Faşist güruh DTP konvoyuna saldırdı

Bir grup faşist, 22 Kasım günü, İzmir’de, Demokratik Toplum Partisi’nin (DTP) Genel Başkanı Ahmet Türk’ü karşılamak için oluşturulan konvoya saldırdı. 11 kişinin yaralandığı bu saldırı, Kürtler ile Türkler arasında çatışma yaratmaya yönelik açık bir kışkırtmadır. Basında yer alan haberlere göre, saldırganlar Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) Karabağlar ilçe örgütü ile Ülkü Ocakları Üçyol Dergi Temsilciliği’nden çıkmış, taş ve sopalarla konvoyun geçeceği güzergaha yerleşmiş, saldırının ardından bir yürüyüş düzenlemiş; polis de bütün bunlara göz yummuştur.

Bütün bunlar, İzmir’deki saldırının, Türk şovenisti burjuva politikacılarının ve basının yıllardır ‘duyarlı vatandaş tepkisi’ diyerek haklı çıkarmaya çalıştığı Kürt düşmanı saldırılarda olduğu gibi önceden planlanmış bir saldırı olduğunu göstermektedir. Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) ile Cumhuriyet Halk Partisi’nin (CHP) aylardır sürdürdükleri kışkırtmaların bu saldırıda belirleyici rol oynadığı ortada. Ancak, İzmir’deki saldırı, ‘duyarlı vatandaş tepkisi’ masalının yalnızca Türk şövenistlerinin elinde Kürtlere ve DTP’ye yönelik linç kampanyasını haklı çıkarmada kullanılmadığını; “demokratik açılımcı” hükümetin de yeri geldiğinde aynı argümana sarıldığını gösterdi.

‘Duyarlı vatandaş’ masalı

Genel Başkan Yardımcısı Onur Öymen’in Dersim katliamını meşrulaştıran Meclis konuşmasının yol açtığı krizle uğraşan CHP, İzmir’deki saldırı ile ilgili hiçbir açıklama yapmazken, Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) İzmir İl Başkanı Musavat Dervişoğlu’nun, DTP konvoyuna yönelik saldırıyı “provokasyon” olarak niteledi ve ima yoluyla hükümeti sorumlu tuttu. MHP’nin bu tavrı, kuşkusuz, bu partinin saldırıdaki rolünü gizlemeye yönelik basit bir manevradır. (Dervişoğlu, Bianet’e yaptığı açıklamada, medya bir süredir İzmir’de birtakım olayların yaşanacağına ilişkin yayınlar yapıldığını, DTP konvoyunun protokol yolu yerine Üçyol’dan geçirildiğini ve MHP Karabağlar ilçe binasının önünde durdurulduğunu; “infiale kapılan halkın, MHP’yi kendine yakın adres gördüğü için ilçe binasının önüne geldiğini”, MHP’lilerin olaylara katılmadığını vb. söyledi.)

Başbakan Erdoğan’ın 23 Kasım günü Libya’ya gitmeden önce yaptığı açıklamada saldırganları değil DTP’yi suçlaması, ‘duyarlı vatandaş’ tepkisinin, Adalet ve Kalkınma Partisi hükümeti tarafından da kullanıldığının göstergesidir. Açıklamasında, “Orada bir siyasi partinin lideri bir parti etkinliği mi yapacak? Yoksa terör örgütü mü bir toplantı yapacak?” sorusunu ortaya atan Erdoğan, bu soruya verdiği yanıtta, Kürtlere yönelik faşist kışkırtmalara mazeret bulma konusunda Türk şövenisti rakiplerinden geri kalmayacağını gösterdi. Ona göre, “Eğer bir partinin otobüsünde veya konvoyunun içinde terör örgütünün bayrakları olursa, bölücü terörist başının posterleri olursa buna tabii ki sıcak bakmak mümkün değildir.” Saldırganların “tavırlarıyla, hareketleriyle, işaretleriyle, sloganlarıyla neyi temsil ettiklerini … söylemeye gerek duymayan” Erdoğan, saldırgan faşist güruh ile saldırıya uğrayan DTP’yi aynı kefeye koymakta; “terör örgütünün bayraklarını” ve “bölücü terörist başının posterlerini” taşıyan Kürtleri “bir çatışma ortamını hazırlama gayreti” içinde olmakla suçlamaktadır.

Sürecin kırılganlığı

Öyle görülüyor ki Erdoğan, bu tür faşist kışkırtmalardan, bir yandan Türk milliyetçisi muhalefeti, öte yandan da Kürtleri “hizaya getirme”de yararlanma hesabı içindedir. Ancak bu, her an denetim dışına çıkarak iki halk arasında çatışmalara yol açabilecek, son derece tehlikeli bir oyundur. Hükümet, DTP’yi ve Kürtleri iyice köşeye sıkıştırma taktiğinin sınırlarını iyi hesaplamalı ve DTP’li Aysel Tuğluk’un “Kürtler de yarın bir gün Diyarbakır’a kimseyi sokmazsa ne olur?” sorusu üzerinde düşünmeli. Unutulmamalı ki, Tuğluk’un sözleri, kimi Türk şövenistlerinin öyleymiş gibi göstermeye çalışacağı gibi, basit bir “tehdit” değil akılcı bir uyarıdır. 22 Kasım’da İzmir’de düzenlenen kışkırtmanın başka kentlerde yinelenmesi ve can kaybına yol açması -ki bunun olmaması “şans” sayılmalı-, bizzat kışkırtıcıların bile öngöremeyeceği yıkıcı sonuçlara yol açabilir.

“Kürt Sorunu”na “Dersim usulü çözüm”ün yol açtığı yıkımın Türk halkının geniş bir kesimi tarafından kavrandığı ve bunun, hükümetin “Kürt (demokrasi) Açılımı”na belirleyici önemde kitlesel destek sağladığı ortada. Ancak hükümet, “İzmir ile Diyarbakır’ı karşı karşıya getirme” ve ikincisini -ezmese de- birkaç ödün vererek “teslim alma” üzerine kurulu milliyet eksenli çizginin dışına çıkamamaktadır. Burjuva bir hükümet olarak, çıkması da mümkün değildir. Çünkü Adalet ve Kalkınma Partisi hükümeti, sermayenin küresel ekonomi ile bütünselleşmiş kesimlerinin çıkarlarını temsil etmektedir ve kitleleri bu çıkarlara yedeklemek için, elinde, “demokrasi” makyajı yapılmış dini ve milliyetçi söylemden başka ideolojik araç yoktur. Onu ulusalcı muhaliflerinden ayıran tek özelliği de, küreselleşmeci liberal politikaları örten, din ve milliyet eksenli liberal “demokrasi” söylemidir.

“Sol” ve sosyalistler

Baştan sona sermayenin küresel çıkarlarına hizmet eden bu “demokrasi” söylemi, Türk orta sınıflarının ve emekçilerinin yanı sıra Kürtler, Aleviler, Ermeniler, Rumlar ve diğer ulusal ve dinsel kesimler arasında son derece güçlü bir destek bulmuştur. İşçi sınıfı burjuvazinin şu ya da bu kanadına yedeklenmiş, sendikal ve siyasi önderlikler eliyle etkisizleştirilmişken; toplumun başta Kürtler olmak üzere, “Türk ve Müslüman” olmayan kesimleri “kendi” burjuvalarına yedeklenmiş, bu burjuvalar da yüzlerini küresel sermayeye dönmüşken, bütün bunlarda şaşırtıcı bir şey bulunmuyor.

Öte yandan, kendisini “sol”, “sosyalist”, “komünist” ya da -benzeri anlamda- “devrimci” olarak adlandıran kesim içinde kabaca iki eğilim netleşmiş durumda. Bunlardan biri, hükümetin “demokratik açılım” programına -kimi zaman utangaçça- yedeklenmedir. 12 Eylül generallerinin hazırlattığı anayasa 20 yıldır yapılan değişikliklerle yamalı bohçaya çevrilmiş olmakla birlikte varlığını sürdürüyor; anti demokratik siyasi partiler, sendikalar, iş ve seçim yasaları yerli yerinde duruyor ama ne gam. Demokrasi ile sınıf egemenliği arasındaki ilişkiyi çoktan unutmuş olan bu “sosyalist”lerimiz, liberal milliyetçi Kürt burjuvalarının dümen suyunda dile getirdikleri sözde çekinceler eşliğinde hükümetin “açılım”ını desteklemektedirler.

“Sosyalist sol”un daha radikal olduğunu düşünen ulusalcı kesimi ise, “savaşa devam”çığlığı eşliğinde, “devrimci”, “sosyalist” hatta “Marksist” etiket yapıştırdığı PKK’yi, şimdi, giderek daha açık biçimde, “Kürt halkının özgürlük davasına ihanet” ile suçluyor. Bu suçlamayı yapanların asıl olarak -günümüzdeki en mükemmel örneğini Kuzey Kore’de gördüğümüz- Stalinizmin savunucuları olduğunu bilenler, söz konusu itirazların sosyalist temelde değil, katıksız bir küçük burjuva ulusalcılığı ekseninde yükseldiğini görebilirler.

“Sol” içinde egemen olan ve karşıtmış gibi görünen bu iki tutum, gerçekte, orta sınıfların küreselleşme sürecine ilişkin tepkisini ifade etmektedir. Onların görece güçlü kesimi, kapitalist sömürüden kırıntılar kapmak amacıyla küresel sermayenin politikalarına yedeklenir ve “demokrasi” savunucusu kesilirken, daha güçsüz kesimi korumacı bir devlet sayesinde kapitalist rekabet eliyle proleterleşmekten kurtulmaya çalışıyor ve ulusalcılık, laiklik vb. bayrağına sarılarak “vatan millet” edebiyatı yapıyor. Üstüne üstlük, bu ikinciler, bunu emperyalizm karşıtlığı ve “devrim ve sosyalizm” adına yaparak, daha radikal olduklarını sanıyorlar.

Gerek liberal demokrat gerekse ulusalcı otoriter -hatta totaliter- eğilimli bu orta sınıf “sosyalist”leri, yukarıda değindiğimiz gibi, işçi sınıfının mülk sahibi sınıflardan bağımsızlaşamadığı ve siyasi bir aktör olarak kendisini gösteremediği bir süreçte onun içinde de etkili olabilmektedir. Oysa bütün ezilenler için gerçek bir demokrasinin ve eşitliğin sağlanması için, işçi sınıfının ve emekçilerin, kendilerini her durumda sermayenin şu ya da bu kesimine yedekleyen küçük burjuva “sosyalist” akımlardan kurtulması gerekir. Türk ve Kürt işçilerin güçlü bir enternasyonalist sosyalist parti çatısı altında birleşmediği koşullarda, bırakalım bütün halklardan emekçilerin gerçekten eşit olacağı bir düzeni, faşist kışkırtıcıların örgütleyeceği bir provokasyonun iki halkı birbirini boğazlar hale getirme tehlikesini önlemenin bile güvencesi yoktur.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir