Ekim Devrimi’nin 90. Yılında Önderlik ve Perspektif Sorunu

Paylaş

1917 Ekim Devrimi’nin 90. yılında, tarihteki tek başarılı işçi devrimini anlamak için, o dönemin maddi-toplumsal koşullarını ne kadar iyi anlamak gerekiyorsa, devrimdeki öznel öğenin (Lenin ve Bolşevik partinin) rolünü anlamak da bir o kadar önemli. Bu hem Marksizmi ekonomizme indirgeyip, kendiliğindenliğe saplanmamak hem de eksikliği geçmişte olduğu kadar günümüzde de hissedilen öznel öğenin (Leninist-Parti ve Enternasyonal) önemini ve gerekliliğini kavramak açısında gerekli.

Bilimsel sosyalizm, materyalizm üzerine kuruldu ama asla öznenin rolünü yadsıma yoluna gitmedi. Marksist materyalizm, mekanik değil diyalektikti. Marksizmi mekanik materyalizm düzeyine indirerek çarpıtmaya çalışanlara karşı Engels şu yanıtı veriyordu:

“Materyalist tarih anlayışına göre tarihte de son kertede belirleyici öğe, gerçek yaşamın üretimi ve yeniden üretimidir. Marks da ben de bundan fazlasını hiçbir zaman ileri sürmedik. Bundan ötürü, herhangi bir kimse, ekonomik öğe tek belirleyicidir anlamına gelecek şekilde önermeyi çarpıtırsa, onu, boş, soyut, anlamsız bir söz haline getirmiş olur.(..)Tarihimizi biz kendimiz yaparız ama her şeyden önce belirlenmiş öncüllerle ve koşullar içinde. Bunlar içinde en sonunda belirleyici olanlar ekonomik koşullardır. Ama siyasal olanlar vb. ve hatta insanların beynine musallat olan gelenekler bile, kesin belirleyici olmasalar da, bir rol oynarlar (…) Bununla birlikte, tarih öyle bir biçimde ilerler ki, nihai sonuç, her zaman birçok bireysel irade arasındaki çatışmalardan çıkar; bu bireysel iradelerden her birini ne ise o yapan şey de bir yığın tikel yaşam koşullarıdır. (Seçme yazışmalar II. Sol yay. s.236-7)

Bilimsel sosyalizmin yerli yerine oturması da ancak öğretinin ortaya çıktığı tarihsel-toplumsal koşullar göz önünde tutulursa anlaşılabilir. Marks ve Engels işçi sınıfının kâhinleri ya da peygamberleri değillerdi; onlar tarihin ve içinde bulundukları koşulların bilimsel analiziyle kuramlarını yerli yerine oturttular. Marks ve Engels’in dünya tarihine yaptıkları eşsiz katkı ve işçi sınıfının komünizm mücadelesindeki bireysel rolleri elbette tartışılamaz ve bu durum onların da sürekli dile getirdikleri gibi maddi koşullar – insan etkileşimi içinde ele alınırsa anlaşılabilir. Feuerbach üzerine 3. tezde söyledikleri gibi:

”Koşulların değiştirilmesine ve eğitime ilişkin materyalist öğreti, koşulların insanlar tarafından değiştildiğini ve eğiticinin kendisinin de eğitilmesi gerektiğini unutur. O nedenle, toplumu –biri diğerinin üstünde yer alacak biçimde- iki kısma ayırmak durumunda kalır. Koşulların değişmesi ile insan faaliyetinin ya da insanın kendisinin değişmesinin örtüşmesi, ancak devrimci pratik içinde kavranırsa ussal olarak anlaşılabilir.”

Ekim Devrimi’nin öncü partisinin mimarı Lenin’in ve onun dolayımıyla Bolşevik Partisi’nin devrimdeki belirleyici rolünü görmek için Ekim Devrimi öncesini –bu yazının sınırları elverdiği kadar- incelemek gerekiyor.

Lenin ve Bolşevik Parti’nin Rolü

Marksistleri küçük burjuva radikallerinden veya bireysel teröristlerden ayıran önemli noktalardan biri, kitlelere olan güvenleri ve kitle hareketinin sonuçlarının belirleyici olduğunu bilmeleridir. Marks “işçi sınıfının kurtuluşu kendi eseri olacaktır” derken bunu en sade biçimde açıklamıştı. Bu Marksist görüş Lenin’in politikasının merkezine koyduğu ilkelerden biriydi. Birçoklarının iddia ettiklerinin aksine Lenin, öncü komünistlerden oluşan bir partinin devrimi gerçekleştirebileceğini hiç bir zaman öne sürmedi. Lenin’i böyle yorumlamak tarihi bilmemek değilse kasıtlı bir çarpıtmadır. Lenin bir Marksist olarak şunu çok iyi anlamıştı: devrim, biz istediğimiz anda gerçekleşecek bir şey değildir; bir devrimci durumun ortaya çıkması, bunun için de tarihsel toplumsal koşulların olgunlaşması, bir kriz durumunun oluşması ve kitlelerin harekete geçmesi gerekir. İşte o zaman parti devreye girer ve kitlelere önderlik etmeye, sınıfı devrime taşımaya çalışır. Ancak bunu başarabilmek için yıllar boyunca büyük bir sabırla, sınıf içinde çalışmak, sınıf ile organik bağlar kurmak ve devrimci partiyi kitlelerin partisi (“kitle partisi” değil!) haline getirmek gerekir. Lenin’in siyasi yaşamı boyunca mücadelesini verdiği şey de buydu.

Lenin’in, Çarlık rejiminin koşullarından çıkardığı sonuçlardan doğan Leninist parti asla yalnızca Çarlığın en ağır koşullarında illegal olarak çalışan bir parti olarak kalmadı. Koşulların hafiflemesine veya tersi durumlara sürekli uyum gösteren, komünizm mücadelesine odaklanmış bir partiydi bu. Yalnızca Marksist devrimcilerden oluşan, her üyenin bir birimde aktif olarak çalıştığı ve demokratik merkeziyetçilik ilkesiyle yönetilen bir parti. Her koşulda bağımsızlığını koruyan ve her duruma uyum sağlayan böyle bir parti gereğini o dönemde Lenin’den başka gören bir Marksist önder olmadı. Yıllar içinde oportünizme ve Marksizmin revizyonuna karşı mücadelede ve kitleler içinde pratik faaliyetle yetişen Bolşevik Parti, devrimci durum oluştuğunda kitlelere önderlik edebildi. Ancak ne Almanya’da, ne Macaristan’da, ne de İtalya’da böyle bir partiye sahip olmayan ve Ekim Devrimi’nin ardından kurulan Komünist Enternasyonal’in ”genç” partilerine sahip olan Avrupalı komünistler, kitlelere önderlik edip devrimi başarıya ulaştıramadılar; bunların bir kısmı burjuva karşı-devrimi karşısında kısa sürede çöktü. Bu sonuçlar kitlelerin devrimi kendiliğinden gerçekleştirebileceği görüşüne tarihsel olarak bir darbe indirirken, Leninizmi doğruluyordu.

1914: I. Dünya Savaşı

Basel manifestosu 1912 yılında II. Enternasyonal’de kabul edilmişti. Bu manifestoda, çok yakında bir emperyalist savaşın patlak vereceği, uluslararası proletaryanın buna sonuna kadar karşı çıkacağı ve oluşan koşullardan sosyalist devrim için yararlanacağı dile getiriliyordu. Ancak 1914 yılında savaş başladığında, II. Enternasyonal’in tüm partileri savaş kredilerini onayladılar ve kendi burjuvazilerini desteklediler. Parti olarak, yalnızca Bolşevikler ve Sırp komünistleri savaşa karşı çıktılar (Almanya’da, Parlamentodaki SPD grubu içinde yalnızca Karl Liebknecht savaş bütçesine red oyu verdi). II. Enternasyonal’in partilerinin bu ihanetleri, önderlerinin bir gecede fikir değiştirmesiyle değil, bu partilerin içinde bulundukları maddi koşullar göz önüne alındığında açıklanabilir. Bu partilerin büyük çoğunluğu emperyalist ülkelerin işçi partileriydiler ve yıllardır burjuvazilerinin sömürge karlarından verdiği artıklarla burjuvaziyle içiçe geçmiş olan işçi aristokrasisini ve sendika bürokrasisini içlerinde barındırıyorlardı. İşçi – kitle partisi olan bu partiler tabanlarından gelen sese kulak vermek zorundaydılar ve bu ses işçi sınıfı içindeki burjuvazinin ajanlarından başkasına ait değildi. Diğer ülkelerin sosyal demokrat partileri ise büyük ülkelerin partilerinin uyduları gibi çalışan ve her kararda onları izleyen partilerdi.

Bolşevik Parti ise ne bir işçi kitle partisiydi, ne içinde işçi aristokrasisini / bürokrasisini barındırıyordu ne de büyük partilerin bir uydusuydu. Elbette parti içindeki yurtsever eğilimlere karşı Lenin’in mücadele vermesi gerekmişti. Bolşevikler savaşın başlamasının hemen ardından savaşa karşı tutumlarını belirten bir manifesto yayımladılar. Bu manifestonun sonunda:”Bugünkü emperyalist savaşın bir iç savaşa dönüştürülmesi tek doğru slogandır” deniyor ve devamında II. Enternasyonal’in ihanetine değiniliyordu: ”Yaşasın oportünizmden kurtulmuş proleter bir Enternasyonal!”(Lenin, Sosyalizm ve Savaş, Evrensel yay. s.60)

Lenin, dünyanın içine girdiği durumu ve burdan çıkardığı sonuçları açıkladığı, II. Enternasyonal’in ve onun partilerinin iflasını ilan ettiği “Sosyalizm ve Savaş” broşüründe sosyal-şövenlere ve yurtseverlere karşı şunları yazıyordu:

“Sosyal şovenistlerin, savaşı burjuva ulusal kurtuluş bakış açısıyla savunan,”anayurdun savunulması”nı uygun gören, savaş harcamalarına oy veren, kabinelere giren vb. politikası doğrudan doğruya sosyalizme ihanettir..”(s.21 aynı eser)

(Geçerken, bu satırlarda aynı zamanda, II. Dünya Savaşı’nda Stalinizmin egemenliğindeki Komünist Enternasyonal’in uygulayacağı sınıf işbirlikçi, yurtsever politikaların ve işçi sınıfına ihanetin de teşhir edildiğini hatırlatalım. Öyle ki Lenin’in satırlarındaki her olguyu Komintern partileri hayata geçirmiştir.)

Lenin, II. Enternasyonal’in çöküşünü gördükten hemen sonra, yeni Marksist devrimci bir Enternasyonal’in yani III. Enternasyonal’in kurulması için çalışmaya başladı. Savaşa karşı çıkan sosyal demokratlar, Karl Liebknecht’in, Rosa Luxemburg’un ve Lenin’in girişimleriyle Zimmerwald Konferansında (1915) toplandılar. Konferansta ana eğilim,”emperyalist savaşı iç savaşa çevirme” Marksist pozisyonunu savunmuyordu. Lenin’in de içinde bulunduğu azınlık ise bu görüşü savunuyor; II. Enternasyonal’in yeniden diriltilemeyeceğini ve yeni bir Enternasyonal’in kurulması gerektiğini belirtiyordu. Çoğunluk eğilimi Lenin’in görüşlerini benimsemeyince, Lenin konferansa katılmama kararı aldı. Lenin ile aynı görüşü benimseyen Marksistler ise sonradan III. Enternasyonal’in çekirdeğini oluşturdular. Ne yazık ki, Lenin’in ve diğer Marksist devrimcilerin çabalarına rağmen III. Enternasyonal 1919 yılından önce kurulamayacaktı. Bunun sonucu, 1919’da kurulan Leninist Dünya Partisi’nin seksiyonlarının, savaş sonrasında ülkelerinde ortaya çıkan devrimci durumlara hazırlıksız yakalanmaları oldu.

1917 Yılı

1916’nın sonlarında “belki de kendi kuşaklarının devrimi göremeyeceğinden” söz eden Lenin,1917 Şubat Devrimi başladığında, bu devrimin uluslararası işçi devriminin Rusya kolunun başlangıcı olduğunu gören ilk kişi oldu. İsviçre’den ayrılmadan önce yazdığı “İsviçreli işçilere veda mektubu”nda, ilk kez, Rusya’daki sosyalist devrimin güncelliğine değindi ve bunu dünya devriminin izleyeceğini olan güvenini belirtti. Lenin bunları söylerken, Petrograd’da Stalin ve Kamanev’in editörlüğünde yayımlanan Pravda, Menşeviklere ve Sosyalist-Devrimcilere (SD) çok yakın bir “ulusal savunmacılığı” savunuyordu. Kamanev şöyle yazıyordu: “Ordu orduyla karşılaşınca en aptalca politika ordulardan birinin silahlarını bırakıp eve gitmesini istemektir. Bu barış politikası değil kölelik politikası olur ve özgür bir halk tarafından tiksintiyle reddedilecektir.(15 Mart 1917,Pravda)

Stalin de “Petrograd İşçi ve Asker Temsilcileri Sovyeti’nin, dünya halklarına, katliamı sona erdirmek için, hükümetlerini zorlamaya davet eden çağrısını kutlamamak mümkün değildi” diyor ve ekliyordu: “Çıkış yolu, Geçici Hükümete baskı yapıp onu derhal barış görüşmeleri yapmaya razı olduğunu beyan etmeye zorlamaktır.” (16 Mart 1917,Pravda)

Kollontay, Mart ayının son günlerinde Lenin’in “Uzaktan Mektupları’ndan ilk ikisini Pravda’da yayınlanması için getirmişti. Editörler onları yayınlama konusunda bir kaç gün tereddüt ettikten sonra, Lenin’in Menşeviklerle uzlaşmaya karşı çıktığı pasajları metinden çıkartarak yayınlama kararı aldılar.

Lenin’in 3 Nisan’da Rusya’ya dönüşü, Ekim Devrimi’ne giden süreçte belirleyici bir rol oynadı. Menşeviklerle ve Sosyalist-devrimcilerle neredeyse aynı çizgiye gelen parti, Lenin’in dönüşünden ve yoğun mücadelesinden sonra, Ekim Devrimi’ne önderlik eden partiye dönüştü. Bu noktada tarihte bireyin oynadığı rol en çarpıcı biçimde görülüyor. Sonradan Troçki de bu konuya birçok kez değinecekti:

“Aklıevvellerimiz Lenin 1917’nin başında yurtdışında ölmüş olsaydı da Ekim Devrimi’nin ‘aynen’ gerçekleşeceğini söyleyebilirler. Ama bu doğru değildir. Lenin tarihsel sürecin yaşayan unsurlarından birini temsil ediyordu. O, proletaryanın en faal bölümünün tecrübesini ve anlayışlılığını kişileştirmişti. Onun devrim arenasına vaktinde çıkması, öncüyü seferber etmek, ona işçi sınıfı ile köylü kitlelerini toparlama fırsatını vermek için gerekliydi. Savaşın kritik anlarında başkomutanlığın rolü ne denli belirleyiciyse, tarihi dönüm noktalarının kritik anlarında siyasal önderlik de o denli belirleyici bir etken haline gelebilir. Tarih otomatik bir süreç değildir. Yoksa önderlere, partilere, programlara ve teorik mücadelelere ne gerek kalırdı.” (Sınıf, Parti ve Önderlik, Sınıf Bilinci, sayı 3, s.89)

Lenin’in “Eski Bolşevikler”le mücadelesi

Lenin, dönüşünden sonra yapılan iki ayrı toplantıda, daha önce “Uzaktan Mektuplar”da dile getirdiği görüşlerini daha net haliyle sundu. Lenin, tarihe “Nisan Tezleri” olarak geçen tezlerde özet olarak şunları savunuyordu: ”Tüm ülkede baştan sona İşçi, Tarım Emekçileri ve Köylü Vekilleri Sovyetleri Cumhuriyeti”, ”bütün toprakların ulusallaştırılması”, ”ülkedeki bütün bankaların tek bir ulusal bankada hemen birleştirilmesi ve İşçi Vekilleri Sovyetinin denetiminin sağlanması”. Lenin Geçici Hükümete saldırıyor ve Menşeviklerle birliği kesin olarak reddediyor; tüm bunları “belirli bir dikkat, tutarlılık ve sabırla açıklamanın zorunlu olduğunu” ve Sovyetlerde çoğunluğun kazanılması için mücadele edilmesini vurguluyordu.

Şubat Devrimi’nin ardından kurulan Sovyetlerde çoğunluğu elinde tutan Menşeviklerin ve SD’lerin, ulusal savunmacı ve yurtsever politikalarını amansızca teşhir eden Lenin, Bolşevik Parti içinde ortaya çıkan yurtseverce yanılsamalara karşı da yılmadan mücadele etti. Lenin, yalnızca sosyalist devrim gerçekleştikten, uluslararası sosyalist devrimin Rusya kolu haline geldikten sonra emperyalist saldırıya karşı “ulusal-savunmacı” olacaklarını söylerken çok haklıydı.

Lenin partinin isminin değiştirilmesi gerektiğini de belirtmiş, sosyal demokrasinin ihanetini belirtip, kavramsal olarak da yanlışlığını açıklayarak, Marx ve Engels’in kullandığı “Komünist” ismine dönülmesi gerektiğini vurgulamıştı. Bu öneri ancak bir yıl sonra kabul edilecekti.

Lenin’in Nisan Tezleri Petrograd Komitesi’nde yenilgiye uğradı. Ancak 14 Nisan’daki Bolşevik Örgütler Konferansı’nda ve 24 Nisan’daki Nisan Konferansı’nda Lenin’in görüşleri ezici çoğunlukla kabul edildi. Lenin sınıf işbirlikçiliğine ve yurtseverliğe kaymakta olan partiyi fethetmiş ve Marksist enternasyonalist görüşlerini kabul ettirmişti.

Lenin’in Nisan Tezleri’ne ve “Tüm İktidar Sovyetlere!” sloganıyla özetlenen sosyalist devrim perspektifine karşı çıkan Bolşevikler, Rusya’nın sosyalist devrim için henüz olgunlaşmadığını, bunun için de doğru sloganın “proletarya ve köylülüğün demokratik diktatörlüğü” olduğunu savunuyorlardı. Lenin’in sağ eğilime yanıtı sert oldu: ”Bolşeviklerimiz bile hükümete güven duyuyor. Bu ancak devrimin baş döndürücü etkisiyle açıklanabilir. Sosyalizmin sonudur bu… O düşünceye [“proletarya ve köylülüğün demokratik diktatörlüğü” düşüncesine] saplanıp kalan herkes, devrim öncesi Bolşevik antikalar arşivine (Eski Bolşevikler arşivi de denebilir) kaldırılmalıdır. (Lenin, Collected Works c.24 s.69)

Lenin,1905’te kendi formüle ettiği “proletarya ve köylülüğün demokratik diktatörlüğü” tezini bir anda çöpe atabiliyordu. Lenin’i kendi teziyle vurmaya çalışan “Eski Bolşevikler”, donmuş formüllere bağlanmışlar, Marksizmin temel görüşünü gözardı etmişlerdi. Somut durumun analizini yapan Lenin, sosyalist devrimin güncelliğini görmüş, hayatını adadığı bu mücadelede, geçmişte belirli bir dönem için formüle ettiği bir görüşün artık eskimiş olduğunu, artık kullanılamayacağını belirtip, onu tarihin çöplüğüne göndermekte tereddüt etmemişti.

Lenin, Nisan Tezleri’ni açıkladıktan sonra, yıllardır örgütsel konuda ve Menşeviklerle birliği savunma konusunda ağır eleştiriler yönelttiği Troçki’nin “sürekli devrim teorisi” ile aralarında temelde bir farklılık kalmamıştı. Mayıs ayı başında Rusya’ya dönen Troçki, Petrograd’da faaliyet gösteren 4 bin kişilik Mejrayontsi örgütünde çalışıyordu. Örgüt, Nisan Konferansı’nın ardından Bolşeviklerle ortak faaliyet yürütmeye başladı. Troçki bu dönemde yaptığı konuşmalarda “biz enternasyonalist bolşevikler” diyor; Bolşevik Partiye Ağustos ayında katılmasını, Mejrayontsi örgütünü tümüyle partiye kazanma amacından kaynaklandığını açıklıyordu. Troçki hapisteyken örgüt partiye katıldı. Örgütsel konuda geçmişte yanıldığı ve Lenin’in haklı olduğunu, yeri geldikçe dile getiren Troçki, 1917 yılından Stalinist bir ajan eliyle 1940’ta öldürülene kadar Leninizmi kararlılıkla savunacaktı.

1917 Eylül ayında Petrograd Bolşeviklerine seslenen Lenin, Troçki hakkında şunları söylüyordu: “İlkin ayağının tozuyla Troçki enternasyonalist bir tutum takındı; ikincisi, Bolşeviklerle birleşmek için Mejrayontsi içinde çalıştı; üçüncüsü, zor Temmuz günlerinde, göreve yakıştığını ve devrimci proletaryanın partisinin sadık bir destekçisi olduğunu kanıtladı” (Lenin CW. C.41. s.447)

Parti’nin VI. Kongresi’nde Merkez Komiteye seçilen Troçki, Eylül’de Pravda yazı kuruluna seçilecekti.

Temmuz ayının başında Petrograd proletaryasının kendiliğinden eylemleri üst seviyeye yükseldi, kitleleri frenleyemeyen Bolşevikler önderliği almaya çalıştılar. Temmuz gösterileri dağıtıldı ve Geçici Hükümet Bolşeviklere karşı baskısını şiddetlendirdi. Bolşevikler yeniden yeraltına çekilmek zorunda kaldılar. Bu günlerden sonra Lenin, Geçici Hükümetin barışçı yoldan iktidarı sovyetlere devretmesi ihtimalinin tamamen imkânsız olduğunu ilan etti: “Rus Devrimi’nin bütün barışçı gelişme umutları ebediyen suya düşmüştür. Nesnel durum budur: Ya askeri diktatörlüğün tam zaferi ya da işçilerin silahlı ayaklanmasının zaferi”(Lenin CW. C.25 s.177)

Ağustos günleri

Geçici Hükümeti destekleyen ve Sovyetlerde çoğunluğu ellerinde tutan Menşevikler ile SD’ler, bu aylarda kitle desteğini hızla kaybettiler. Çarlığın yıkılması işçiler ve köylüler için hiçbir şey getirmemişti. Rusya savaşı sürdürüyor, ülkede açlık ve sefalet devam ediyordu. Bu aylarda Geçici Hükümet’in ve onu destekleyen Menşeviklerle SD’lerin gerçek yüzünü yaşayarak gören işçi ve köylüler, Bolşeviklerin ısrarlı çalışmalarına yanıt vermeye başlıyordu. Kitleler giderek sola kayıyordu.

Ağustos ayında Kornilov’un darbe girişimine karşı savaşan Bolşevikler, Korniliov’un yenilmesinde belirleyci bir rol oynadılar. Bu konuda Lenin Geçici Hükümeti (Kerenski’nin Hükümeti) desteklemeden darbe girişimine karşı çıkma görüşünü savunuyordu. Bu daha güçlü bir düşmana karşı, daha zayıf düşmanı “şimdilik” yeğ tutmaktı. Bazı Bolşevikler ise hala Kerenski’yi destekleme fikrindeydiler. Lenin bu konu hakkında Merkez Komiteye Eylül başında yazdığı mektupta şunları söyledi:

“Şu anda dahi Kerenski hükümetini desteklememeliyiz. Bu ilkelerimize aykırı davranmak olur. Peki, ama denecek, Kornilov’a karşı savaşmak gerekmiyor mu? Tabi ki evet. Fakat Kornilov’la mücadele etmekle Kerenski’yi desteklemek arasında bir fark, bir sınır vardır ve bazı Bolşevikler bu sınırı aşarak, olayların akışına kendilerini kaptırarak uzlaşmacılığa düşmektedirler.”(Nisan Tezleri ve Ekim Devrimi, Sol yay. s.132)

Lenin her ne kadar Nisan’da görüşlerini kabul ettirmişse de, parti içinde halen ayaklanmaya ve işçi devrimine karşı olan bir eğilim varlığını koruyordu.

Temmuz günlerinden itibaren silahlı ayaklanmayı Partinin önüne koyan Lenin, Eylül ayında Petrograd ve Moskova Sovyetlerinde çoğunluğu Bolşeviklerin kazanmasının ardından, ayaklanma konusunu sürekli vurgulamaya başladı: “Devrimci parti, devrimci sınıfların ileri müfrezelerinde ve ülkede çoğunluğu alamamışsa ayaklanma gündemde yoktur.”(Lenin, CW.c.26,s.134)

Bu durumda Lenin için Eylül ayından itibaren ayaklanma sorunu gündemdeydi. O saklandığı yerden Merkez Komiteye gönderdiği mektuplarda ayaklanmanın gündeme alınmasını isterken, bu isteğin üzerinden iki haftayı aşkın bir süre geçmesine rağmen Merkez Komite’nin böyle bir girişimi olmadı.

Bu dönemde Lenin’in mektuplarında, bir Marksistin, partisinin tutumu yüzünden, sosyalist devrimin kaçırılma ihtimalinden duyduğu endişeyi görürüz. Lenin adeta partiyi devrime çekmeye çalışıyordu.

Lenin, 27 Eylül tarihli mektubunda “Partinin silahlı ayaklanmayı gündeme alması gerektiğini” belirtiyor, devamında “Olaylar bizi buna zorluyor.. Korkarım Bolşevikler bunu unuttu.. Oysa devrimci proletarya partisinin işlediği çok büyük bir suç olabilir bu”(CW.c.26 s.69)diyordu. Yine onun 29 Eylül tarihli “Kriz Olgunlaştı” başlıklı mektubuyla devam edelim:

“Merkez Komitesi’nde ve yönetici çevrelerde, Sovyetler Kongresini beklemeden yana ve iktidarın hemen alınmasına karşı, hemen ayaklanmaya karşı bir akım ya da bir görüş olduğunu kabul etmek gerek. Bu akım ya da bu görüş aşılmalı… Yoksa, Bolşevikler bir daha kazanmamak üzere onurlarını yitirecek ve parti olarak kendilerini yok edeceklerdir. Çünkü şimdiki fırsatı kaçırmak ve Sovyetler Kongresini “beklemek”, tam bir alıklık ya da tam bir ihanet olacaktır. Alman işçilerine karşı tam bir ihanet.. Köylülüğe karşı tam bir ihanet.”

Lenin Sovyet yasallığına saplanan yoldaşlarını uyarırken, Rus Devrimi’nin en büyük destekçileri olarak gördüğü Alman işçilerine yani Avrupa devrimine vurgu yapıyordu. O, Rusya’da da köylülüğü arkalarına almak zorunda olduklarının bilincindeydi.

Ayaklanma konusunun gündeme alınması için Lenin’in 7 Ekim’de gizlice Petrograd’a dönmesi ve 10 Ekim’deki Merkez Komite toplantısına katılması gerekecekti. Bu toplantıda ayaklanma kararı oylandı ve 2’ye karşı 10 oyla kabul edildi. Lenin partiyi yeniden kazanmıştı. Alınan bu karara rağmen karşı oy kullanan Kamenev ve Zinovyev, demokratik merkeziyetçilik ilkesini hiçe sayarak, 10 Ekim dışında,16 ve 17 Ekim’de başka toplantılarda da kabul edilen ayaklanma kararını 19 Ekim’de Novaya Jizn gazetesinde açıkladı ve ona karşı çıktıklarını belirtti.

Lenin, Merkez Komite’ye derhal ikisinin de partiden atılması yönünde öneri getirdiyse de, Merkez Komite bu kararı almadı. (Lenin ve Stalin arasında paralellik kurmaya çalışanlar, Bolşevik Parti tarihini ve özellikle Ekim öngününü iyi incelemeli. Lenin’in görüşleri birçok kez yenildi; ancak o, hiç yılmadan politik mücadele yoluyla görüşlerini kabul ettiriyordu. Merkez Komite, sosyalist işçi devriminin öngününde deyim yerindeyse devrime ihanet eden iki MK üyesine hoşgörü gösterebiliyor ve Lenin’e karşı çıkıyordu. O günlerde, “partiden atmanın çare olmadığını, partinin birliğine dokunmamamız gerektiğini” vurgulayan Stalin, sonraki yıllarda Zinovyev ve Kamanev’in yargılanmasında bu olayı onlara karşı delil olarak kullanacaktı)

Lenin, ayaklanma kararının alınmasına rağmen, ağır hareket ettiğini düşündüğü Merkez Komite’ye 24 Ekim akşamı bir mektup daha yolladı. O, bu mektubun son cümlesinde “Beklemek ölüm demektir” diye yazıyordu. Lenin bu mektubu kaleme aldığı sırada, ok yaydan çıkmış, Petrograd barut deposu patlamış, Ekim Devrimi silahlı işçiler ve askerlerce (Kızıl Muhafızlar) başlatılmıştı.

Sonuç

Rusya’da Bolşeviklerin zaferinin, diğer Avrupa ülkelerinde ise işçi sınıfının ayaklanmalarının ve yenilgilerinin kanıtladığı üzere, devrimci durumlarda sorun bir önderlik sorunuydu. Lenin ile Troçki’nin Bolşevik Partisi Ekim Devrimi’ni, iç savaş ve emperyalist müdahale koşullarında, dünya devriminin önderliği olan Komünist Enternasyonal ile taçlandırdı. Komünist Enternasyonal, işçi sınıfının önderliğini işçi bürokrasisinin ve aristokrasisinin örgütü II. Enternasyonal’in elinden alarak insansoyunu kapitalizm belasından kurtarmak için yola koyuldu ve kısa süre içinde onlarca ülkede yüzbinlerce işçiyi kucakladı.

Ancak, insanlığın başına dünya savaşı gibi bir felaketi açmış olan işçi bürokrasisi, Ekim Devrimi’nden topu topu 6–7 yıl sonra, Stalin önderliğinde, ilk başarılı proleter devrimin gerçekleştiği Sovyetler Birliği’nde hortlayacaktı. Stalinizm, sosyal demokrasinin, I. Dünya Savaşı sonrasında kapitalist ülkelerde patlayan proleter devrimlerin ezilmesinde oynadığı hain rolü çok daha kanlı biçimde oynadı. O, 15 – 20 yıl içinde yüzbinlerce komünist aydını ve işçiyi katlederek, Ekim Devrimi’ni gerçekleştiren bütün bir kuşağı; onunla birlikte de işçi demokrasisinin bütün mevzilerini ortadan kaldırdı. Her türlü devrimci işçi hareketinin ve Marksizmin kararlı düşmanı olan Stalinist bürokrasi, Hitler de dâhil kapitalizmin en gerici temsilcileriyle işbirliği yaptı. Stalinizm, bu karşı devrimci işlevini, daha sonra emperyalistlerle anlaşarak feshedeceği Komünist Enternasyonal eliyle uluslararası düzeyde sürdürdü. Ta ki Troçki’nin çok önceleri haber verdiği gibi, Ekim Devrimi’nden arta kalmış en küçük kırıntıyı ortadan kaldırana ve SSCB ile uyduları sözde “sosyalist” ülkelerde kapitalizmi yeniden kurana kadar.

Bizzat SSCB’de kapitalizmin yeniden yerleşmesi sürecinde ve sonrasında karşı karşıya olduğumuz tablo, Ekim Devrimi’ne yol gösteren ve Lenin sonrasında Troçki tarafından savunulmuş ve geliştirilmiş olan bütün Marksist ilkeleri doğruladı.

Bugün işçi sınıfının –ve insanlığın- aşması gereken sorun, Troçki’nin çok önceleri belirttiği “önderlik krizi” ile sınırlı değildir. Unutmayalım ki onlarca yıllık Stalinist ihanet de bürokratik diktatörlüklerin ve “komünist” partilerin sınıf işbirlikçi politikalarıyla sınırlı kalmamış; yıkıcı etkisini, Pablocu revizyonizm biçiminde, bizzat IV. Enternasyonal içinde de göstermişti. Bürokratik diktatörlüklerin çökmesinin ve “komünist” partilerin kapitalizmin en bayağı savunucuları haline gelmesinin; Pablocu revizyonizmin de bir yandan bu akıma öte yandan da sendika bürokrasileri ile burjuva ve küçük burjuva milliyetçisi hareketlere yedeklenmesinin ardından, işçi sınıfının öncüsü ciddi bir perspektif kriziyle de karşı karşıya kaldı.

Önderlik sorununun bir iki yıllık deneyime dayanılarak çözülecek kadar basit bir sorun olmadığını tarih bize gösteriyor. Marksist Devrimcilerin bu topraklarda Leninist partinin, dünyada Leninist Enternasyonal’in inşası için uzun, sabırlı bir mücadele sürdürmesi, bunu Marksist temele oturtabilmek için de perspektif sorununu önlerine koymaları gerekiyor.

İşçi sınıfının öncüsüne Marksist devrimci bir perspektif kazandırmak ise dünya çapında yaşanan devasa toplumsal – ekonomik gelişmelerin ve değişimin bilimsel incelenmesinden geçiyor. İnsanlığı kapitalizmin barbarlığından kurtarmak için gerekli Marksist politikalar, Ekim Devrimi gibi tarihsel kazanımlara övgüler düzerek ya da büyük Marksist ustaların sözlerinin papağan gibi yinelenmesi yoluyla değil; yalnızca altyapıda yaşanan değişimlerin bilimsel çözümlemeleri üzerinde oluşturulabilir.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir