Amerikan emperyalizminin krizinde belirleyici bir dönüm noktası

Dün [31 mart], ülkelerin, Çin destekli Asya Altyapı Yatırım Bankası’nın (AIIB) kurucu üyesi olarak kayıt olmaları için son gündü. Bu, ABD emperyalizminin küresel dış politikası ve stratejik hedefleri için önemli bir yenilginin işareti olarak tarihe geçecektir.

Washington’dan gelen hararetli muhalefete karşı, şu anda, 40’tan fazla ülke AIIB’nin parçası olmak istediğini belirtmiş durumda. Norveç, Danimarka ve Hollanda’nın yanı sıra, Britanya, Fransa ve Almanya’nın dahil olduğu başlıca Avrupalı güçler sürece katıldı. Çin’i başlıca ticari ortakları olarak sayan, neredeyse tüm Güneydoğu Asya ülkeleri de kayıt oldu. Tayvan ile birlikte Hindistan da imzacılar arasında.

ABD’ye yönelik en önemli darbe, onun, katılma kararını 12 Mart’ta duyurmuş olan Avrupa’daki başlıca müttefiki Britanya tarafından vuruldu. Bu, ABD’nin Asya-Pasifik’teki en önemli iki müttefiki Avustralya ve Güney Kore dahil, diğerlerinin önünü açtı. Japonya’nın da, muhtemelen, en erken Haziran’da katılmayı değerlendirdiği bildiriliyor.

ABD’nin yenilgisinin ve geniş kapsamlı sonuçlarının tam önemi, en açık şekilde, tarihsel bir perspektiften bakıldığında ortaya çıkmaktadır.

Obama yönetiminin yeni bankaya yönelik başlıca itirazlarından biri, onun Uluslararası Para Fonu’nun ve Dünya Bankası’nın altını oyacağıydı. 1920’lerin ve 1930’ların tahribatı ve onun doğurduğu savaşların ve devrimci mücadelelerin ardından dünya kapitalizminin yeniden inşasında merkezi rol oynayan bu kurumlar, 1944’teki Bretton Woods Anlaşması ile birlikte, II. Dünya Savaşı’ndan sonra ABD tarafından kurulan küresel ekonomik düzenin başlıca sütunlarını oluşturdular.

Bu iki kurum, savaştan zarar gören Avrupa’yı istikrara kavuşturmayı amaçlayan Marshall Planı ile birlikte, elbette, Amerikan emperyalizminin ekonomik ve stratejik yararına faaliyet gösteriyordu.

Amerika, savaş sonrası düzenden devasa kazançlar elde ederken, bu, dar kapsamlı tasarlanmamıştı. Egemen siyasi ve ekonomik çevrelerde, eğer Amerikan kapitalizmi yaşayacaksa, diğer kapitalist güçlerin, özellikle de sert ve kanlı bir savaş vermiş olduğu devletlerin büyümesini ve genişlemesini sağlama almak için, elindeki muazzam kaynakları kullanmak zorunda olacağı konusunda bir kabul vardı.

Savaş sonrası yeniden yapılanma, Almanya’nın büyümesini mümkün kıldı ve onu, bir kez daha Avrupa’nın endüstriyel güç merkezine dönüştürdü. Aynı zamanda, para biriminin değer kazanması konusunda Japonya’ya verilen ödünler (bir dolar 360 yene sabitlenmişti), ihracat pazarlarını onun sanayisine açtı. Kore Savaşı sırasında kamyonları ve diğer askeri donanımları Japonya’da üretme kararı, ABD’de geliştirilmiş olan ileri üretim teknolojilerini bünyesinde toplayıp geliştiren Japonya’nın otomobil sanayisinin gelişiminin temellerini attı.

Amerika Birleşik Devletlerinin sanayi ve ekonomik kapasitesi, Kore Savaşı durumunda olduğu gibi gerici biçimler aldığında dahi, savaş sonrası ekonomik büyümeyi, küresel kapitalist genişlemenin (savaş sonrası büyük ekonomik büyüme) yeni bir aşamasına olanak sağlamak için kullanıldı.

Bugünkü durumla nasıl bir karşıtlık! Amerikan kapitalizmi, artık, dünyanın, bir bütün olarak kapitalist ekonominin büyümesini sağlayan sanayi güç merkezi değil. Aksine, o, yeni servetin üretimiyle değil ama başka yerde üretilmiş servete el koymayla ilgilenen gözü doymaz bankaları, yatırım kuruluşları ve serbest yatırım fonları, sıklıkla suç ya da yarı suç oluşturan operasyonlar aracılığıyla karlı fırsatlar peşinde dünyayı tararken, baş küresel asalak işlevini görmektedir.

1930’ların kısıtlamalarının ve komşuya zarar verme politikalarının bir felaket üretmiş olduğunun farkında olan ABD, savaşın hemen sonrasındaki dönemde serbest ticaretin savunucusuydu. Washington, bugün,  Pasifik Ötesi Ortaklığı ve Avrupa ile bağlantılı olarak hazırlanmakta olan benzeri düzenlemeler gibi önlemler yoluyla, ABD şirketlerinin tekel konumunu korumayı amaçlayan dışlayıcı anlaşmalar yapmaya çalışıyor. Obama, Amerika’nın 21. yüzyıldaki ticaretin ve yatırımın küresel kurallarını yazması gerektiğini belirtmişti.

Savaş sonrası dönemdeki Amerikan etkisi, dolaysız ekonomik alana hapsolmamıştı. Tüm çelişkili özelliklerine rağmen, Amerika toplumu, ekonomik yıkımla birlikte, onlarca yıllık savaştan, faşizmden ve askeri egemenlik biçimlerinden zarar görmüş olan tüm dünyaya sunacak bir şeylere sahip görünüyordu.

Bir kez daha, mevcut durum ile olan çelişki daha keskin olamazdı. Bir zamanlar dünyanın geri kalanına bir yol gösterici olarak görülen Amerikan demokrasisi, önceki durumunun, artık mali sektör ve şirket seçkinlerinin diktatörlüğünü gizleyemeyen solmuş bir karikatürüdür.

Toplumsal koşullar, yoksunluk ve özellikle polisin her gün işlediği cinayetlere yansıyan devlet şiddeti eliyle karakterize edilmektedir. Amerika, dünyanın en yüksek tutuklu ve mahkum oranına sahip ve bir zamanlar Amerikan sanayisinin merkezi olan, en yüksek ücretlerin verildiği Detroit’te, su kesintileri uygulanıyor. ABD hükümeti, kendi halkına ve dünyadaki diğer halklara işkence, kaçırma, suikast ve kitlesel gözetleme uygulamaktadır. Ülke, suçlarından sorumlu tutulamayan suçlular tarafından yönetiliyor.

Amerikan egemen sınıfı, Sovyetler Birliği’nin 1991’de dağılmasının ve küresel rakibinin sahneden çekilmesinin hemen ardından, ekonomik konumu ciddi bir şekilde zayıflamışken (1987’deki borsa çöküşü, yaşanacak şeylerin habercisiydi), Amerikan hegemonyasının buna rağmen askeri araçlarla sürdürülebileceği düşüncesine kapıldı.

Ancak Frederick Engels’in, daha önce, “zor teorisi”nin bir diğer savunucunu çürütürken açıklamış olduğu gibi, ekonomik gelişmelere (sanayinin, kredinin ve ticaretin ilerlemesi) ve onların yol açtığı çelişkilere “Krupp silahları ve Mavzer tüfekleri” ile “son verilebileceği” düşüncesi bir hayaldi.

Amerikan dış politikasının, istilalar ve yalanlar üzerine kurulu rejim değişikliği operasyonları ile birleştirilmiş, Cruise füzelerinin ve insansız hava araçlarının kullanımına dayalı son 25 yılı, birbiri ardına felaketlere yol açtı.

Şimdi, irili ufaklı diğer kapitalist güçler kendilerini Amerikan yıkıcı gücüne bağlamanın felakete giden en emin yol olduğu sonucuna varmaya başlarken, ABD ektiklerini biçiyor. Onların AIIB’ye katılma kararlarının tarihsel anlamı budur.

Amerikan emperyalizmi nasıl bir tepki gösterecek? Dünyayı bir kez daha savaşa sürükleme tehlikesi yaratan askeri provokasyonlarını arttırarak.

Lev Troçki, Amerikan emperyalizminin 1920’lerin sonundaki yükselişinden söz ederken, onun hegemonyasının, kriz döneminde, “büyüme döneminde olduğundan çok daha açık ve kıyasıya bir şekilde” işleyeceğini ve kendisini kriz döneminin zorluklarından ve dertlerinden, rakipleri zararına, gerekirse savaş yoluyla kurtarmaya kalkışacağını belirtmişti.

Bununla birlikte, Amerikan emperyalizminin ekonomik gerilemesinin, bir başka ve son tahlilde belirleyici, dünün olayları eliyle güçlü bir şekilde damgalanmış bir yanı var.

Amerikan işçi sınıfının kafası, onlarca yıldır, sürekli yükselen bir güç (Amerika’nın “en güzel günleri” her zaman ileride) düşüncesiyle karıştırılmıştı. Gerçeklik, şimdi, her zamankinden güçlü bir şekilde kavranıyor.

Yaşananlar, geçmişin yanılgılarını paramparça ediyor ve bu yaşananlar, uluslararası işçi sınıfının dünya sosyalist devrimi uğruna mücadelede birleşmesinin koşullarını oluştururken, Amerikan işçi sınıfını devrimci mücadele yoluna sürükleyecektir.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir