DHKP-C’nin İstanbul’daki eylemleri ve işçi sınıfının çıkarması gereken dersler

DHKP-C örgütünün İstanbul’da 31 Mart ve 1 Nisan günlerinde gerçekleştirdiği iki saldırı, bireysel terörizmin, en sıkışık olduğu anda nasıl siyasi iktidarın değirmenine su taşıdığını bir kez daha gözler önüne sermektedir.

Saldırıların birincisi, 31 Mart günü Çağlayan’daki Adliye Sarayı’na giren iki eylemcinin İstanbul Cumhuriyet Savcısı Mehmet Selim Kiraz’ı rehin almasıydı.

DHKP-C’nin, İstanbul Adliye Sarayı’ndaki eylemi gerçekleştiren militanları aracılığıyla yaptığı açıklama, bu eylemin, bütünüyle “Berkin Elvan davası” ile ilgili olarak ve propaganda amacıyla gerçekleştirildiğini ortaya koyuyor. Eylemcilerin talepleri, “1-Berkin Elvan’ı katleden polislerin canlı yayına çıkarak itirafta bulunmaları…; 2-Polislerin Halk Mahkemelerinde yargılanmaları…; 3-Bugüne kadar, Berkin Elvan için yapılan eylemlere katıldıkları gerekçesiyle haklarında soruşturma açılan, işten atılan, tutuklanan herkesin suçlamalarının kaldırılması” ve “4-Bu üç saatin ardından güvenli bir şekilde ayrılmalarının sağlanması…” idi. Militanlar, taleplerin müzakeresi için, İstanbul Barosu Başkanı ile bir CHP milletvekilinin de aralarında olduğu bir heyetin olay yerine gelmesini istemişlerdi.

Medyaya konuşan ve DHKP-C ile muhtemelen ona “düşmanlık” dışında hiçbir ilişkisi olmayan, hükümetin tüm adımlarını her koşulda alkışlayanlar dışındaki uzmanların neredeyse tamamı, rehin alma eylemini savcının ve iki militanın öldürülmesi noktasına getiren başlıca etmenin kolluk güçlerinin izlediği yöntem olduğu konusunda hemfikir.

Buna karşılık, AKP iktidarı ve onun emrindeki kolluk güçleri, 31 Mart günü gerçekleşen bu eylemi tam bir kan banyosuna çevirirken, iktidar sözcüleri söz konusu olaydan kendi gerici gündemini ilerletmek için yararlanmakta hiç zaman kaybetmediler. Başta Cumhurbaşkanı Erdoğan olmak üzere, AKP iktidarının önde gelenleri, önce muhalif medyayı, ardından da yargı kurumunun, iktidarın denetimine sokulamamış olan tek kesimi olan avukatları hedefe yerleştirdi. Bu arada, iktidar yanlısı medya, söz konusu rehin alma eylemini savcıya yönelik bir suikast gibi göstermek için elinden geleni yaptı. Oysa son derece sıkı güvenlik önlemleri alınan adliye binasının, koruması bile olmayan bir savcının öldürülmesi için seçilebilecek en son yer olduğu ortadaydı.

İktidar, gerçekleri açıkça çarpıtırken, burjuva muhalefet partileri ve medya, yaklaşan seçimler öncesinde, “biz ülkeyi daha iyi yönetiriz” mesajını verecek şekilde, hükümete yüklendiler. Muhalefet partilerinin bütün argümanları, “güvenlik zaafı” ve “devlet yönetiminde yetersizlik” ya da polis örgütü içinde uzun süredir devam eden tasfiyeler üzerine kuruluydu. Bilindiği gibi, AKP iktidarı, uzunca süredir, “paralel yapı” olarak adlandırdığı eski müttefiki “Gülen Cemaati” ile bağlantılı olduğu ileri sürülen çok sayıda polise karşı tasfiye operasyonu sürdürüyor. Bu operasyonda, çok sayıda emniyet amiri ve polis görevden alınmış ya da hapse atılmış durumda.

İktidarın, muhalif medya ve avukatların “terör örgütü ile bağlantısı” olduğu havasını yaratmaya yönelik söylemi, iktidarın amacının, kimilerinin iddia ettiği gibi, basitçe, “yaşananlardaki sorumluluğunu” ya da “beceriksizliğini” örtmeye yönelik bir hamle olmadığını göstermektedir. AKP iktidarı, zaten kuşa çevrilmiş olan basın özgürlüğünden geride kalanları ortadan kaldırma; ilerici ve dürüst avukatları sindirme yönünde yeni adımlar atacağını ilan ediyor.

Nitekim birçok gazete ve televizyon Başbakan Davutoğlu’nun talimatıyla, savcının cenaze törenine alınmadı. Dahası, İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı Terör ve Örgütlü Suçlar Bürosu, Savcı Kiraz’ı rehin alan eylemcilerin Twitter üzerinden paylaştıkları fotoğrafı yayımlayan dört gazete hakkında, “terör örgütü propagandası yapmak”tan soruşturma başlattı.

Bu gelişmeler yaşanırken, DHKP-C, iki militanının öldürülmesine yanıt olarak, 1 Nisan günü, bu kez İstanbul Emniyet Müdürlüğü’ne yönelik bir saldırı gerçekleştirdi. Bu saldırıda, eylemcilerden biri olay yerinde öldürülürken diğeri yaralı olarak yakalandı.

Birbiri ardına yaşanan bu gelişmeler, AKP iktidarı içinde anlaşmazlıkların su yüzüne çıkmaya başladığı, ekonomik krizin kendisini alttan alta hissettirdiği, buna karşılık iktidarın gerici iç ve dış gündemini derinleştirdiği ve oy kayıplarının söz konusu olduğu bir ortamda ve kamuoyunda sert tartışmalara yol açan “İç Güvenlik Paketi”nin 27 Mart günü erken saatlerde TBMM’de kabul edilmesinden yalnızca birkaç gün sonra gerçekleşti.

Gözaltı süresini 48 saate (toplu olaylarda dört güne) çıkartan yasa değişikliği, kolluk güçlerine, valilere ve kaymakamlara, yargı kararı olmaksızın arama, el koyma, gözaltına alma hakkı veriyor; halihazırda fiilen öldürme yetkisi bulunan polise yasal olarak “silah kullanma” yetkisi tanınıyor. Yine, yeni yasaya göre, telekomünikasyon yoluyla yapılan iletişim, yargı kararı olmaksızın, 48 saat boyunca dinlenebilecek ve engellenebilecek. Bu yasayla birlikte, “yasadışı örgütlere ve topluluklara ait” sembolleri, pankartları taşımak ve “bu nitelikte slogan atmak”, üç yıla kadar hapis cezası anlamına geliyor. Artık polis saldırısı karşısında yüzünü kapatanlar da beş yıla kadar hapisle yargılanacak.

Demokratik hakların büyük ölçüde kırpılması ve polis devletinin inşası anlamına gelen bu paket, TBMM’den, 199’a karşı, yalnızca 32 ret oyu ile geçti ve şimdi Erdoğan’ın onayını bekliyor. “İç güvenlik paketi”nin, bir kısmının (132 maddeden 63’ünün) “komisyona çekildikten” sonra TBMM’de “sessiz sedasız” kabullenilmesi, orada temsil edilen üç burjuva muhalefet partisinin (CHP, MHP ve HDP) polis devletinin inşası konusunda iktidar ile anlaştığının yalın göstergesiydi. Bu, Toplumsal Eşitlik sayfalarında ısrarla vurguladığımız şu gerçeği bir kez daha doğruluyordu: Egemen sınıfın temel yönelimi, HDP’nin dümen suyunda giden sahte solun yaymaya çalıştığının tersine, “demokrasi” (onlar “barış” ya da “açılım” diyor) değil ama diktatörlüktür ve burjuva partilerinin tamamı bu yönelimi onaylamaktadır. Daha önceki tüm gerici yasalarda olduğu gibi, mecliste şov yapmak dışında kıllarını kıpırdatmayarak iktidara yedeklenen burjuva partilerinin “muhalefeti”, polis devletinin inşasına değil; bu devletin yönetiminde kendilerinin olmamasınadır.

İktidarın bir rehin alma eylemini üç kişinin öldüğü bir katliama çevirmesinin altında, söz konusu “İç Güvenlik Paketi”ne yönelik yaygın muhalefeti sindirme ve bu katliamı polis devleti inşasını ilerletme gündemine hizmet edecek şekilde kullanma amacı yatmaktadır. Çünkü hem dışarıda hem de içeride, ekonomik ve siyasi olarak iyice köşeye sıkışmış durumda olan AKP, kendisini, kapsamlı yolsuzluklarla ve savaş suçlarıyla damgalanan iktidarını sürdürmek için elinden geleni yapmak zorunda hissediyor.

Türkiye kapitalizmi, on yıldan kısa süren, bütünüyle borçlanma ve spekülatif sermaye girişleri sayesinde yaşanan bir büyümenin ardından, tarihinin en derin krizlerinden birini yaşıyor. Daha bir yıl önce yüzde 4 olarak açıklanan büyüme oranı, bilindiği gibi, 3,3’e çekilmişti. İktidar, birkaç gün önce, 2014 yılına ait büyüme oranının yüzde 2,9 olduğunu açıkladı. Bu, Cumhuriyet tarihinin en düşük büyüme oranlarından biridir.

Türkiye kapitalizmi için yaşamsal öneme sahip olan yabancı sermaye girişi, 2008 mali krizinin patladığında kabaca 20 milyar dolar idi ve bu rakam, 2014 yılında, 12 milyar dolara indi. İhracat rakamları alarm verecek düzeylerde gerilerken, işsizlik ve yoksulluk hızla artıyor. Bütün bu gelişmelere, toplumsal servetin, emekçiler zararına, hızla el değiştirmesi eşlik ediyor. Türkiye nüfusunun en zengin yüzde biri, toplumsal servetin yarıdan fazlasını eline geçirmiş durumda.

AKP iktidarının, diğer burjuva partilerin göstermelik bir muhalefet eşliğinde sürdürdüğü polis devleti inşası, egemen sınıfın, tüm ülkelerdekine benzer bir şekilde, bu ekonomik ve toplumsal çöküşe yanıtıdır. Nüfusun yüzde biri, geride kalan ve ezici çoğunluğunu işçilerin oluşturduğu kesimin “artık yeter!” diyeceğini biliyor ve kaçınılmaz olarak yaşanacak toplumsal patlamalara karşı kendi önlemini alıyor.

AKP iktidarının Ortadoğu’da izlediği savaşçı politikaların arkasında da aynı ekonomik-toplumsal çöküş yatmaktadır. 2008 küresel krizi ile birlikte Avrupa pazarı daralan ve kendisi de hızla küçülen Türkiye kapitalizmi, en büyük ihracat ve yatırım alanı olarak elde kalan Ortadoğu ve Afrika pazarlarını yitirmemek ve mümkünse genişletmek için, savaş dahil, her yola başvurmaya hazırdır.

Kriz içindeki kapitalizm, kaçınılmaz olarak, hem ulusal hem de uluslararası düzeyde, devlet terörünü tırmandırmaktadır. İnsan soyunun küçük bir azınlığını oluşturan egemenler, sahip oldukları devlet eliyle, yeni pazarlar, hammadde ve enerji kaynakları, ucuz işgücü alanları uğruna, karşılarına çıkan her türlü direnişi ezmek amacıyla içeride diktatörlük, dışarıda ise savaşlar dolayımıyla terör estiriyorlar.

Buna karşılık, aynı kriz, başta gençlik olmak üzere, yüz milyonlarca insanın insanca yaşama olanaklarını ve iyi bir gelecek umudunu ortadan kaldıran, adaletsizliğe, eşitsizliğe ve baskılara karşı devasa bir öfkeyi de tetikliyor.

İstanbul’da gerçekleşen son saldırılar, aynı diğerleri gibi, kriz içindeki egemen sınıfın toplumsal yaşamın bütün alanlarında tırmandırdığı teröre yönelik bu öfkenin bir ifadesidir. Ancak kendisini kitlelerden yalıtık, bireysel terör biçiminde açığa vuran bu öfke, modern tarihte binlerce kez kanıtlanmış olduğu üzere, ne kadar “haklı” amaçlarla gerekçelendirilirse gerekçelendirilsin, yalnızca egemen sınıflara ve onların çıkarlarına hizmet etmektedir.

Marx, Engels, Lenin ve Troçki’den bu yana Marksistlerin, örgütlü ya da bireysel “küçük-burjuva terörü” olarak adlandırdığı ve siyasi olarak mahkum ettiği bu tür eylemler, yaşanan felaketlerin nedeni olan kapitalist sisteme ve egemen mali oligarşiye zarar vermek şöyle dursun, bankaların ve şirketlerin elindeki devletin şiddet aygıtının güçlendirilmesine ve devlet terörüne kitlesel destek sağlamaktan başka bir anlam taşımamaktadır. Adalet, devlet görevlilerinin yargılanması veya öldürülmesiyle değil, suçun kaynağı olan kapitalist sistemin ve burjuva devletin, toplumun çoğunluğunu oluşturan işçi sınıfı eliyle yıkılmasıyla sağlanacaktır. Bunun olmadığı her gün, yalnızca Türkiye’de değil, dünyanın dört bir yanında, onlarca insan kapitalist devletlerin terörü eliyle öldürülmektedir.

Gelin, bir de, eylemin çok daha doğrudan etkilediği ve DHKP-C’nin bir anlamda “adına davrandığı” Elvan ailesinin tepkisine bakalım. Gezi Parkı gösterileri sırasında polisin gaz fişeği ile başından vurarak öldürdüğü Berkin Elvan’ın ailesi, sosyal medya üzerinden, “Ailemizin son açıklamasıdır. Dostlarımıza…” başlıklı bir mesaj yayınladı.

Berkin Elvan’ın anne-babasının son mesajı, teröristinden reformistine, sahte sola yönelik hayal kırıklığını ifade eden şu sözcüklerle başlıyor:

“Tertemiz duygularıyla ayrım gözetmeksizin insanların acılarını sahiplenenler, destek olanlar, adaletsizliğe, hukuksuzluğa tertemiz duygularıyla karşı çıkan dostların her zaman başımızın üstünde yeri vardır. Bunun dışında kalanların görüşüne saygı duyamıyoruz artık. Saygı duymadıklarımız için Berkin, Ceylan, Uğur, Nihat, Burak, Yasin, Mehmet Kiraz, Bahattin, Şafak sadece bir sonraki ölüm olana kadar geçerli gündem ve siyaset malzemesidir.”

Mesaj şöyle devam ediyor:

“ARTIK YETER…

“İsimler ölüp gider. Onlar için önemli olan sadece ölenin siyasi kimliği, o yoksa etnik kimliği, o da tutmazsa mezhebi… Çocuk olduğu için, genç olduğu için, kadın-erkek olduğu için hepsinden önemlisi insan olduğu için sahip çıkmayanlar yönlendiriyorlar hayatı. Artık yeter. Biz Berkin’e yetiştiremedik gözyaşlarımızı, ancak siz başkalarının gözyaşları aksın ve siyaset yapalım diye bekliyorsunuz. Meclis’te olsun olmasın, sağ ya da sol görüşlü, iktidar partisinden Meclis dışı muhalefetine, çoğunuz aynısınız.

“DÜN ADİL YARGILAMA İNANCIMIZ İYİCE BİTMİŞTİR”

“Ben Sami Elvan, dün yaşananları ilk olarak sosyal medyadan öğrendim ve yıkıldım. Eşim, ben, ailem yıkıldık. Nasıl olabilir böyle bir şey dedik! (…) O odada kimse zarar görmesin diye elimden geleni yapmaya çalıştım. Savcı beyin ve o gençlerin kılına zarar gelmesin diye çok gayret ettim. Dün 1 değil, 2 değil, tam 3 kez daha Berkin’in acısını yaşadım o odada yaşananlarla. Gezi davaları ortada. Öldürülen ve sakat kalan kardeşlerimizin açılmayan, sürüncemeye bırakılan davaları ortada. Dün itibarıyla bizim davamızın adil bir yargılama ile sürdürüleceğine olan inancımız iyice bitmiştir.”

“UMURUMUZDA DEĞİL NE DEDİĞİNİZ

“Şimdi savcı Mehmet Kiraz’ın ailesine başsağlığı diliyoruz ve biliyoruz ki küfreden, hainsiniz diyen, helal olsun diyen bir dolu insan çıkacak. Umurumuzda değil ne dediğiniz. … Cumhurbaşkanı’ndan sivil toplum kuruluşuna, medyasından sokağına, siyasetleriniz, politikalarınız, çıkarlarınız, hesaplarınız artık bizden uzak olsun. Çocuğumuzu bize geri getirebilen var mı? Varsa öyle birisi o çıksın ve konuşsun ne derse, ne isterse yapmaya hazırız. Yok değil mi?

Susun artık. Berkin öldü. Biz her gün yeniden yeniden öldük.

“BİZ YOKUZ ARTIK

“Biz yokuz artık. Eğer dava açılırsa ve yargılama yapılırsa, dosyamızı aile olarak sadece kendimiz takip edeceğiz. Hiçbir avukata ve hukuki desteğe ihtiyacımız yok. Bu bir tepki değil. Bu hukukla aramızda artık kimse olmasın diye… Kimse bizim acımızı tam anlamıyor, kaldı ki nasıl anlatacaklar bunu mahkemeye… Biz bugüne kadar olduğu gibi orada olacağız ve davamızı takip edeceğiz.  Sadece daha önce evladını kaybetmiş anne, babalar, aileler bizimle birlikte katılmak isterlerse davaya onları kabul edeceğiz. Sonuçta hiçbir şey çocuğumuzu geri getirmeyecek. Tek çabamız başka çocuklar ölmesin, başka analar ağlamasın diye sürecek. Bugüne kadar yüzlerce insan Berkin için gözaltına alındı, soruşturma yaşadı, tutuklandı, okuldan ve işten atıldı, yaralandı. Yeter artık. Kimse zarar görmesin. Görüşü, inancı, konumu, kim olduğu önemli değil. İnsan olan kimse artık zarar görmesin.

Ben Gülsüm Elvan, ben Sami Elvan…

Bundan sonra da kimsenin burnu kanamasın, analar ağlamasın diye elimizden geleni yapacağız. Evladını, eşini, babasını, annesini kaybetmiş ailelerle yan yana olacağız. Kan akmasın, silahlar sussun, barış ve adalet olsun, çocuklar öldürülmesin diye hayatımızın sonuna kadar mücadele edeceğiz.

Bugüne kadar hiçbir çıkar gözetmeden bize destek olan tüm dostlarımıza teşekkür ediyoruz. Bugün Abdullah Cömert’in ailesinin yanında Balıkesir’de olamadık üzgünüz. Bugünden sonra sosyal medya hesaplarımızı kullanmayacağız. Bu açıklama son mesajımızdır.”

Elvan ailesinin bu son mesajı, kıymeti kendinden menkul sahte solcuların kibirli bir şekilde küçümseyeceği “örgütsüz bireyin duygusal tepkisi” ya da “isyanı” değildir. Bu satırlar, hem bir bütün olarak burjuva siyaset ve yargı kurumuna hem de ona hizmet eden küçük-burjuva soluna yönelik çarpıcı bir suç duyurusudur. Bu satırlar, Stalinistinden post-Stalinistine, gerillacısından pasifistine kadar bütün sahte solun on yıllardır uyguladığı politikaların geniş emekçi kitleler içinde yaratmış olduğu hayal kırıklıklarının ve öfkenin, Berkin Elvan’ın anne-babasının ağzından dile getirilmesidir.

Türkiye, egemen sınıfın, polis devletini inşa ve Ortadoğu’daki yağmadan pay kapma amacıyla, içeride ya da dışarıda her türlü provokasyona hazır olduğu bir sürecin içinde. Bu ortamda, derin bir ekonomik kriz içinde köşeye sıkışmış durumda olan AKP iktidarının, seçimlerin de yaklaşmasıyla en fazla ihtiyaç duyduğu şey, emekçilerin dikkatini gerçek sorunlardan uzaklaştıracak ve polis devleti yönelimine kitlesel destek sağlayacak bireysel terör eylemleridir.

Suriye’de ya da başka bir yerde gerçekleştirilecek olası “dış” provokasyonların da eşlik edebileceği bu süreç, işçi sınıfı sosyalistlerinin ideolojik ve siyasi bağımsızlıklarını her zamankinden daha titiz biçimde korumasını; enternasyonalist sosyalist bir işçi sınıfı partisinin inşasını kararlılıkla sürdürmesini gerektiriyor.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir