Açlık grevleri ve idam söylemi

12 Eylül’de başlayan ve 62. günü geride bırakılan açlık grevlerinde eyleme ilk başlayanlar için ölüm sınırına girilmiş bulunuyor. 1996 ölüm oruçlarında ilk ölümün 60. günde yaşandığı hatırlanırsa, hükümetin uzlaşmaz tavrı nedeniyle her geçen dakika, ölümlere daha fazla yaklaşıldığı anlamına geliyor.

Geçtiğimiz hafta Bakanlar Kurulu toplantısının ardından Bülent Arınç’ın yaptığı açıklamada, hükümetin adım atacağı ve iki talebin karşılanacağı ifade edilmişti. İki taleple kastedilen Abdullah Öcalan’a uygulanan tecridin kaldırılması ve anadilde savunma hakkının uygulanmasıydı. Aradan geçen zamanda hiçbir adım atılmaması ve Başbakan Erdoğan’ın kışkırtıcı söylemini sürdürmesi nedeniyle BDP milletvekilleri de açlık grevi eylemine başladı.

Demokratik Toplum Kongresi’nin (DTK) 14 daimi meclis üyesinden sonra, önce Cuma günü Diyarbakır milletvekili Emine Ayla ve Van milletvekili Özdal Üçer, ardından da Cumartesi günü Gültan Kışanak, Sırrı Süreyya Önder, Ayla Akat Ata, Sebahat Tuncel, Demokratik Toplum Kongesi (DTK) Eşbaşkanı Aysel Tuğluk ve Diyarbakır Büyükşehir Belediye Başkanı Osman Baydemir açlık grevini girdi. BDP eşbaşkanı Selahattin Demirtaş, geçtiğimiz Cumartesi gününden itibaren yalnızca Genel Kurul çalışmalarını sürdüreceklerini; tek gündemlerinin açlık grevleri ve talepler olduğunu ifade etti. Böylece BDP, meclisteki bütün komisyon çalışmalarından çekilmiş oldu.

Bu arada, açlık grevine giren Özdal Üçer, yaptığı açıklamada, “Şimdi biz sürekli bekledik. Sayın Arınç’ın açıklamasından sonra halkın umutlandığı gibi biz de umutlandık. Ama gördük ki AKP,  hükümet temsilcileri süreci bir diyalog sürecine evirmek yerine oyalamak, kandırmak ve talepleri bastırmak şeklinde bir sürece dönüştürmeye çalıştı. Bizler keşke açlık grevinin olduğu ilk gün zindan kapılarına dayanmış olsaydık, onlarla aynı açlık grevine oturmuş olsaydık” dedi. Üçer’in bu sözleri, hem umutlanma hem de eyleme geç destek verme konusunda bir özeleştirinin ifadesidir.

Geçtiğimiz hafta, Abdullah Öcalan’ın avukatlarının Bülent Arınç’ın açıklamasının ardından, Çarşamba günü yaptığı görüşme başvurusu bir kez daha (131. kez) “koster bozuk” denilerek reddedildi. Bunu, 12 Kasım Pazartesi günkü KCK davasındaki geleneksel tavır izledi. Silivri’de görülen, 34’ü tutuklu 44 sanıklı davada gazeteciler yargılanıyor. DİHA Ankara temsilcisinin zorla dışarı çıkarılması ve anadilde savunma talebinin reddedilmesi nedeniyle tutuklu gazeteciler mahkeme salonunu terk ettiler. 34 tutuklu gazeteci sekiz gündür açlık grevinde ve mahkeme heyeti gazetecilerin su talebini de geri çevirdi.

Bir diğer keyfi uygulama da Dicle Üniversitesi öğrencisi Ayşegül Ayaz’ın tutuklu yargılandığı davada yaşandı. 6 Kasım’da, 42 gündür açlık grevinde olan ve Ankara Sincan Cezaevi’nde tutulan Ayaz, Diyarbakır’daki davaya cezaevinden görüntülü olarak dahil edildi. 42 gündür açlık grevinde olmasına ve bu şekilde savunma yapmayacağını belirtmesine rağmen Ayşegül Ayaz’a mahkeme heyeti 12 yıl hapis cezası verildiğini bildirdi (Radikal, Pınar Öğünç, 12.11.2012). “Siyasi olmayan” ve “demokratik” yargılamanın bir örneği daha!

Hükümetin Erdoğan ve Arınç üzerinden iki farklı görünüm çizmesi, ana politikanın açlık grevlerini görmezden gelme, eylemcileri küçümseme ve gerilim ortamını yükseltme olduğu gerçeğini değiştirmedi. Geri dönüşü olmayan hastalıkların artık başladığı ve ölümlerin an meselesi olduğu bu süreçte hükümet taahhüt ettiği anadilde savunmayı yasalaştırma adımını dahi atmış değil (onun önceliği büyükşehir belediyeleri kanunu oldu). Hükümetin “yumuşak yüz”ü Arınç’ın da son açıklamasında gerçek yüzünü ortaya koymaya başladığı görülüyor. O, eylemin hiçbir ahlaki temeli olmadığını söylerken “demokratikleşme ve özgürlükler konusunda adım atacaklarını” ifade ediyor.

Başbakan Erdoğan ise söylemini daha da sertleştirdi. O, milletvekillerinin açlık grevine girmesiyle ilgili olarak “Bu açlık grevleriydi, ölüm oruçlarıydı bunlar şantajdır, bunlar blöftür, bunlar şovdur. Şimdi de milletvekilleri yapıyorlarmış. Ne yapıyorlarsa yapsınlar. Bizim görevimiz bellidir. Biz sağlıkla ilgili gerekli müdahaleyi yaparız” açıklamasını yaptı ve müdahale tehdidini yineledi.

Açlık grevcilerinin taleplerinin kabul edilmesi için gerçekleştirilen eylemlere yönelik polis terörü de sürüyor. Diyarbakır’da yürüyüş yapmak isteyen kitleye saldıran polis, aynı şekilde, Kayapınar ilçesindeki liselerde gerçekleştirilen boykot ve basın açıklamalarında da öğrencileri yaraladı ve gözaltına aldı. Yine, İstanbul Taksim’de gerçekleştirilen yürüyüşün ardından dağılan kitleden onlarca kişi gözaltına alındı. Malatya’daki eylem ise polis gözetimi altında faşistlerin saldırısına uğradı.

İdamı yasallaştırma talebi ve siyasi gericilik

Bu gerici ortamda, Başbakan Erdoğan’ın bir süredir dillendirdiği idam meselesi yeniden tartışılmaya başlandı. Erdoğan, aynı Uludere-Roboski katliamının üstünün örtülmeye çalışıldığı zaman geliştirilen kürtaj gündeminde olduğu gibi, açlık grevi eylemlerine ve taleplere karşı cepheden bir saldırı yürütüyor. ABD, Rusya, Çin ve Japonya’da idamın kaldırılmadığını ve “yeri geldiği zaman idamın haklı bir sebebi olduğunu” söyleyen Erdoğan’ın bugünkü başlıca hedefi Abdullah Öcalan’dır. Başbakan bu söylemle hem MHP tabanını partisine çekmeye hem de gündemi değiştirmeye çalışmaktadır.

Ama durumun yalnızca bundan ibaret olduğunu düşünmek hatalı olur. 2002 yılında AKP öncesi koalisyon hükümeti tarafından belirli şartlar haricinde kaldırılmış olan idam cezası 2006 yılında AKP hükümeti tarafından tamamen kaldırılmıştı. Önce faşist BBP’nin “idam geri getirilsin” kampanyasıyla* yeniden hatırlanan idam cezası, açlık grevleri öncesinde de Erdoğan tarafından dile getirilmişti.

Peki, ne oldu da idam cezasını kaldıran AKP hükümeti bugün yeniden bunu gündeme getiriyor? Bunda hiç şüphesiz, AKP’nin liberalleri ve sahte solu da peşinden sürükleyen “demokratikleşme” yanılsaması yaratabilmesini sağlayan maddi koşulların ortadan kalkması belirleyici oldu. Küresel ekonomik kriz ve bölgede yaşanan altüst oluş, AKP hükümetinin giderek daha otoriter bir rejime yönelmesi sonucunu doğuruyor. Hükümet, yalnızca idam tartışmasıyla değil, son yıllardaki tüm adımlarıyla, kendisine bel bağlayan liberalleri bile uzaklaştıran bir siyasi gericilik kalesine dönüşmüş durumda.

Mevcut dünya, Ortadoğu ve Türkiye koşulları göz önünde bulundurulduğunda başka türlüsü de mümkün değil. Ekonomik krizin, iç savaşların ve emperyalistler arası kutuplaşmanın yoğunlaştığı bir ortamda egemen sınıf -zaman zaman temsilciler bazında eleştirel çıkışlar yapsa da- toplumsal huzursuzlukları zor yoluyla bastıracak ve sermayenin programını uygulayabilecek güçlü bir iktidara ihtiyaç duyuyor.

Bu koşullarda, özeleştiri veren, AKP’den uzaklaşan ve belki de ileride CHP’ye yönelecek olan liberal kesimlerin “eski AKP” özlemi boş bir hayalden ibarettir. Aksine, AKP hükümeti giderek daha da saldırganlaşacak, elde kalan demokratik ve sosyal hak kırıntılarını da gasp etmeye çalışacak ve bunun için daha fazla terör estirecektir. İdam tartışması, bugün için Öcalan’ı hedef tahtasına oturtarak Kürtlere saldırmayı ve MHP tabanını kazanmayı amaçladığı kadar, önümüzdeki dönemin toplumsal kabarışlarına yönelik bir tehdit ve “önlem” adımıdır. Unutmayalım ki, yalnızca Türkiye’de değil, tüm dünyada son 150 yıllık sınıf mücadeleleri tarihi boyunca burjuvazi, idam cezasını asıl olarak düzenini tehdit eden işçi sınıfına ve devrimcilere karşı kullanmıştır.

Burjuvazinin siyasi iktidarı aracılığıyla dizginsizce saldırması ve en temel demokratik hakları bile görmezden gelmesi, emekçi kitlelerin devrimci sınıf mücadelesini yükseltmekten başka yolları olmadığını göstermektedir. Artık en temel demokratik hakları korumak ve geliştirmek için dahi burjuvazinin diktatörlüğünün işçi sınıfının kitlesel seferberliğiyle yıkılması; onun yerini toplumsal eşitlik ve adalet üzerine kurulu işçi demokrasisinin alması gerekmektedir.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir