Ermenek’te madenci katliamı ve işçi sınıfının çıkarması gereken dersler

Karaman’ın Ermenek İlçesi’ndeki Has Şekerler Madencilik Limited Şirketi’ne ait kömür madeninde 28 Ekim Salı günü meydana gelen su baskını sonucunda yerin 350 metre altında mahsur kalan 18 işçiye hala ulaşılabilmiş değil. Ocağın yanındaki terk edilmiş bir madende biriken suyun galeri duvarını patlatması sonucunda gerçekleştiği sanılan su baskınında, sekiz işçi kurtuldu. Türkiye Taşkömürü Kurumu’na (TTK) ait bir ekibin ve AFAD’ın da aralarında olduğu kurtarma ekipleri, dört gündür, yaşamlarından büyük ölçüde umut kesilmiş olan işçilere ulaşmaya çalışıyor.

Ermenek Cumhuriyet Savcılığı Has Şekerler Madencilik Limited Şirketi hakkında soruşturma başlatırken, linyit kömürü ocağının, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı’nın müfettişleri tarafından dört ay önce denetlendiği ve “madenin kapatılmasını gerektirmeyen eksikler” nedeniyle 9.000 TL idari para cezasına çarptırıldığı açıklandı.

Ermenek’teki kaza, 13 Mayıs’ta Manisa’nın Soma ilçesinde yaşanan ve 301 madencinin öldüğü katliamdan bu yana yaşanan en büyük maden felaketi. 2014 yılı içerisinde madencilik sektöründe sözde “iş kazaları” sonucunda ölen işçilerin sayısı, Ermenek’teki 18 madenci hariç, 354. Bu maden işçilerinin üçü devlete ait madenlerde, 351’i ise özel madencilik şirketlerinde çalışıyordu. Soma faciasından bu yana iş cinayetlerinde yaşamını yitiren maden işçisi sayısı ise 31 (Ermenek’te henüz ulaşılamamış olan 18 işçi hariç).

Her işçi katliamında aynı görüntü

Kazanın hemen ardından, her madenci katliamının ardından tanık olunan sahneler yaşandı.

Burjuva medyası, Ermenek’teki madenci katliamını da, aynı öncekiler gibi, bir magazin haberi haline getirdi ve bunun kapitalist sömürü sisteminin kaçınılmaz sonucu olduğu gerçeğini ayrıntılar içinde boğdu.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Başbakan Ahmet Davutoğlu, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Faruk Çelik, Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Taner Yıldız ile Ulaştırma, Denizcilik ve Haberleşme Bakanı Lütfi Elvan ve çok sayıda üst düzey yetkili seferber oldu ve Ermenek’e geldi.

Cumhurbaşkanı Erdoğan, 29 Ekim günü geldiği Ermenek’te yaptığı açıklamada, devletin tüm imkanlarını seferber ettiğini belirttikten sonra, “Yasal düzenlemeleri hazmedemeyen işverenler var.” dedi ve ekledi: “İşverenlerimizin daha sıkı tedbirler almalarını bekliyoruz. Hükümetimiz de hassas biçimde takip edecek.” Anımsanacağı üzere, Erdoğan, başbakan olduğu dönemde, madenlerde yaşanan işçi katliamları ile ilgili olarak, “Bu işin fıtratında var.” demiş ve patronları savunmuştu.

Başbakan Davutoğlu da, aynı gün geldiği Ermenek’te yaptığı açıklamada, “Madenlerin zor şartları olduğunu” bildiğini belirttikten sonra, “kimse sorumluların soruşturmadan azade olacağını düşünmesin, bizzat ben takipçisi olacağım” dedi. Başbakan, “yeni bir yasal düzenlemeye ihtiyaç duyulması halinde” konuyu Meclis’e taşıyacaklarını da sözlerine ekledi.

İktidar sözcüleri, her felaketin ardından yaptıkları gibi, “gereğinin yapılacağı” vaadinde bulunurken, muhalefet partileri ile sendikalar, sözde eleştirilerle ve açıklamalarla günü kurtarmaya çalışıyorlar.

CHP Genel Başkanı Kılıçdaroğlu, İstanbul’da gazetecilere yaptığı açıklamada, “Gerçekten yüreğim yanıyor. Üzüldüğüm nokta şu; insanlar öldükten sonra hükümet koşarak gidiyor” dedi ve ekledi: “Oysa bütün bu olaylardan önce sadece bir mühendis, aklı başında, namuslu bir mühendis gönderselerdi bu ölümlerin hiçbirisi olmayacaktı.”. Kılıçdaroğlu, “Türkiye’de insan hayatı bu kadar ucuz mu? ‘Neden bizde insanlar ölüyor da Fransa’da ölmüyor, Amerika’da ölmüyor, Rusya’da ölmüyor? Neden Avrupa birincisiyiz iş kazalarında, insan ölümünde. Neden Avrupa birincisiyiz? Hangi gerekçeyle? Vicdanım sızlıyor, üzülüyorum, kime dert yanacağız?” dedi.

MHP’nin Genel Başkanı Devlet Bahçeli de, 29 Ekim günü Twitter üzerinden yaptığı açıklamada, devletin 18 işçiyi kurtarmak için “seferber” olduğunu belirttikten sonra, “anda tek gündem, yegâne amaç madende kalan işçilerimizi çıkarmak olmalıdır” dedi. “Dua ve insanüstü gayretle kardeşlerimiz yerin altından gün yüzüne çıkarılmalıdır.” diye yazan Bahçeli, “Acılarımız dinmek bilmiyor. Hepimizi kedere boğan hadiselerde bir azalma görülmüyor. Düşünüyorum da, acaba bereketsizliklerin, gökten yağmur gibi yağan musibetlerin kaynağı nedir? Hiç mi gülmeyeceğiz? Hiç mi mutlu ve huzurlu bir gün geçirmeyeceğiz?” diye sızlandı.

Meclis’teki iki büyük muhalefet partisinin bu açıklamaları, onların patronlar ve iktidar karşısındaki sefil durumunun en son yalın örneğidir.

Halkların Demokratik Partisi (HDP) ise 30 Ekim günü, bir “Ermenek raporu” açıkladı. Raporu TBMM’de düzenlediği basın toplantısında açıklayan HDP milletvekili Erol Dora, Ermenek’teki ve başka yerlerdeki iş cinayetlerinin “organize suçlar” olduğunu belirtti ve “Madencilerin ölümünü adeta seyreden Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı ile Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı artık istifa etmelidir” dedi.

Raporun, “Yapılması gerekenler” başlıklı bölümünde, “sorumlular yargılanmalı”, “denetimler ciddiyetle yapılmalı”, “insana yakışır iş koşulları sağlanmalı”, “başta taşeron sistemi olmak üzere, güvencesiz ve esnek çalışma düzeni durdurulmalı”, “sendika barajı ve örgütlenme önündeki fiili ve yasal engeller kaldırılmalı” vb. talepler yer alıyor. Raporda, ayrıca, “emek ve meslek örgütleri ile bilim insanlarının katılımıyla hazırlanacak, işçileri gerçekten koruyacak bir İşçi Sağlığı ve Güvenliği Yasası”nın çıkartılması gerektiği belirtiliyor.

HDP’nin ilk bakışta işçilerin çalışma ve yaşam koşullarını iyileştirme yönünde bir girişim gibi görünen “Ermenek Raporu”, bu burjuva kimlik politikacısı partinin (ve öncellerinin), iktidarların işçi sınıfına yönelik saldırılarını görmezden geldiği ve çoğu durumda sahte bir “barış uğruna” destek verdiği gerçeğini gözlerden kaçırmaya yönelik bir diğer manevrasıdır.

HDP’nin, bir kesimi eski “solcu” önderleri, “Ermenek Raporu”nda yer alan bu taleplerin, kitlesel bir işçi sınıfı hareketinin yokluğunda asla elde edilemeyeceğini, elbette, çok iyi biliyorlar. Dahası, onların en çok korktuğu şey, tam da düzen partilerinden ve sendikalardan bağımsız, kitlesel, militan bir işçi hareketinin gelişmesidir. Bu yüzden onlar, bütün diğer alanlarda olduğu gibi, bu raporda da, çalışma ve yaşama koşullarını iyileştirmek üzere harekete geçmesi için işçi sınıfına seslenmiyor; bunun yerine, AKP iktidarından ve patronlardan, uluslararası kapitalizmin organlarının sözleşmelerine ve “kriterleri”ne uymalarını talep ediyorlar. Çünkü onlar, işçilerin, çalışma ve yaşam koşullarının iyileştirilmesi uğruna harekete geçmeleri durumunda, sahte-sol versiyonları da dahil bütün düzen partilerini bir kenara atacağının bilincindeler.

Sendika bürokrasisinden değişmeyen açıklamalar

Sendika bürokrasilerine gelince… En büyük iki sendikal örgütün (Türk-İş ve Hak-İş) yöneticileri, Ermenek’te yaptıkları açıklamalarda, hükümetin çalışma bakanları gibi konuştular.

Türk-İş’in Genel Başkanı Ergün Atalay, “Maden İşleri Genel Müdürlüğü (MİGEM) var. Bunun Ankara dışında taşrada yeri yok. MİGEM, Türkiye’de maden işçilerinin ve nüfusunun yoğun olduğu yerlerde taşra teşkilatını kurmak zorunda. Bu kurulmadığı müddetçe bu kazalar devam eder” dedi. Atalay, insanların zekasıyla alay edercesine, “Soma’daki faciadan sonra Türkiye’deki madenlerde güzel işlerin yapıldığını” söyledi.

Hak-İş Konfederasyonu Genel Başkanı Mahmut Arslan ise, Ermenek’te yaptığı açıklamada, “Bu insanların burada çalışmaya mecbur edilmesini istismar etmeden onların güvenlikli çalışmasını sağlayacak bir mekanizma kurmak gerekiyor. Kanun bu konuda önemli bir adım attı ama bu yeni düzenlemeye rağmen demek ki eksikliklerimiz var… Türkiye’ye bunlar yakışmıyor. Sayın Başbakan başta olmak üzere bütün kamu görevlilerinin iradesi, kararlılığı yetmedi. Demek ki bizim bir zihniyet değişimine ihtiyacımız var. Bu ocakları işleten işverenlerimiz öncelikle bu insanların yaşamını esas almalı.” dedi.

Büyük bir ikiyüzlülük ifadesi olarak adında “devrimci” sıfatını taşıyan DİSK’in Genel Başkanı Kani Beko, Ermenek’teki madeni ziyaret ettikten sonra, Konya DİSK Bölge Temsilciliği’nde bir basın toplantısı düzenledi. Toplantıda, önce Ermenek’teki durumu anlatan Beko, “Ülkemizde işçi sağlığı ve iş güvenliği sistemi çökmüş durumdadır.” dedi ve herkesin bildiği kimi “sırlar”ı açıkladı: “Ülkemizde iş cinayetlerinin asıl sorumluları hesap vermemektedir… Ölümler devam etmektedir… Taşeronlaştırma ve güvencesiz çalıştırma ilişkilerinin yaygınlaşması için devlet ve sermaye işbirliği halindedir… Maden firmaları da maksimum karı elde etmek için en hızlı ve en acımasız üretim süreçlerini yaşama geçirme konusunda hiç tereddüt etmemektedirler.”

Beko, “Konfederasyonumuz, son dönemde başta Başbakan olmak üzere hükümet ile görüşmelerinde ve ILO’nun madencilik sektörüne dair toplantısında işçi ölümlerinin durdurulması için yapılması gerekenleri ifade etmiş, ancak” bu “düzenlemelerin hiçbiri hayata geçirilmemiştir.” dedi. DİSK Genel Başkanı, “tüm madenler kamu tarafından işletilmeli”, “İşçi sağlığı ve iş güvenliği alanında… özerk-demokratik bir kurumsal yapı oluşturulmalı”, “sendikal örgütlenmelerin önündeki engeller kaldırılmalı”, “taşeron sistemi kaldırılmalı” gibi taleplerini sıraladı.

Kimi hükümet sözcülüğüne soyunan, kimi de Beko gibi hükümeti eleştiren ve taleplerini sıralayan bu bürokratların hiçbiri, başta madenler olmak üzere kamu sektörü özel sektöre yağmalanırken ve şimdiki barbar kapitalist sömürü koşulları yaratılırken ne yaptıklarını anlatmadı. Sermayenin hizmetindeki medyada, onlara bu yönde soru soracak herhangi birisi de çıkmadı.

Oysa, bütün bu sendikal önderlikler, son 30 küsur yıldır işçi sınıfına yönelen bütün saldırılarda patronlarla ve siyasi iktidarlarla yakın işbirliği içindeler. Onlar, 12 Eylül generallerinin önünde yerlere kapandıktan sonra, 1980’lerin sonlarındaki ve 90’ların başlarındaki özelleştirmeler karşıtı kitlesel işçi hareketini, Zonguldak madencilerinin direnişini en ikiyüzlü oyunlarla yenilgiye uğratmışlardı. Aynı sendikal örgütler, daha yakın zamanlarda gerçekleşen Tekel, Telekom, THY gibi son derece önemli grevlerin hepsini sattılar.

Şimdi Ermenek’te olduğu gibi, her işçi katliamının ardından timsah gözyaşı döken bu sendikal önderlikler, işçi sınıfının bugün içinde bulunduğu koşulların başlıca sorumlusudur. Onlar, bağlı oldukları burjuva siyasi partilerin kuyruğunda patronların ve iktidarların işçi gardiyanları haline gelmişlerdir. Dolayısıyla, işçi sınıfının daha iyi bir yaşam ve toplumsal eşitlik talebini gerçekleştirmesi için, öncelikle bu gardiyanlardan kurtulması ve yeni türde devrimci kitlesel örgütlenmesini yaratması gerekiyor.

İşçiler, bunu başarabilmek için, tek tek patronlarla “uğraşmak” yerine, onların mevcut siyasi partiler ve iktidarlar ile olan organik bağını kavramak; üretim araçlarının özel mülkiyeti ve ücretli emeğin sömürüsü üzerine kurulu kapitalist sistemi bir bütün olarak görmek zorunda. “İnsani” bir kapitalizm mümkün değildir. Sendika bürokratları ile onların hizmetçisi konumundaki sahte-solun sermayeye ve iktidara yönelik “reform” talepleri, bu sistemi sürdürmeye ve işçileri düzen partilerine yedeklemeye yönelik gerici çabalardır.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir