydurma yönünde bir hamleyle, PS’ye olan kitlesel desteğin çökmesine, FN’yi resmi siyasete bütünüyle uyarlanmaya zorlayarak yanıt veriyorlar. FN’nin önderi Marine Le Pen, PS ile Gaullcüler’den oluşan “iki partili sistemin sonu”nu ve FN’nin yükselişini öngördü. O, “Fransız halkı sağ ile sol arasındaki sahte tercihten kurtuldu.” dedi.

PS yanlısı Le Monde şunları yazdı: “Eğer Marine Le Pen haklıysa, bu siyasi bir depremdir: İki partili sistemin sonu gelmiştir; PS’den, UMP’den ve Ulusal cephe’den oluşan üç partili sistem doğmaktadır… FN’nin önderinin, bu düşüncesini destekleyen bol miktarda kanıt var.”

FN, yalnızca, şirket yanlısı PS’nin ve Yeni Anti-Kapitalist Parti (NPA) gibi işçi sınıfı içindeki siyasi muhalefeti bastırmak için faaliyet gösteren küçük-burjuva sahte-sol grupların gerici rolünden dolayı toplumsal hoşnutsuzluğa hitap edebilmektedir. FN, özellikle Hollande’ın 2012’de seçilmesinden bu yana, bizzat PS ve NPA gibi partiler hızla sağ politikalara kaydıkları için, giderek artan şekilde, “normal” bir parti olarak görülüyor.

PS, birbiri ardına sosyal kesintileri ve şirketlere verdi indirimlerini yaşama geçirirken, faşizan söylemlere de başvurmaktadır. PS hükümeti, geçtiğimiz yıl Mali’de ve Orta Afrika Cumhuriyeti’nde askeri müdahalelere girişti ve Suriye’de savaş talep etti; PS yetkilileri hızlı ve zafer ile sonuçlanacak bir savaşın Hollande’ın kamuoyu desteğini arttıracağını hesapladıklarını kabul ettiler. Bu arada, İçişleri Bakanı Manuel Valls, kaygı verici bir şekilde, tüm Romanlar’ın Fransa’dan çıkartılmasını istedi.

2012’de, sinik bir şekilde gerici politikalar uygulayacağını kabul ettiği Hollande’a oy verilmesi çağrısı yapan NPA, hiçbir şekilde PS’ye karşı muhalefet geliştirmeye çalışmadı. PS’ye yakın burjuva medya, sendika bürokrasisi ve akademik çevreler ile derinlemesine bütünleşmiş olan NPA ve benzeri sahte-sol gruplar, işçiler tarafından, sosyalizm uğruna mücadele şöyle dursun, iktidar için savaşan yapılar olarak bile görülmüyorlar. Onlar, saygınlığını yitirmiş siyaset kurumunun bütünleyici bileşenleri olarak değerlendiriliyorlar.

Bunlar, PS’ye ya da FN’ye karşı işçi sınıfı muhalefetini yükseltmeye çalışan sol partiler değiller. Onlar, Hollande’dan ve Sosyalist Parti’den çok az ayırt edilebilen sağcı örgütlenmelerdir. Onlar, orta sınıfın, PS’nin altını oyacak olan sınıf mücadelelerinin patlamasını önlemeye çalışan hali-vakti yerinde kesimleri adına konuşuyorlar.

NPA’nın giderek isteksizleşen eleştirilerinin ikiyüzlülüğünün bir örneği, onun, FN’nin müttefiki neo-faşist Svoboda partisi önderliğinde geçen ay Ukrayna’da gerçekleşen hükümet darbesini demokratik devrim olarak selamlamasıdır.

Faşizme karşı mücadeledeki en önemli şey, işçi sınıfını Fransa’da ve uluslararası düzeyde kapitalizme karşı devrimci mücadele içinde birleştirmek ve seferber etmektir. İşçi sınıfı içinde faşizme karşı derin bir düşmanlık söz konusu ama bu muhalefet, yalnızca, ileri işçilerin sosyalist bir perspektifle silahlanmış olması durumunda harekete geçirilebilir. Bu, Troçkizm’in tarihsel mirası üzerine kurulu sosyalizm uğruna mücadele ile sahte-solun gerici, burjuva politikaları arasındaki sınıfsal uçurumu ortaya koyan amansız bir mücadeleyi gerektirir.

Bu güçler, onlarca yıldır, “Solun Birliği” biçimindeki iflas etmiş perspektiften hareket etmektedirler. Fransız Uluslararası Komünist Örgüt (OCI), 1968 Fransız genel grevinden üç yıl sonra, 1971’de, dünya Troçkist hareketi Dördüncü Enternasyonal’in Uluslararası Komitesi (DEUK) ile ilişkilerini bu temelde kesmişti. OCI, görünüşte yeni kurulmuş olan PS’yi ve Stalinist Fransız Komünist Partisi’ni (PCF) sola itelemek için, bütün “sol” partilerle birlikte çalışma peşindeydi.

OCI, o süreçte, II. Dünya Savaşı’ndaki Nazi işbirlikçisi Vichy yönetiminin görevlilerinden François Mitterrand’ın bir seçim aracı olan PS’nin bir aleti haline geldi.

1981’de seçilmesinin ardından PCF ile bir ittifak kuran Mitterand, artan bütçe açıklarına ve bankaların örgütlediği sermaye çıkışına, sınırlı reform programından vazgeçerek yanıt verdi. O, sosyal harcamaları kesen ve rekabet edemeyen sanayileri (bunlar, 1968 sonrası işçi sınıfı radikalizminin kaleleriydi) ortadan kaldıran bir “kemer sıkma yönelimi”ne girişti.

Mitterand, gerici sonuçları her zamankinden açık hale gelen bir hamleyle, FN’nin medya profilini yükselterek ve bunu sağcı oyları bölmekte kullanarak, artan toplumsal öfkeye rağmen, 1980’lerde ve 1990’larda iktidarda olmayı sürdürdü.

OCI ve diğer sahte-sol güçler, her şeye karşın, PS’li sosyal demokratları desteklemeye devam ettiler. 1997-2002 yılları arasında iktidarda olan PS önderliğindeki “Çoğulcu Sol” hükümetin kemer sıkma politikaları yüzünden gözden düşmesinin ardından, onun başındaki Lionel Jospin, 2002’deki başkanlık seçimlerinin ilk turunda elendi. Başkanlık seçimlerinin ikinci turunda UMP’nin adayı Jacques Chirac ile FN’nin önderi Jean-Marie Le Pen’in kalması, işçi sınıfını sağcı Chirac ile aşırı-sağcı Le Pen arasında tercih yapma durumunda bırakmıştı.

NPA’nın önceli olan Devrimci Komünist Birlik (LCR), İşçi Mücadelesi (LO) ve İşçi Partisi (önceki OCI), seçimlerin ilk turunda hep birlikte oyların yüzde 11’ini almış olmalarına karşın, işçi sınıfını, büyük ölçüde gayrımeşru görülen bir seçime karşı harekete geçirmeye çalışmadı. Onlar, bunun yerine, faşizmin Fransa’daki yükselişini durduracağını iddia ederek, Chirac’ı seçmeye yönelik çağrılarının arkasında saf tuttular.

Onlar, DEUK’un, yeniden seçilmiş Chirac yönetimi altında yaşanacağı belli olan toplumsal saldırılara ve savaşlara karşı bağımsız bir işçi sınıfı hareketini geliştirmenin zemini olarak, başkanlık seçimlerini aktif şekilde boykot etme çağrısını reddettiler. Sonraki on yıl içinde yaşananlar, DEUK tarafından geliştirilmiş olan politikaları bütünüyle doğruladı. Sahte-sol partilerin sağcı bir devlet başkanının ardında sıraya girmesi, onların sağa ve burjuva politikaları kampına doğru sonraki evrimlerinde bir dönüm noktası oldu.

Fransa’daki ve tüm Avrupa’daki merkezi sorun, DEUK’un şubeleri olarak devrimci partilerin inşasıdır. Bu, sahte-sol güçlerin, işçi sınıfını, doğrudan FN vasıtasıyla ya da tüm siyaset kurumunun onun politikalarını benimsemesi yoluyla daha büyük toplumsal yenilgilere ve demokratik haklara yönelik saldırılara ortam hazırlayacak şekilde, burjuvaziye tabi kılmasını önlemek için son derece önemlidir.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir