Emniyet-Sen kuruldu: Sermayenin sendikalı bekçisi olmak çözüm değil

Paylaş

“Emniyet Genel Müdürlüğü Bünyesinde, Merkez ve Taşra Teşkilatlarında Tüm Çalışan Emniyet hizmetleri Sınıfı ve Emniyet Teşkilatında Çalışan Diğer Tüm Hizmet Sınıflarına Dahil Personel Sendikası” (Emniyet-Sen), 12 Kasım günü Ankara Valiliği’ne yapılan başvuruyla, resmen kuruldu. Polisler başvuru yaparken, yanlarında Memur-Sen, Kamu-Sen ve KESK temsilcileri de vardı. Ankara Valiliği, 9 Kasım Cuma günü yapılan ilk başvuru dilekçesini, “yasalara göre polisler sendika kuramaz” gerekçesiyle reddetmişti. Sendikanın kurucuları ise, polislerin sendikalaşmasının Türkiye’nin imzalamış olduğu uluslararası sözleşmelere uygun olduğunu; anayasaya ve yasalara aykırı olmadığını savunuyor.

Yasal prosedüre göre, Çalışma Bakanlığı, sendikanın kuruluşunu engellemek için 10 gün içinde iş mahkemesine başvurabilir. Bununla birlikte, sendikanın kurucuları, mahkemenin bu yönde bir başvuruyu kabul etmeyeceği konusunda umutlu. Basında yer alan haberlere göre, Emniyet-Sen Basın Sözcüsü Abdurrahman Yılmaz, “Ancak biz İş Mahkemesi’nin bunu kabul edeceğini düşünmüyoruz. Çünkü, hem Anayasa hem de ILO ve Türkiye’nin imzası olan diğer uluslararası anlaşmalar gereği polisin sendika kurmasının önünde hiçbir engel yok” dedi.

Emniyet-Sen, tüzüğünde, kuruluş amacını, “demokratik, laik, sosyal hukuk devleti anlayışıyla yönetilen bir Türkiye’de daha katılımcı bir demokrasinin yerleştiği, daha özgür kişi ve sivil toplum örgütlerinin gerçek anlamda var olabildiği, düşünce üretip teklifler sunabildiği veya bunu sivil ve kamusal alanda yaşama geçirebildiği, gelir dağılımının adilce paylaştırıldığı, sosyal devlet olmanın gereği her vatandaşın devlet imkânlarından eşit olarak faydalanabildiği, daha özgür, daha zengin, daha mutlu insanların yaşadığı bir Türkiye’ye ulaşabilmeyi hedefler” diyerek açıklıyor.

Emniyet-Sen’in tüzüğü, bu amaca ulaşmak için, “Özgür, adil, katılımcı, planlı, kaliteli bir çalışma ortamı hazırlayabilmek için ihtiyaca göre yasal düzenlemelerin yapılması”, “bütün insanların eşit biçimde Genel Emniyet, Can ve Mal güvenliği hizmetlerinden yararlanması”, “her türlü ayrıcalıkların ve ayrımcılıkların önlenmesi” gibi talepler yükseltiyor. Emniyet-Sen, bütün bu genel taleplerin yanı sıra, kuşkusuz, polislerin “ağır çalışma koşullarının iyileştirilmesi” için mücadeleyi de gündemine alıyor.

Polislerin çalışma koşulları ve sendikalı olması gereği, bir grup CHP’li milletvekilinin 2 Kasım günü TBMM’ye verdiği bir önergede de dile getirilmiş ve bu konuda bir araştırma komisyonu kurulması istenmişti. Bu önergede yer alan rakamlara göre, “Türk Emniyet görevlilerinin yüzde 92,31’i (210 bin 897 kişi) hiçbir kariyer olanağı olmayan mutsuz rütbesizlerden, yüzde 3,96’sı (9 bin 055 kişi) komiserlerden oluşan orta sınıf rütbeliden, yüzde 3,73’ü (8 bin 513 kişi) ise emniyet amir-müdürlerinin oluşturduğu mutlu azınlıktan” oluşuyor. “Emniyet Genel Müdürlüğü personelinin yüzde 5-7’lik seçkinler kısmı hariç çoğu bıkkınlık ve boş vermişlik içindedir” denilen önergede, bu “mutlu azınlık” dışındaki polislerin, “belirsiz ve düzensiz uzun çalışma saatleri”nden (ki bu, çoğu durumda 20 saati bulabiliyor) ve “eşit işe eşit ücret verilmemesi”nden “mağdur olduğu” ifade ediliyor; sendikalaşmanın, bu sorunların giderilmesine büyük katkısı olacağı belirtiliyordu.

Benzeri açıklamaları, birkaç gün önce, CHP Genel Başkan Yardımcısı Gürsel Tekin de yaptı: “Polislerimiz kimi zaman 20 saate yakın çalıştırılıyor. Birçok polis ağır çalışma koşulları yüzünden psikolojik sorunlarla karşı karşıya kalıyor. Sendikalaşabildikleri takdirde özlük hakları ve mesai saatleri düzenlenebilecek. Polisler de böylece daha modern koşularda hizmet etme olanağına kavuşacak.”

Emniyet-Sen’in kurulması, asıl olarak burjuva muhalefet kanadından gelen ve hükümetin şimdilik sessiz kalmayı tercih ettiği şikâyetler ve talepler ile birlikte ele alındığında, şu iki olguya işaret etmektedir:

1) Polis örgütü içinde ağır çalışma ve yaşam koşulları karşısında giderek artan bir hoşnutsuzluk var ve bu hoşnutsuzluk, “mutlu azınlık” dışındaki “yüzde 92,31’lik” kesimin her türlü kitlesel eylemde emekçilerin ve gençlerin üzerine azgınca salınmasının yol açtığı yaygın düşmanlık duygusu ve toplumsal dışlama ile birlikte, polisler üzerinde ciddi sorunlara yol açıyor.

2) Böylesine “sorunlu” bir kolluk gücünün, patlaması yaklaşan kitlesel işçi emekçi eylemleri karşısında ne yapacağı belli değildir. Daha açık söylemek gerekirse, onun önemli bir kesimi, faşizan bir terör örgütü gibi davranarak yükselecek olan kitlesel öfkeyi dizginlenemez hale de getirebilir; bizzat kitlesel muhalefete de katılabilir. Egemen sınıfların, devleti her durumda felç edecek olan iki olasılığı da ortadan kaldırmayı tercih edeceği ortada.

Emniyet-Sen, işte bu gerçekliği değiştirmek; polislere, Tekin’in sözleriyle, “daha modern koşularda hizmet etme olanağı” sunacak çalışma ve yaşama koşullarını sağlamak için kurulmuştur. Böylece onlar, kendilerini ve toplumun ezici çoğunluğunu sefil koşullarda yaşamaya ve çalışmaya mahkûm eden sermayenin bekçiliğini yapmaya “daha modern koşularda” devam edeceklerdir.

Bununla birlikte, bir şeyi istemek ile gerçekleştirmek birbirinden oldukça farklı. Bunlardan ikincisi, niyetin ve iradenin ötesinde, uygun maddi koşulların varlığını gerektirir. Bu koşullar, kapitalizmin önceki tarihsel büyüme döneminin “sosyal devleti” altında vardı. Oysa, kapitalizmin insanlığa savaş ve yıkımdan başka bir şey getirmeyen küresel krizinin ortasında; bu krizin sorumlusu olan şirketleri ve bankaları kurtarmak adına bütün çalışanların çalışma ve yaşam koşullarının geriletildiği, en “demokratik” ve “modern” olanları da dahil bütün devletlerin yaklaşan devrimci kitle hareketlerini ezmek için giderek daha fazla şiddete başvurduğu bir ortamda, Emniyet-Sen’in tüzüğünde ifade edilen amaca ulaşmanın hiçbir maddi temeli bulunmamaktadır.

Kapitalizm, burjuvazinin bir zamanlar bayrak edinmiş olduğu “özgürlük, eşitlik, kardeşlik” talebini gerçekleştirmek şöyle dursun, 1945-1970 arası kabaca 25 yıllık bir büyüme/refah döneminin ardından, insanlığı yeniden II. Dünya Savaşı öncesi barbarlığa (faşizm, açlık ve savaş) sürüklemektedir. Bütün ülkelerdeki burjuva devletlerin 2008’den bu yana derinleşerek süren son kriz dalgasıyla birlikte, çalışanları önceki dönemlerde uzun mücadeleler sonucunda edinmiş oldukları ekonomik ve toplumsal haklarından mahrum bırakmaya yönelik saldırısı yoğunlaşarak sürüyor. İçeride emekçilere yönelik bu saldırılara, dışarıda askeri müdahaleler ve savaş hazırlıkları eşlik ediyor. Dolayısıyla, “demokratik, laik, sosyal hukuk devleti anlayışıyla yönetilen … daha katılımcı bir demokrasinin yerleştiği, daha özgür kişi ve sivil toplum örgütlerinin gerçek anlamda var olabildiği, düşünce üretip teklifler sunabildiği veya bunu sivil ve kamusal alanda yaşama geçirebildiği, gelir dağılımının adilce paylaştırıldığı, sosyal devlet olmanın gereği her vatandaşın devlet imkânlarından eşit olarak faydalanabildiği, daha özgür, daha zengin, daha mutlu insanların yaşadığı bir Türkiye” özlemi, ne olursa olsun, boş bir reformist hayal olarak kalmaya mahkumdur.

Artık burjuva reformizmiyle damgalanmış geçmiş bir döneme ait olan bu taleplerin yerini, bizim “toplumsal eşitlik” kavramı altında ifade ettiğimiz yeni ve devrimci talepler almak zorundadır. Bu, kapitalist sömürü ve özel mülkiyet üzerine kurulu bu toplumun tepeden tırnağa dönüştürülmesi; onun yerini, yalnızca insanların gereksinimlerini karşılamak üzere gerçekleşen, demokratik olarak planlanmış bir ekonomi üzerinde yükselen sosyalist bir dünya toplumunun alması demektir. Yalnızca işçi sınıfı tarafından gerçekleştirilebilecek olan bu dönüşüm, doğası gereği uluslararası olmak zorundadır. Birkaç yüz küresel şirketin tüm dünya ekonomisini kontrol altında tutmasına olanak sağlayan bilimsel – teknolojik gelişim, ekonominin küresel ölçekte demokratik planlama temelinde yeniden örgütlenmesine de zemin oluşturmaktadır.

Kurdukları sendikanın tüzüğünden anlaşıldığı kadarıyla reformist yanılsamalar içinde olan polislerin hem ifade ettikleri genel amaçlarını hem de insanca çalışma ve yaşama özlemlerini gerçekleştirmeleri, yalnızca bu sosyalist perspektifi benimsemeleri, polis örgütünü dağıtmayı hedeflemeleri ve bunun uğruna mücadele etmeleriyle mümkündür. Onlar, tersi durumda, daha 1970’li yıllarda, burjuva “devletin görevlisi” olarak polisi ortadan kaldırma hedefini önlerine koymuş olan POL-DER’li “devrimci” polislerin bile gerisine düşecek; kaçınılmaz olarak yaşayacakları hayal kırıklıkları eşliğinde, yaşadıkları bütün sorunların kaynağı olan kapitalizmin sendikalı muhafızları olarak emekçilerin ve gençliğin karşısına dikilmeye devam edeceklerdir. Abarttığımızı düşünenler, sendikalarda (hem de “solcu”, “sosyalist” ya da “komünist” etiketli sendikalarda) örgütlü olan İspanyol, Yunan ve Portekizli ya da Alman ve Fransız polislerinin küresel şirketlerin ve bankaların kârları uğruna, nasıl işçilere ve gençliğe saldırdığına bakabilirler. Zira bugün Yunanistan’da, İspanya’da ve Portekiz’de yaşananlar, kısa süre sonra Türkiye’de yaşanacak olanların habercisidir.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir