Kobani Trajedisi ve İşçi Sınıfının Çıkarması Gereken Dersler

Suriye’nin kuzeyindeki Rojava’da bulunan üç Kürt kantonundan biri olan Kobani, Irak ve Şam İslam Devleti’nin (IŞİD) geçtiğimiz ay başlattığı saldırının ardından, yeni bir Kürt trajedisine tanık oldu. Barbarlığıyla tanınan IŞİD’in katliam tehdidi altında olan Kobani halkının neredeyse tamamı (150.000’den fazla insan) evlerini terk ederek Türkiye’ye sığınmış durumda.

Üç yönden kuşatılmış durumdaki kasabada Kürt savaşçılar ile IŞİD militanları arasındaki çatışmalar sürerken, ABD önderliğindeki “koalisyon” güçleri, İslamcı teröristlere hava saldırıları düzenliyor. ABD ve Avrupalı emperyalistler, ayrıca, Irak’taki ve Suriye’deki Kürt güçlere yüzlerce ton cephane ve binin üzerinde “danışman” gönderdi.

Emperyalist devletlerin, bu kez “IŞİD’e karşı savaş” gerekçesiyle, Ortadoğu’ya yeniden askerlerini sevk etmesi ve silah göndermesi, milliyetçi Kürt önderliklerinin talebiyle ve emperyalist ülkelerdeki sahte solun “insan haklarını koruma” sloganı altında gerçekleşiyor. Milliyetçi Kürt önderlikleri, emekçi kitleler ve gençlik içindeki IŞİD karşıtı duyguları ve ezilen Kürt halkına olan sempatiyi kendi egemenlik çıkarları için kullanırken, sahte sol parti ve örgütler, ülkelerindeki işçileri Ortadoğu’daki yağma ve sömürü savaşına yedeklemeye çalışıyor.

Oysa emperyalist devletlerin ve onların bölgesel müttefiklerinin (Türkiye, İsrail, Arap monarşileri ve Kürt önderlikleri) ilgilendiği şey, Kürt emekçilerinin çıkarları ya da toplumsal özlemleri değildir. Bütün bu güçler, bölgenin doğal zenginlikleri ve insan kaynakları üzerinde egemenlik kurmayı amaçlayan emperyalist bir yeniden paylaşımdan olabildiğince büyük bir pay kapma peşindeler. IŞİD’in geçtiğimiz yaz ayları boyunca Irak’ın önemli bir bölümünü ele geçirmesi ve Kobani’ye yönelik saldırısı, bu yöndeki kapsamlı hazırlığın bir gerekçesi olarak kullanılmaktadır.

IŞİD, bugün “ılımlılar” olarak adlandırılan diğer cihatçı örgütlerle birlikte, başını ABD’nin çektiği, Irak’a ve Suriye’ye yönelik emperyalist müdahalenin doğrudan ürünüdür. IŞİD, Suriye’deki Beşar Esad yönetimine karşı emperyalist müdahalede kullanılan “vekil” savaşçı güçlerin en barbarlarından biriydi. ABD emperyalizminin, aralarında Ankara’nın da yer aldığı bölgesel müttefikleri tarafından finanse edilmiş, eğitilmiş ve donatılmış olan IŞİD, Suriye’deki BAAS rejimine karşı savaştığı ve Irak’taki emperyalist çıkarlara zarar vermediği dönemde, bugün ona karşı savaşanlar da dahil, Batılı güçler ve “insan hakları” emperyalizmi savunucusu sahte sol tarafından, Özgür Suriye Ordusu (ÖSO) ile birlikte, “devrimci bir güç” olarak göklere çıkartılıyordu. Aynı IŞİD, şimdi, başını ABD’nin çektiği emperyalist koalisyonun Ortadoğu’ya askeri olarak yeniden dönüşünün “insani” gerekçesi haline gelmiş durumda.

Bununla birlikte, sözde “IŞİD karşıtlığı”, söz konusu koalisyon içinde yer alan devletlerin ve önderliklerin amaçlarının aynı olduğu anlamına gelmiyor. Tersine, söz konusu olan, her biri kendi sömürücü ve yağmacı hedefi doğrultusunda yürüyen rakip güçlerin geçici bir birlikteliğidir.

ABD emperyalizmi, çok daha kapsamlı Avrasya egemenlik hesabının bir parçası olarak, Ortadoğu’daki stratejik hedeflerini gerçekleştirmede elindeki tek etkili araç olan ordusunu kullanırken, onun askeri olarak güçsüz rakipleri, aynı Afganistan’da ve başka yerlerde olduğu gibi, “açığa düşmemek” ve yağmadan pay kapmak için onu izliyor. Aralarında Türkiye’nin de bulunduğu bölgesel güçler, bu koalisyona, yine kendi egemenlik hesapları doğrultusunda katılıyor ve paylaşım sürecinde kaçınılmaz biçimde ortaya çıkacak olan çatlaklardan yararlanmaya çalışıyor. Hem emperyalist hem de bölgesel güçler arasında manevralar yapan Kürt önderliklerine gelince; onlar, bu paylaşımdan pay kapmak için birbirleriyle yarışıyorlar.

Esad yönetimine karşı vekil savaşında IŞİD’in de aralarında olduğu İslamcı terörist örgütlerin başlıca destekleyicilerinden biri olan AKP iktidarının Kobani konusundaki tavrı, tam bir ikiyüzlülük örneğidir. ABD emperyalizminin Ortadoğu’ya askeri dönüşünün yeni bir emperyalist paylaşım savaşına işaret ettiğinin farkında olan AKP iktidarı, bölgenin emperyalist yağmasından olabildiğince bir pay kapmak amacıyla, birbiri ardına manevralar yapıyor.

Ankara, ikinci AKP iktidarı döneminde, “komşularla sıfır sorun politikası” adı altında, Suriye, İsrail, Irak, Ermenistan gibi komşuları ile önemli ekonomik ve siyasi bağlar kurmuştu. Bu ülkeler ile ekonomik entegrasyonun, Türkiye’de üretilen mallara iyi bir pazar oluşturacağı, Türkiyeli kapitalistler için önemli bir ucuz işgücü ve yatırım alanı olacağı düşünülüyordu. Bunun karşılığında, Türkiye’nin artan petrol ve doğalgaz ihtiyacı karşılanacak; Türkiye’nin, Hazar bölgesi ve Ortadoğu petrollerinin ve doğalgazının Avrupa’ya aktarım noktası olması yönünde önemli bir avantaj elde edilecekti.

Ancak, 2008 krizi sonrasında Avrupa’da ve Ortadoğu’da yaşananlar (Yunanistan, İspanya ve Portekiz’deki siyasi kriz; Tunus ve Mısır’daki halk ayaklanmaları, İsrail’in Gazze’ye saldırıları, Mısır’daki darbe, Libya’ya yönelik NATO savaşı ve Suriye’deki emperyalist vekil savaşı), Türkiye burjuvazisinin ve AKP iktidarının bütün bu planlarını altüst etti.

Suriye’ye yönelik vekil savaşının en ateşli destekleyicisi olan Ankara, gelinen durumda, Tel Aviv’i neredeyse “düşman” ilan etmiş durumda. Onun Kahire ve Bağdat ile ilişkileri ise donma noktasına geldi. Dahası, AKP iktidarı ile emperyalist müttefikleri ve bölgedeki ortakları (Suudi Arabistan, Kuveyt ve Körfez Emirlikleri) arasındaki ilişkilere, derin bir güvensizlik ve kuşku damgasını vuruyor. Benzeri bir durumun, İran ve Rusya ile ilişkilerde de geçerli olduğunu söylemeye gerek yok.

Mısır’daki Müslüman Kardeşler iktidarının Batı destekli bir darbeyle devrilmesinin ardından benzeri bir tehditle karşı karşıya olduğunu düşünen AKP iktidarı, hızla artan toplumsal hoşnutsuzluğu polis devleti yöntemleri ile bastırırken, Ortadoğu’da büyük ölçüde sarsılan konumunu, Irak ve Suriye’deki Sünni önderlikler ile Kürtler üzerinden korumaya çalışıyor.

AKP iktidarının içinde bulunduğu açmazın ve çelişkilerin ifadesi olan bu durum, en yalın ifadesini, polis devletinin inşası ve savaş yöneliminin sözde “demokrasi ve barış” söylemi ile birlikte sürdürülmesinde bulmaktadır. AKP, yakınlaşan Ortadoğu savaşına hazırlanıyor ve onunla PKK arasındaki sözde “barış” süreci, bu hazırlığın ayrılmaz parçasıdır.

Türkiyeli egemenlerin, PKK’nin hapisteki önderi Abdullah Öcalan’ın “İslam Birliği” ve “Misak-ı Milli” ekseninde tam destek verdiği yeni Osmanlıcı “Yeni / Büyük Türkiye” planının bir parçası olan “çözüm süreci”, bütünüyle burjuva gerici, yayılmacı ve militarist bir projedir. Sözde “demokrasi ve barış” paketleri dolayımıyla Kürt burjuvazisi ile ittifak içinde bir Türkiye’nin Ortadoğu’nun yeniden düzenlenmesinde aktif rol alacağı varsayımı üzerinde yükselen bu proje, Kürt işçilerinin ve köylülerinin, ulusal ve toplumsal hiçbir özlemini karşılamayacaktır. Çünkü o, bugünkü felaketlerin kaynağı olan kapitalizme hiçbir şekilde karşı çıkmamakta; aksine, aralarında Kürtlerin de yer aldığı bölge emekçilerinin uluslararası tekeller ve yerli burjuvazi için ucuz işgücü haline getirilmesini ve enerji kaynaklarının yağmalanmasını amaçlamaktadır. Türkiyeli egemenlerin ve burjuva Kürt önderliklerin bu yönelimi, Kürt emekçilerini ve gençlerini, kapsamlı ve yıkıcı bir savaşın ön cephesine yerleştirmiştir.

Suriye’nin Kobani kasabasında Kürt savaşçılar ile IŞİD militanları arasında sürmekte olan savaş, Ortadoğu’daki emperyalist müdahaleler ile başta Türkiye olmak üzere bölgesel güçlerin ve bizzat Kürt önderliklerin on yıllardır sürdürdükleri kapitalist politikaların yalnızca son ürünüdür.

Ankara’nın Kobani (ve IŞİD) karşısındaki tavrının tam bir ikiyüzlülük örneği olduğu ortada. Ama ikiyüzlülük, IŞİD üzerinden PKK/PYD’nin “burnunu sürtme”yi amaçlayan AKP iktidarı ile sınırlı değil. Kürdistan Bölgesel Yönetimi (KBY), PKK ve onun Suriye’deki kardeş örgütü olan PYD de, Kobani’deki IŞİD saldırısından ve sürmekte olan çatışmalardan kendi hesapları doğrultusunda yararlanmaya çalışıyor.

Uzun bir süre, “uluslararası toplum yardım etmeli” diyerek emperyalist devletlere çağrı yapan PYD önderliği, sonunda Washington’ın gözünde istediği konuma geldi ve emperyalist “koalisyon”un askeri merkezine dahil oldu. Bu, PYD’nin, içinde IŞİD benzeri cihatçı örgütleri de barındıran ÖSO ile ittifak kurma biçimindeki önceki politikasıyla ve daha önce Rojava’ya saldırmış olan El Nusra ile bile ittifak kurabileceğini açıklamasıyla uyumludur.

PYD’nin ana örgütü konumundaki PKK, Irak’ta IŞİD’e karşı çatışmalara aktif biçimde katıldıktan sonra, ABD’nin ve Avrupalı emperyalistlerin “örtülü” askeri ve siyasi desteğini almaya başladı. Kamplarını ABD’li askeri “danışman”lara açmış olan PKK, son olarak, AKP iktidarı ile sürdürdüğü sözde “barış” sürecine, “uluslararası bir gözlemci”nin; yani emperyalist güçlerden birinin dahil edilmesinden söz ediyor. PKK’nin önderlerinden Cemil Bayık, 2 Kasım günü, Avusturya gazetesi Der Standard’dan Michael Völker’e, ”Bu ABD olabilir. Uluslararası bir heyet de olabilir. Aracılara, gözlemcilere ihtiyaç var. Bizler Amerikalıları da kabul edebiliriz ve gördüğümüz kadarıyla o yöne doğru bir gidiş var,” dedi.

Irak’ın kuzeyindeki Kürdistan Bölgesel Yönetimi’nin (KBY) başındaki burjuva Kürt önderliklerin emperyalist güçler ve bölgedeki devletler (özellikle İsrail ve Türkiye) ile sıkı işbirliği içinde olduğu biliniyor. IŞİD’in, Irak ve Suriye topraklarında ilerlemesi, KBY’de egemen olan burjuva önderliklerin elini bir hayli güçlendirmiş durumda. Bu süreçte KBY, topraklarını yaklaşık yüzde 40 oranında genişletti.

Türkiye’nin ABD stratejisine mesafeli yaklaştığı bir ortamda, Kürt önderliklerinin emperyalist stratejiye dahil olma yönelimi, kendi emekçilerinin ve gençlerinin Ortadoğu’da yeni bir savaşa olan kitlesel muhalefeti nedeniyle bölgeye doğrudan asker gönderemeyen ve karada savaşacak vekil güçlere ihtiyaç duyan emperyalist devletlerin çıkarlarıyla kesişmektedir.

Kürt halkının toplumsal ve siyasal eşitlik özlemlerinin, milliyetçi burjuva önderlikler altında, emperyalist devletlere ya da bölgedeki gerici yönetimlere dayanarak, kapitalist yoldan karşılanması mümkün değildir. Modern Ortadoğu tarihi, bunun onlarca örneğini sunmaktadır.

Anımsanacağı üzere, ABD yönetimi, 1991’de Irak ordusunu Kuveyt’ten çıkartmak için başlattığı yoğun hava saldırısı sırasında, Irak halkına, Saddam yönetimine karşı ayaklanma çağrısı yapmıştı. Bush’un bu çağrısı, Kürt önderliklerinin Bağdat’a karşı bir ayaklanma başlatmalarına yol açtı. Bu önderlikler, ABD’nin Irak’ı işgalinin kendilerine –bağımsız olmasa da– özerk bir yönetim sağlayacağını umuyordu. Ayaklanan Kürtler, kısa süre içinde, ülkenin kuzeyinde denetimi ele geçirdiler ama onların emperyalistlerden bekledikleri destek gelmedi.

Kuveyt’teki yoğun ABD saldırısı karşısında 100.000 dolayında kayıp vermiş olan Irak ordusu, ABD ile sürdürülen ateşkes görüşmeleri sırasında, büyük bir intikam duygusuyla içeriye döndü ve kuzeyde Kürtleri, güneyde ise Şiileri kanlı bir şekilde ezdi. Kürt burjuva önderliklerin emperyalizm ile işbirliği politikası, on binlerce Kürt’ün katledilmesiyle sonuçlandı.

Irak ordusunun giriştiği katliamın ardından, Kürt önderliklerin ABD emperyalizminin ve müttefiklerinin “kurtarıcı” rolü konusunda kurdukları hayaller çökerken, sendikalar ve sahte sol, Kürtleri katliam karşısında savunma adına uluslararası ölçekte bir kampanya başlattı. ABD’nin ve “koalisyon” ortaklarının Irak’a karşı daha etkili ve kesin bir saldırı başlatması talebiyle sürdürülen bu kampanya, önce “uçuşa yasak bölge” ilan edilmesine, yıllar sonra da, Irak’ın işgaline ve bir milyonu aşkın Iraklının öldürülmesine yol açacaktı.

Bu, Kürt halkının, emperyalistlerin açık suç ortaklığı ile uğradığı ilk katliam değildi. ABD emperyalizmi, İsrail ve İran, ondan yaklaşık 20 yıl önce, 1973 Arap-İsrail savaşının hemen ardından, Bağdat’taki BAAS yönetiminin Suriye’ye yardım etmesini engellemek için, Irak’ta bir Kürt ayaklanmasını desteklemişlerdi. CIA, dönemin ABD Dışişleri Bakanı Henry Kissinger’ın talimatıyla, Mustafa Barzani önderliğindeki peşmergelere yoğun para ve silah akıtırken, İran askerleri Kürt savaşçıların yanında BAAS yönetimine karşı savaştılar. Ama Bağdat’ın iç sorunlara kilitlenmesi ve zayıflatılması amacı hedefe ulaştığında, Kürtler kendi yazgılarıyla baş başa kaldılar. Bu arada, İsrail’in sınırları genişletilerek güvenliği garanti altına alınmış ve Bağdat ile Tahran anlaşmıştı. 1975 yılında, İran kendi Kürtlerine karşı kapsamlı bir saldırı başlatırken, Irak ordusu binlerce Kürt’ü katletti ve iki ülke arasındaki sınır bölgesi Kürtlerden temizlendi.

Özetle, bağımsız bir devlet sahibi olma yönündeki özlemlerini emperyalist güçlerden ya da her biri kendi Kürtlerini ezen bölge devletlerinden birine dayanarak gidermeye çalışan mülk sahibi Kürt önderlikleri, on yıllar boyunca, bu güçler tarafından kullanıldılar. Her durumda, bölgedeki emperyalist boyunduruğun ya da I. Dünya Savaşı sonrasında çizilmiş olan yapay sınırların korunmasına hizmet eden bu politikaların bedelini ise Kürt emekçileri ve yoksul köylüleri ödedi.

Kürt önderliklerinin bugün “IŞİD’e karşı mücadele” adı altında izlediği politika, başta baba Mustafa Barzani olmak üzere, önceki önderliklerin izlediklerinden farklı değildir. Onlar, bölgenin enerji kaynaklarının yağmalanmasından ve Kürt emekçilerinin sömürülmesinden pay kapabilmek için, bir kez daha, emperyalist devletler ve yerel güçlerle, Kürt gençlerinin kanı ve canı üzerinden işbirliği içindeler. Eğer işçi sınıfı kendi bağımsız devrimci uluslararası politikasıyla sürece müdahale edemezse, bu politikaların başta Kürtler olmak üzere bölge halklarını uğratacağı yıkım, “romantik” küçük burjuva solcularının hayallerinin tersine, öncekilerden çok daha ağır olacaktır.

Emperyalizmin ve bölgedeki burjuva önderliklerin emekçileri ve gençliği, Ortadoğu’nun stratejik enerji kaynaklarına sahip olma uğruna yeni bir katliama sürüklemedeki başlıca işbirlikçileri, sahte sol partiler ve çevrelerdir.

Bu çevreler, başta Irak, Libya ve Suriye olmak üzere çok sayıda ülkeye yönelik emperyalist müdahaleleri ve geçtiğimiz Şubat ayında Ukrayna’da faşistlerin önderliğinde gerçekleşen ABD-Almanya destekli darbeyi sahte bir “insan hakları” ve “demokrasi” adına desteklediler. Onlar, şimdi, sözde “IŞİD’e karşı mücadele” adına, bir kez daha emperyalist ve kapitalist merkezlere sesleniyor ve onları daha aktif müdahaleye çağırıyorlar.

Emperyalist savaşlara ve işgallere “insan hakları” makyajı yapma ve ideolojik gerekçeler üretme görevini üstlenmiş olan sahte solun Türkiye’deki temsilcilerinin, son altı aydır Irak’ta ve Kobani’de yaşananlar karşısındaki tavrı, en az uluslararası ortaklarınınki kadar siniktir. Onlar, işçi sınıfı ve gençlik içinde Kürt halkının toplumsal ve siyasal eşitlik özlemine olan desteği ve IŞİD barbarlığına yönelik haklı tepkiyi, Kürt burjuvazisine, onun emperyalist patronlarına ve bölgedeki müttefiklerine yedeklemek için ellerinden geleni yapıyorlar.

Sahte solun bölgede yaşanan emperyalist müdahalelere, savaşlara ve iç savaşlara karşı sunabildiği tek “çözüm”, etnik ve dinsel temellerde burjuva devletlerin kurulmasıdır. “Ulusların kendi kaderini tayin hakkı”, “demokrasi” ya da “insan hakları” etiketi altında sunulan bu “çözüm”, son 30 yıldır dünyanın birçok başka yerinde de tanık olduğumuz gibi, emekçilerin etnik ve dinsel temellerde bölünmesi; emperyalist paylaşım savaşlarında, bankaların ve şirketlerin kârları uğruna birbirini boğazlaması; toplumsal yıkım ve barbarlık demektir.

Bütün bunlar ortadayken, sahte solun Türkiye’deki kimi sözcülerinin, şimdi Kobani üzerinden sürmekte olan emperyalist müdahaleyi haklı göstermek ve Kürt önderliklerinin (ve gerçekte kendilerinin) emperyalizm ile yaptığı işbirliğini meşrulaştırmak için, Suriye’deki Kobani (Rojava) ile Sovyet Rusya’yı karşılaştıracak kadar pervasızlaştığını görüyoruz. Onlar, 1917 Ekim Devrimi’nden sonra Alman emperyalist işgaline karşı diğer emperyalist ülkelerden silah almayı tartışan Bolşevikleri örnek gösteriyorlar! Bu sahte solculara göre, Sovyet Cumhuriyeti ile Rojava; işçi devleti ile emperyalist destekli etnik temelde bir burjuva özerk oluşum; Marksist önderlik ile burjuva önderlik arasında herhangi bir fark bulunmuyor!

Tarih belleğini yitirmiş (muhtemelen ona hiç sahip olmamış) olan bu sahte solculara hatırlatalım: Bolşeviklerin söz konusu tartışmasının ardında, emperyalist devletlere yedeklenerek kapitalist yağmadan ve sömürüden pay kapma hevesi değil; Rusya’daki işçi devletini koruma ve sosyalist devrimi –başta Avrupa olmak üzere– dünyaya yayma hedefi yatıyordu. Başka sözlerle ifade edersek, Bolşevikler, emperyalist destekli milliyetçi ya da mezhepsel burjuva hedefler uğruna değil; kapitalist sömürünün, ulusal sınırların, baskının ve savaşların olmadığı sosyalist bir dünya uğruna mücadele ediyorlardı. Tam da bu nedenle, söz konusu tartışmanın hemen ardından kurulan ve tüm büyük dünya güçlerinin katıldığı emperyalist koalisyon, Alman işgaline karşı genç Sovyet cumhuriyetinin yardımına koşmak şöyle dursun, işçi iktidarına karşı devasa bir askeri müdahaleye girişmişti.

Kürt önderliklerin emperyalist koalisyondan silah yardımı talebinin Bolşevik önderlik içinde yaşanan tartışma ile karşılaştırılarak meşrulaştırılmaya çalışılması, küçük burjuva solunun, içinde bulunduğumuz türde devasa kriz ve savaşlar dönemindeki akıl tutulmasının bir ifadesidir.

Eğer bugün “insan hakları” adına ABD önderliğindeki emperyalist kampa dahil olan sahte sol, tarihte kendisine bir örnek bulmak istiyorsa, Dördüncü Enternasyonal dışındaki bütün akımların II. Dünya Savaşı’ndaki tavrına bakmalı. Stalinistler, Sosyal Demokratlar ve her renkten sahte sol, faşist Almanya, İtalya ve Japonya ile diğer emperyalist devletler arasındaki o savaşı, “faşizme karşı özgürlük savaşı” olarak sunmuş ve “demokratik” emperyalist devletlerin (ABD, Britanya, Fransa) hükümetleri ile ittifak kurmuşlardı. Bu ihanet politikasının sonucu, milyonlarca işçinin emperyalist çıkarlar uğruna birbirini boğazlaması; Stalinist önderliklerin, savaşın ardından, işçi devrimlerini engelleyerek silahları “demokratik” burjuvaziye teslim etmesi ve burjuva düzenin yeniden inşasına katılması oldu.

II. Dünya Savaşı’nda, bütün diğer akımlar emperyalizm ile işbirliğine yönelirken, Dördüncü Enternasyonal, I. Dünya Savaşı’ndaki Bolşevik enternasyonalist tutumu sürdürerek “emperyalist savaşa karşı işçi sınıfının bağımsız mücadelesi ve sosyalist devrim” çizgisini savunan tek akım olarak kalmıştı. Bu çizgi, günümüzde, Dördüncü Enternasyonal’in Uluslararası Komitesi’nde cisimleşmektedir. Sosyal Demokrat ve Stalinist atalarının izinden giderek, şimdi “IŞİD şeytanı”na karşı, “özgürlük ve insan hakları uğruna” emperyalist devletler ile ittifakı (emperyalist müdahaleleri) alkışlayan sahte solun, Bolşevikler ve Marksizm ile hiçbir ilişkisi bulunmamaktadır.

Uluslararası bir sorun olan Kürt sorununun gerçek ve kalıcı çözümü, yalnızca, emperyalizmden, kapitalist sömürüden ve ulusal sınırlardan arınmış bir Ortadoğu Sosyalist Federasyonu uğruna mücadelenin bir parçası olarak gerçekleşebilir. Bu, sorunun “devrimden sonraya ertelenmesi” değil; toplumsal karşıdevrim, diktatörlük ve savaş yöneliminin egemenliğindeki kapitalizm altında, en temel demokratik hakları savunmak ve geliştirebilmek için dahi kapitalizmin yıkılmasının zorunlu olduğu somut gerçeğinden doğmaktadır. Bu mücadelenin öznesi, bütün bu gerici güçlere karşı, bölgedeki emperyalist egemenliği, kapitalist sömürüyü ve gerici ulusal sınırları ortadan kaldırma mücadelesinde birleşmiş Ortadoğulu işçiler ve yoksul köylüler olacaktır. Türkiyeli sosyalistler, AKP iktidarının dışarıda savaş, içeride polis devleti yönelimine karşı çıkma; Ortadoğulu işçilerin uluslararası birliğini inşa etme göreviyle karşı karşıyadır. IŞİD’e ve benzeri emperyalizmin maşası gerici örgütlere karşı mücadele, onları yaratan kapitalist sisteme karşı mücadeleden ayrılamaz.

Savaşa karşı mücadele ve enternasyonalist dayanışma, bilimsel çözümlemeler üzerine kurulu Marksist bir perspektifi ifade eden bir program ve örgütlü bir mücadele demektir. Bu yüzden, Ortadoğu’daki emperyalist müdahalelere ve yükselen dünya savaşı tehlikesine karşı mücadele, uluslararası işçi sınıfının sosyalizm programını savunan tek örgüt olan Dördüncü Enternasyonal’in Uluslararası Komitesi’nin inşası çabasıyla birleştirilmelidir.

Broşürün tamamını okumak için tıklayın…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir