Egemenlerin bir öğretmenin barış çağrısına yanıtı: Linç ve savaş çığırtkanlığı

Paylaş

Cuma günü Kanal D’deki bir programa Diyarbakır’dan katılarak sürmekte olan savaşa ve sonuçlarına dikkat çeken ve sessiz kalmama çağrısı yapan Ayşe Çelik isimli öğretmene yönelik linç kampanyası, egemenlerin en basit barış seslerine bile duyduğu nefretin ve bu sesin kitleler içinde karşılık bulma ihtimalinden duydukları korkunun bir ifadesidir.

Yaptığı konuşmada herhangi bir tarafı sorumlu göstermeden, insanların, çocukların öldüğünü, bu ölümlere sevinenler olduğunu, medyanın durumu çok farklı aktardığını, insanların açlık ve susuzlukla mücadele ettiğini belirten öğretmen, başta iktidarın tetikçi medyası olmak üzere burjuva medyası tarafından hedef tahtasına yerleştirildi.

Tek başına hükümetin ve savaş yanlılarının, öğretmenin yaptığı konuşmayı doğrudan üstlerine alınarak saldırıya geçmeleri bile, onların kendi sorumluluklarını örtme gayretini açıkça göstermektedir. Hükümetin ve medyanın, ölen sivillerin ve çocukların PKK tarafından öldürüldüğü yönündeki şiddetli bir propagandaya rağmen şiddetle saldırıya geçmesi başka bir şekilde açıklanamaz.

Kimi gazeteler ve köşe yazarları, öğretmenin sözlerini “devlet çocukları öldürüyor” diye aktararak saldırılarını meşrulaştırmaya çalışırken, kimileri de onun aslında öğretmen olmadığına (doğru olsaydı ne büyük bir suç olurdu!) vurgu yaptılar. “Zaten öğretmen olmayan” Ayşe Çelik, üstüne üstlük, öğretmenlik namına bir şey yaptığında da, bunu, “FETÖ terör örgütü/Paralel Devlet Yapılanması”na bağlı bir kuruluşta yapmıştı. Çelik’in atanamayan yüz binlerce öğretmenden biri olması, geçinmek için dershanede çalışması veya ücretli öğretmenlik yapması, devletin suçu olmaktan çıkmış, onun “suçu” haline gelmişti. O, MEB’de çalışmadığı için “öğretmen değil”di; hükümetin bir zamanlar yaygınlaştırmak için elinden geleni ardına koymadığı dershanelerden birinde çalıştığı için de şüpheliydi. Dolayısıyla, Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı harekete geçti ve “terör propagandacısı” öğretmen hakkında soruşturma başlattı.

Ayşe öğretmen, canlı yayındaki konuşmasında, “Ülkenin doğusunda, güneydoğusunda neler olup bittiğinin farkında mısınız? Burada doğmamış çocuklar, anneler, insanlar öldürülüyor. Sanatçı olarak, insan olarak, bir şekilde siz de yaşananlara sessiz kalmamalısınız ve bir şekilde yaşananlara dur demelisiniz… Ölen çocuklara sevinen zavallı insanlar var. Biz o insanlara hiçbir şey söyleyemiyoruz, yazıklar olsun demekten başka… Burada yaşananlar ekranlarda, medyada çok farklı aktarılıyor… Sessiz kalmayın. İnsan olarak biraz daha hassasiyetle yaklaşın. Görün, duyun artık bize el verin. Yazık; insanlar ölmesin, çocuklar ölmesin, anneler ağlamasın….” diyor ve ekliyordu: “Bomba seslerinden, kurşun seslerinden… İnsanlar susuzlukla, açlıkla mücadele ediyor; özellikle bebekler, çocuklar. Lütfen siz de duyarlı olun, sessiz kalmayın.”

Programın sunucusu Beyazıt Öztürk’ün, Ayşe öğretmenin konuşması sırasında ve sonrasında stüdyodakilerden gelen alkışların ardından, “Çok çok teşekkür ediyoruz. Hassasiyetiniz için de ayrıca size çok teşekkür ediyoruz. Elimizden geldiğince de, duyurabileceğimiz yerlerden biz de elimizden geleni yapmaya gayret ediyoruz. Emin olun. Ama bu söyledikleriniz bir kere daha bize ders oldu. Daha da fazla yapmaya gayret edeceğiz. Buradan oradaki herkese selam olsun… İnşallah, en kısa zamanda, bütün o söylediğiniz barış dilekleri bizim için de geçerli. Biz de diliyoruz. En kısa zamanda bütün bunlar çözülsün… Elinize yüreğinize sağlık.” diye karşılık vermesi, beklendiği üzere onun da hedef tahtasına yerleştirilmesini ve “tarafını seçmeye” zorlanmasını beraberinde getirdi.

Milyonlarca kişinin izlediği bir televizyon programında, bir sunucu, nasıl olur da savaşın sonuçlarına ve sivil ölümlerine dikkat çekilmesine, dolayısıyla barış çağrısı (“terör propagandası”) yapılmasına göz yumabilirdi! Kendisine yönelik medya saldırısıyla da birlikte, Beyazıt Öztürk, Kanal D Ana Haber’e sanki bir suç işlemiş gibi katılarak, deyim yerindeyse tamamen teslim oldu. Bir şeye alet edildiğini ve Ayşe öğretmenin de nihayetinde öğretmen olmadığının anlaşıldığını söyleyen Öztürk, polis çocuğu olduğunu, vatanına, bayrağına ve milletine bağlılığını vurgulayarak egemenlerin kendisinden beklediği görevi yerine getirdi.

Ama ne bu konuşma ne de Doğan Medyası’nın deyim yerindeyse kendi “suç”unun bulunmadığını kanıtlama ve devlete bağlılığını teyit etme amaçlı açıklaması, onlar hakkında da “terör örgütü propagandası” soruşturması açılmasını engellemedi. Bakırköy Cumhuriyet Başsavcılığı, Beyazıt Öztürk, programın sorumlusu ve Ayşe öğretmen hakkında (ikinci kez) soruşturma başlattı. Doğan Medya grubu, burjuvazinin basın özgürlüğünün sınırlarını sergileyen ibret verici açıklamasında şunları söylüyordu:

“Doğan TV ve Kanal D ilk günden bugüne devletin yanında yer almıştır. Altını çizerek bir kez daha belirtmek isteriz ki hiçbir suistimal ve iftira çizgimizi ve duruşumuzu değiştirmeyecektir. İyi niyetle bakan gözlerin hemen fark edebileceği bu provokasyona karşı Kanal D Yönetimi söz konusu kişiye dair tüm hukuki süreçleri işletecektir.”

Hükümetin, medyanın ve genel olarak şoven milliyetçi savaş yanlısı güruhun yalanlar üzerine kurulu (“öğretmen değil”, “ismi doğru değil”, “çocuklar ve siviller ölmüyor”) linç kampanyası, özel harekat polislerinin internete koyduğu ve Yeni Şafak gazetesinin servis ederek “tarafsızca hedef gösterme” görevini yerine getirdiği bir videoda şu sözlerle özetlendi:

“Terör örgütü çığırtkanlığı yapan, isminin ve mesleğinin sahte olduğunu öğrendiğimiz o kadını yayında tam üç kere alkışlattın ya, binlerce şehidin kemikleri sızlamaya dursun Beyaz. Çocuklar ölüyor, siviller katlediliyor diye atılan yalanlara çanak tutarak sen de bu kahpe oyunda üzerine düşen rolü keyfiyetle giydin.”

Barış güvercini olduğu dönemde bu düşünceleri savunanlara “barıştan rahatsız olan kan seviciler, ölü seviciler” diyerek karşı çıkan -dönemin başbakanı- Erdoğan, bugün, “Yüzlerce teröristi askerimiz, polisimiz vurmuştur, bu yeterli mi? Tabii ki bu yeterli değil. Bu mücadele devam edecek.” sözleriyle, üstündeki “barışçı” örtüyü geri dönüşsüz bir şekilde çıkarmış durumda (bu örtünün altındaki gerçek, görmek isteyenler için her zaman ortadaydı).

İktidarın güdümündeki burjuva yalan makinesinin iddialarına karşılık, Hümanist Büro’nun yayınladığı, 26 Temmuz-31 Aralık 2015 tarihleri arasını kapsayan veriler, altı aya yakın süredir süren çatışmalara ilişkin gerçekleri özetliyor. Büro’ya göre, bu dönemde Diyarbakır, Hakkari, Şırnak, Ağrı, Mardin, Van, Adana, Ankara ve İstanbul’da en az 58 çocuk öldürüldü (bu rakam yılbaşından sonra arttı). En az 56 çocuk yaralandı ve uzuvlarını kaybetti. Hükümet ve medya, sivil ve çocuk ölümleri kamuoyuna yansıdığında, onların devlet kurşunuyla ölmediklerini kanıtlama gereği bile duymuyor; kolluk güçlerinin yol açtığı ölümlerin açığa çıkmasını engellemek için, cenazeler ailelerine verilmiyor, günlerce sokakta bırakılıyor, almaya çalışanlar vuruluyor ve ölen sivillerin otopsi raporları yayınlanmıyor.

Kent merkezlerinde yürütülen bir savaşta sivillerin öleceğinin baştan kabul edildiği gerçeğini, açık sözlü faşistlerin, “hepsi hak ediyor”, “hepsi terörist” söyleminde görmek mümkünken, hükümet temsilcileri ve medya “teröre karşı” bir “insan hakları” savaşı yürütüldüğünde ısrarcı. Gerçekte, Kürtlerin yaşadığı illerde sürdürülen operasyonlar, İsrail’in Gazze’deki Filistinlilere yönelik barbarca saldırısından farklı değil. Daha düne kadar İsrail hakkında atıp tutarak şov yapan siyasilerin ve medyanın, aylardır, yüzü aşkın (en az 146) Filistinlinin öldürülmesi ya da Suudi Arabistan’ın Yemen’de binlerce sivili katleden savaşı üzerine tek laf etmemesi, boşuna değil. Bu, burjuva ikiyüzlülüğünün sınır tanımayan karakterini vurgulamaktadır.

Ayşe öğretmene yönelik linç kampanyası ve savaş çığırtkanlığı, ABD emperyalizminin patronluğu altında İsrail gibi terörist bir devletle ve dinci, barbar bir diktatörlük olan Suudi Arabistan’la müttefik olan bir iktidarın savaş ve diktatörlük yönelimini gözler önüne sermektedir. Egemenler, kitlelere yapılan her türlü “barış” çağrısını kendi politikalarına ve egemenliklerine yönelik, derhal ezilmesi gereken bir tehdit olarak görmektedirler.

İşçiler ve gençlik, Ayşe öğretmene ve diğer barış çağrısı yapanlara yönelik saldırılara kararlılıkla karşı çıkmalıdır. Onların sesinde boğulmak istenen, emekçilerin, her türlü etnik, dinsel vb. kimlikleri aşan dayanışma duygusudur.

Egemenlerin, sorunun askeri yollarla çözülemeyeceğini kısa bir süre önce itiraf etmiş olmalarına rağmen yeniden aynı yola başvurmaları, “barış süreci”nin egemen sınıfın çıkarlarına dayanan bir aldatmacadan ibaret olduğunu ve burjuvazinin barışı ve demokrasiyi sağlayamayacağını açık bir şekilde göstermiştir.

Türkiye’de tırmanan savaş ve diktatörlük yönelimi, Suriye’de, Irak’ta, Yemen’de, Filistin’de ve diğer ülkelerde emekçileri ve gençleri boğazlayan, milyonlarcasını yerinden yurdundan eden emperyalist yağma savaşının ayrılmaz bir parçasıdır. Gerçek barışı hayata geçirmek, tüm ezilen kitlelerin, bu savaş ve diktatörlük yöneliminin altında yatan kapitalizme son vermek üzere işçi sınıfı önderliğinde birleşmesinden geçmektedir. Egemenlerin savaş yönelimini tehdit eden ve onları gerçekten korkutan başka hiçbir güç yoktur.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir