“Ensar Vakfı olayı” kapitalist çürümüşlüğün yalın bir ifadesidir

Karaman kent merkezindeki Gazi Mustafa Kemal İlkokulu’nda görevli sınıf öğretmeni Muammer B. hakkında “çocuğun cinsel istismarı”, “hürriyetten yoksun bırakma” ve “çocuğu müstehcen yayınları okumaya ve seyretmeye teşvik” suçlarıyla 350 yıla kadar ceza istemiyle Karaman Ağır Ceza Mahkemesi’nde kamu davası açılması, kapitalist çürümüşlüğün yalın bir ifadesidir.

Muammer B., gönüllü olarak kurs verdiği Ensar Vakfına ait olan evlerde barınan 10 erkek öğrenciye cinsel istismarda bulunduğu suçlamasıyla 4 Mart günü tutuklanarak cezaevine gönderilmişti. Hazırlanan iddianamede olayın ayrıntıları yer alıyor ve bu ayrıntılar zanlı, mağdurlar ve şahitler tarafından verilen ifadelerle de örtüşüyor.

Olayın ortaya çıkmasının ardından başbakan, muhalefet partileri, Milli Eğitim Bakanı ve Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı arka arkaya açıklamalar yayınladılar. Yapılan açıklamalarda, muhalefet, olayı Ensar Vakfı üzerinden AKP karşıtlığına indirgerken, AKP’liler ise insanı insanlığından utandıracak açıklamalarla olayı “münferit” olarak değerlendirerek Ensar Vakfı’na sahip çıkıyor.

Başbakan Ahmet Davutoğlu yaşanan rezaleti, “Lakin bu sapık üzerinden siyasi rant devşirmeye çalışanlar var. Bu da ayrı bir çocuk istismarıdır. Derdi, davası insan yetiştirmek olan bir vakfı karalamakla olmaz. Paralel yapı öncülüğünde kirli bir siyasi operasyon yapılıyor. Gecesini gündüzünü edebe, ahlaka adamış aziz kardeşlerim, vakıf kültürüne saldırılmasına müsaade edemeyiz. Ensar Vakfı’nın insanlığa hizmet ettiğine hep şahit olduk. Bir sapığın bu alçakça muamelesi karşısında Ensar Vakfı’nın kurucuları tepki göstermiştir, ama bunu siyasi bir tartışma konusu yapmayalım.” diyerek vakfa sahip çıkarken diğer yandan yaşananlara “paralel yapı sosu” da ekliyor.

Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı Sema Ramazanoğlu’nun açıklamaları da birçok açıdan tam bir rezaleti yansıtıyor. Ramazanoğlu’nun, “Buna bir kere rastlanmış olması hizmetleri ile ön plana çıkmış bir kurumumuzu karalamak için gerekçe olamaz. Biz Ensar Vakfı’nı da tanıyoruz, hizmetlerini de takdir ediyoruz, ama öteki taraftan bunu yapan kişi için de sıfır toleransla hukuki açıdan bütün takibimizi yapıyoruz.” açıklaması burjuva devlet kurumlarının işleyişi ve burjuva hukuku açısından bile sorunludur. Başında “Aile ve Sosyal Politikalar” etiketi bulunan bir bakanın -en azından görünüşteki- görevi, bir vakfı ya da kurumu aklamaya çalışmak için seferber olmak değil, yaşanan rezaleti tüm açıklığıyla ortaya çıkartmak, başka mağdurlar yaratmamak için hem kurum içi, hem de bağımsız denetim araçlarını çalıştırarak başka mağdurlar olup olmadığının araştırılmasıdır.

Ayrıca yukarıdaki açıklamaları yapan Ramazanoğlu açıkça yalan söylemektedir. Çünkü yaşanan olay münferit değildir. Ensar Vakfı 2008’de Çorum’da yine çocuk istismarıyla gündeme gelmişti. 2008’de vakfın Çorum Şube Başkanı olan Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi öğretmeni Zekai İşler, iki kız öğrenciye tecavüz suçlamasıyla hapis cezasına mahkum edilmişti. Mahkeme tarafından tutuklanan tecavüzcü hakkında, iki yıl sonra, 2010’da bir dava daha açıldı. Bir başka kadın, “Zekai İşler 13 yaşımdayken bana da tecavüz etti” diyerek şikayetçi oldu. Çorum Ağır Ceza Mahkemesi’nde yargılanan İşler 4 yıl 8 ay hapis cezasına çarptırıldı. İşler, her tecavüzcü için neredeyse gelenekselleşen bir biçimde, tutuklu kaldığı süre ve “mahkemedeki iyi hali” nedeniyle de bir süre sonra tahliye edildi.

Diğer bir Ensar Vakfı olayında ise Rize İl Özel İdare Genel Sekreter Yardımcısı, Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu Rize İl Sosyal Hizmetler Müdürlüğü ve Kızılay Rize Şube Başkanlığı görevlerini yürüten 56 yaşındaki Mehmet Nuri Gezmiş, küçük yaştaki 2 erkek çocuğa cinsel istismarda bulunduğu suçlamasıyla Ocak ayında tutuklanmıştı. Gezmiş, Ensar Vakfı Rize Şubesi Başkanlığı’nı da yürütmüştü.

Ensar Vakfı’nın “tecavüzcü listesi” bununla da bitmiyor. 2015’in Nisan ayında “Artvin Ensar Vakfı Kutlu Doğum Programı” kapsamında vakıf tarafından “Peygamberi Anlamak mı Anmak mı” konferansı vermesi için konuk edilen İslamcı yazar Mustafa İslamoğlu, 1980 yılında açılan davada, kendisine dini eğitim verilmesi için teslim edilen 12-13 yaşlarında bir erkek çocuğa cinsel istismarda bulunmaktan yargılanmış ve 2,5 yıl hapis cezası almıştı. Mustafa İslamoğlu’na, “Peygamberi Anlamak mı Anmak mı” konferansı sonunda “elif” tablosu da hediye edildi.

Dolayısıyla Sema Ramazanoğlu’nun Ensar Vakfı hakkında konuşmadan önce kendi kafasındaki imajın dışındaki gerçeklikle yüzleşmesi ve başında bulunduğu bakanlığın “Teşkilat ve Görevleri Hakkında Kanun Hükmündeki Kararname”sinin ikinci maddesi olan “… En önemli görevi çocukları her türlü ihmal ve suistimalden koruma…” işini yapması gerekiyor. Normal şartlarda çoktan istifa etmesi gereken bakanın önünde özellikle son dönemde yaşanan olaylardan dolayı başbakan, içişleri bakanı, dışişleri bakanı gibi o kadar örnek var ki istifayı aklından bile geçirmediğinden emin olabiliriz.

Milli Eğitim Bakanı Nabi Avcı ise olayı değerlendirirken, “Ensar Vakfı bizim çok verimli işbirliği yaptığımız sivil toplum kuruluşlarımızdan biridir. Topyekun bir camiayı töhmet altında bırakmak doğru değildir. Bu konuda kendimizi yargının, savcının yerine koyarak şimdiden bazı şeyler konuşmak doğru olmaz. Çok üzücü bir olay, çok utanç verici bir olay. Zaten konu yargıya intikal etmiş, benim bu konularda daha fazla söyleyecek bir sözüm de yok. Soruşturmalarımız devam ediyor. Milli Eğitim Bakanlığı olarak biz ne yapmamız gerekiyorsa onu yapıyoruz. Onun dışında MEB, pek çok sivil toplum kuruluşuyla imzaladığı protokollerle işbirliği yapıyor, yapacak, bundan önce de yapmıştır, bundan sonra da yapacaktır.”dedi.

Bu sözlerin ardından hiç kimse bakana bu protokollerin kapsamını, öğrencilerin neden devlete ait yurtlarda kalmadığını, neden devlet öğretmenlerinin özel yurtlara gittiğini, bu yurtlarda öğrencilerin nasıl ve hangi şartlarda kaldığını sormadı. Öğrenciliğin “müşteri” konumuna indirgendiği bir sistemde maddi şartlardan dolayı “müşteri” olamayan büyük çoğunluğun “dindar bir nesil yetiştirilmek üzere” mecburen “mürit” konumuna itildiğini görmek gerekiyor. Devletin anayasasında yazan “sosyal devlet” görevlerini terk ederek, başta eğitim ve sağlık hizmetlerinin geldiği bu alanların piyasaya/cemaatlere/tarikatlara bırakılması sorgulanmadığı sürece buralardaki rant ve buna bağlı siyasi çıkarlar kapısı kapanmayacaktır.

Son dönemde yaşanan her olayda olduğu gibi, bu konuda da, burjuva muhalefet partilerinin olayı TBMM gündemine taşımaktan başka bir şey yapmadıklarını görüyoruz. Kasım 2015 seçimlerinden sonra yaşanan onca olaya karşı “sokağa çıkma” konusunda hiçbir adım atmayan CHP, bu konuda da toplumsal tepkiyi meclis oturumlarında söndürmekten yana görünüyor. Bugüne kadar çocuk istismarı konusunda sadece okullarda değil cezaevlerinde de birçok olay gündeme gelmiş ve meclis araştırma komisyonları kurulmuş, meclis soruşturmaları açılmıştı. 2010 yılındaki olaylar üzerine açılan meclis araştırması sonucunda Pozantı, Kocaeli, Rize, Mardin, Şakran, Maltepe, Muğla, Antalya cezaevlerinde ve bazı kurumlarda çocuklara tecavüz edildiği ortaya çıkartılmıştı. Peki devlet ne yaptı? Pozantı’da tecavüz olayını ilk kez ortaya çıkaran gazeteci Zeynep Kuriş’i, “devletin mahremiyetini teşhir etmekten” tutuklarken, Pozantı Cezaevi’ndeki erkek çocuklara tecavüzle ilgili yirmi zanlı hakkında takipsizlik kararı verdi: özetle kendi suçunu örtbas etmeye girişti.

Dönemin meclis araştırma komisyonunun raporları tozlu arşivlerde beklerken, adli tıp, sadece yargıya intikal etmiş çocuk istismarıyla ilgili, yılda ortalama 2 bin 600 dosya inceliyor. Psikiyatri Derneği ile Adli Tıp Uzmanları Derneği’nin 16 bin çocuk üzerinde yaptığı çalışmada çocukların şiddet, ihmal, cinsel saldırı gibi herhangi bir istismar biçimine maruz kalma oranı yüzde 33 olarak saptanmış durumda.

Karaman’da yaşanan bu olaya orada yaşayan halkın verdiği tepki ise sosyologların derinlemesine araştırması gereken bir konu olarak önümüzde duruyor. Bu tür olaylarda -hele de söz konusu çocuklar olunca- sokağa dökülerek faili polisin elinden almaya çalışan, linçe varan tepkiler üreten bir toplumun sessizliği derinlemesine araştırmayı hak ediyor. İşin içine dini bir vakıf ve dinsel referanslar girdiğinde toplumun verdiği ya da veremediği tepkilerle ilgili olarak herkese bu sene Oscar ödüllerinde en iyi film ödülünü alan Spotlight filmini izlemesini öneriyoruz. Katolik Kilisesi’nin boğazına kadar battığı pisliğin boyutlarını çok yönlü olarak ele alan film, din söz konusu olduğunda, çok açık bir suç karşısında toplumun ve bireylerin üzerindeki baskıları son derece iyi bir biçimde ele alıyor.

Çocuk istismarı kapitalizmin her şeyi meta haline getirip pazarlama çabasının sonucu olarak küresel bir salgına dönüşmüş durumda. Güneydoğu Asya’da çocukların seks metası olarak pazarlanmasının turizm aracı olarak kullanılması, çocuk evlilikleri, savaşlarda binlerce kadının ve çocuğun tecavüze uğraması, dünyanın her yerinde yüz binlerce çocuğun seks kölesi haline getirilmesi, Suriye ve Irak’ta son dönemde adı IŞİD ile birlikte anılan kadın pazarlarının kurulması ya da din kurumlarının her gün çocuklara yönelik cinsel suçlarla gündeme gelmesi günümüz dünyasında artık “normal” sayılıyor. Buna, WikiLeaks’in ifşa ettiği belgeler arasında yer alan ve ABD’li yetkililerin Afganistan’daki yetkililere rüşvet olarak çocuk pazarladığını gösteren türde olaylar da eklendiğinde, bu suçun dünya çapında siyaset kurumuyla, savaşlarla ve bunların üzerinde yükseldiği kapitalizmle dolaysız bağı inkar edilemez hale geliyor.

Bu durum, kapitalist sistemin ekonomik çöküşünün toplumsal ilişkiler ve değerler üzerindeki izdüşümüdür. Çocuklara yönelik cinsel istismarın ulaştığı boyut ve devletin suçluları koruması/suça ortaklık etmesi, aynı zamanda, egemen sınıfın kendi adına yönetme görevini verdiği siyaset seçkinlerinin içinde bulunduğu manevi çöküşü gözler önüne sermektedir. Burjuvazi, bütün yanlarıyla çürümüş olan bir sistemi yaşatma uğruna, her zamankinden daha yoz, hiçbir değer tanımayan, vurguncu bir yöneticiler grubuna yaslanmış durumda. Kişisel serveti arttıkça düşünsel ve manevi düzeyi azalan bu yönetici seçkinler grubu, insanlık karşısında işledikleri kapsamlı suçları gerekçelendirmek ve kitlesel bir meydan okumayı önlemek için, giderek daha fazla, dinsel ve milliyetçi referanslara sarılıyor. Onlar, akılın ve bilimin yerine “kutsal” dogmaları geçiren dinsel ve milliyetçi ideolojilerden, aynı zamanda, tek tek üyelerinin -özellikle çocuklara ve kadınlara karşı işledikleri- sistematik cinsel suçlarını örtbas etmek için de yararlanıyorlar.

AKP’li yöneticilerin Ensar Vakfı’nda yaşanan suçları tek bir refleks halinde “küçümseme” ve “sıradanlaştırma” çabası, sistemin bütün kurumlarıyla çürümüşlüğünün bir ifadesidir. Bu süreçte, aklın ve bilimin yerini, giderek daha fazla, akıldışılığın ve “kutsal” dinsel dogmaların alması bir rastlantı değildir.

Egemen sınıf ve yönetici seçkinler, geniş emekçi kitlelerin ve gençliğin savaş ve diktatörlük yöneliminin eşlik ettiği dizginsiz kapitalist sömürüye bilinçli bir şekilde karşı çıkmasını önlemek ve onları dinsel dogmaların egemen olduğu derin bir karanlığa mahkum etmek bilinçli çaba içindeler. Onların bu çabasına, suçlarına ve bütünüyle çürümüş sistemlerine verilmesi gereken tek yanıt, suçları ve suçlularıyla birlikte kapitalist sistemi alaşağı edebilecek tek güç olan işçi sınıfının dünya çapındaki sosyalist bilinçli müdahalesini örgütlemektir.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir