Cumhurbaşkanı‘nın Erivan Ziyareti

Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, Türkiye ile Ermenistan ulusal futbol takımlarının karşılaşmasından yararlanarak, Ermenistan Devlet Başkanı Sarkisyan ile bir görüşme yaptı. Hükümet bu ziyareti, “yeni bir dönemin başlangıcı“ olarak görmek isterken, başını CHP ile MHP’nin çektiği burjuva muhalefet, onu, Ermenistan’ın Türkiye-Ermenistan sınırını tanımadığı, Karabağ’ı işgal altında tuttuğu gibi gerekçelerle sert şekilde eleştirdi. Öyle ki, örneğin, Baykal’ın CHP genel başkanı, CHP’nin de Türkiye’deki ana muhalefet partisi olduğunu bilmeyen biri, onu bir Azeri politikacısı sanabilirdi.

İşin iç politik yansımalarını bir yana bırakırsak, ilk olarak, Kafkasya’daki gelişmeler açısından büyük önem taşıyan Erivan ziyaretinin, hiç de Türkiye’nin inisiyatifiyle atılmış bir adım gibi görünmediğini tespit etmek gerekiyor. Unutmayalım ki davet, bölgede Moskova’ya yakın bir politika izleyen Sarkisyan tarafından geldi, ABD ve AB ile görüşüldükten sonra- kabul edildi. Sarkisyan yönetimi, bu adımı atarken, elbette, hem iç hem de dış politik hesaplar yaptı. Onun iç politik hesapları, ABD ve AB’ye –dolayısıyla Türkiye’ye- yakın duran Petrosyan önderliğindeki muhalefete ilişkindir. Sarkisyan‘ın dış politika alanındaki amacı ise, öncelikle, ülkesinin Kafkasya’daki yalıtılmışlığını ortadan kaldırmak, bölge ülkeleriyle ekonomik ve siyasi ilişkilerini geliştirmektir. Artacak olan ticari ilişkilerle birlikte, Ermeni halkının yoksulluğunu ve yoksunluğunu kısmen de olsa azaltacak olan bu adım, doğrudan iç politikayı da etkileyecek; Sarkisyan yönetimini güçlendirecektir.

Türkiye açısından bakıldığında, Erivan ziyaretinin ardında asıl olarak dış politik etmenlerin ağır bastığını söylemek çok daha kolaylaşıyor. Yalnızca iç siyasi etmenler açısından bakarsak, “Müslüman-Türk“ muhafazakar bir taban üzerinde yükselen Cumhurbaşkanı Gül‘ün ve hükümetin, Sarkisyan’ın davetini reddetmesi, Erivan’a gitmekten çok daha uygun olurdu (hatta, “ulusalcı-laik“ muhalefet bile onu alkışlardı). Ancak böyle olmadı ve ziyaret –muhalefet partilerinin sert açıklamalarıyla sınırlı tepkiler eşliğinde- gerçekleşti.

Tarafların hesabı ne olursa olsun, henüz –hazırlık düzeyindeki- ilk adımı atılmış olan Türkiye-Ermenistan yakınlaşmasının dış politikadaki sonuçlarından biri ise, Türkiye’nin önerdiği “ Kafkasya İstikrar ve İşbirliği Platformu“nda Rusya’ya yakın bir yönetimin yer alması olacak. Ancak iki devlet arasındaki bu olası yakınlaşma, aynı zamanda, ABD ve AB’nin Türkiye dolayımıyla Ermenistan üzerindeki etkisinin artmasını da sağlayacaktır –ki ABD ve AB, ziyarete ilişkin açıklamalarında, memnuniyetini açıkça ifade ettiler. Öyle görülüyor ki ABD ve AB, Ermenistan üzerinden Batı’ya gidecek, Tiflis’e alternatif bir boru hattı açmak istiyorlar.

Aklı başı yerinde hiç kimsenin, Türkiye ile Ermenistan arasındaki ilişkilerin “normal“leştirilmesine, iki ülke arasında 1993’te kapatılan sınırın yeniden açılmasına ve iki ülke insanlarının rahat biçimde birbirlerini ziyaret edebilmesine olanak sağlayacak adımların atılmasına karşı çıkması söz konusu olmaz. Bu anlamda, Gül’ün ziyareti, asıl amaç farklı da olsa, ister istemez, iki halkı yakınlaştıracak sonuçlara da yol açacağı için olumludur.

Ancak, bu “olumlu“luk, sermayenin, Kafkaslar’da her iki halkı da içine alacak emperyalist kapışmalara hazırlık anlamına gelen politikalarını teşhir etme gereğini ortadan kaldıracak pembe hayallere yol açmamalı. Sermayenin iki ülke halkları arasında yarattığı uçurum, yine onun gereksinimleri doğrultusunda atılan adımlarla kapanamaz.

Türkiye ve Ermenistan ulusal futbol takımlarının maç yaptığı stadın tribünlerinde “‘sınır‘sız kardeşlik zamanı“ pankartı açan bir grup genç, olması gerekeni yalın biçimde özetlemişti. Buna, bütün halkların gerçek özlemi olan sınırsız bir dünyanın yalnızca sınıfların ve sömürünün ortadan kaldırılmasıyla mümkün olacağını; bunu da işçi sınıfından başka hiç bir toplumsal gücün gerçekleştiremeyeceğini eklemek gerekiyor.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir