Çin’in ekonomik yavaşlamasının küresel önemi

Çin’in, ülke ekonomisinde 2008-2009 küresel mali krizinden bu yana gerçekleşen en yavaş hızda büyümeyi gören en son gayri safi yurtiçi hasıla rakamlarının önemi, bizzat sayılardan çok, bir bütün olarak küresel ekonomi için ifade ettikleri anlamda yatmaktadır. Bu rakamlar, Çin’in borçla sağlanmış büyümesinin, bir bütün olarak dünya ekonomisindeki büyümeyi sürmeye yardım edecek şekilde, sözde yükselen ekonomiler ve emtia ihraç eden ülkeler için büyüyen piyasalar sağladığı bir dönemin sonuna işaret etmektedir.

Bu büyük değişim, daha şimdiden, Brezilya’da derinleşen bir durgunluğa, Kanada’da daralmaya (ki bu Harper hükümetinin iktidarı kaybetmesinde önemli bir etkendir), Avustralya’daki madencilik sektörü patlamasının sona ermesine ve Çin’in büyümesine bağımlı yükselen piyasalar için bir büyüme krizine yol açmış durumda. Ancak bunlar, yaşanacak olanların yalnızca ilk göstergeleridir.

Çin’in küresel büyüme için yeni bir kalıcı platform sağlayabileceği düşüncesi, her zaman bir kurguydu. Ama o, Çin yönetiminin mali krize tepkisi olarak gelişen krediye dayalı teşvik eliyle, bir dönem için sürdürüldü.  500 milyar dolarlık teşvik paketinden daha da önemli olan, mali muslukların açılması kararıydı. Çin kredisinin, tüm ABD mali sistemine eşdeğer bir miktarda genişlediği tahmin ediliyor.

Çin hükümeti, bir anlamda, diğer hükümetlerin ve mali yetkililerin, mali sisteme trilyonlarca dolar pompaladığı, sıfıra yakın faiz oranı ve parasal genişleme politikalarıyla girdikleri yolu izlemişti. Fakat Çin versiyonu, büyük kapitalist merkezlerden önemli bir açıdan farklıydı.

Kredi, mali sektörde spekülasyonu körüklemek yerine, başka bir tür spekülasyon için; tamamen yeni kentlerin ve altyapı tesislerinin inşası ve onlara tedarik edilen büyük sanayi kuruluşlarının uyumlu genişlemesi için kullanıldı.

2011-2013 arasındaki üç yıl içinde (krediye dayanan hızlı büyümenin doruğunda), Çin ekonomisinin, ABD’nin bütün bir 20. yüzyılda kullanmış olduğundan daha fazla çimento kullandığı tahmin ediliyor. Washington Post’ta yayımlanan bir makaleye göre, Çin, söz konusu üç yılda 6,4 milyar ton çimento tüketirken, Amerika’nın 20. yüzyıldaki tüketimi 4,4 milyar tondu.

Krediye dayalı bu büyüme dönemi, artık son bulmuştur. Bunun hem küresel ekonomi hem de Çin ve uluslararası işçi sınıfı için sonuçları, yalnızca, Çin’deki ekonomik gelişmelerin küresel ve tarihsel bağlamlarına yerleştirilmesiyle kavranabilir.

Çin’de kapitalizmin restorasyonu, piyasa mekanizmalarının her zamankinden daha açık benimsenmesiyle, 1978’de başlamıştı. Ama bu, sadece on yıllık bir süre içinde, Mayıs-Haziran 1989’daki Tiananmen protesto hareketinde patlak veren keskin toplumsal gerilimlere yol açtı.

Rejim için öğrenci hareketi temel sorun değildi. Onun her şeyden çok korktuğu şey, işçi sınıfının, öğrenci hareketinin arkasından beliren ve ezilmemesi durumunda hızla kendi bağımsız talepleriyle ortaya çıkabilecek büyüyen kabarışıydı. Pekin’in merkezinin çok ötesine yayılan ve tüm bağımsız işçi sınıfı örgütlenmelerini bastırmayı hedefleyen kanlı baskının kaynağı buydu. Ancak Tiananmen hareketinin bastırılması, sahneye konmuş olan çelişkilerin ortadan kalkmış olduğu anlamına gelmiyordu ve baskıyı izleyen üç yıl boyunca, rejimin üst kademelerinde, iktidarı elde tutmak için izlenmesi gereken ekonomik ve siyasi rota üzerine bir iç çatışma yaşandı.

Sovyetler Birliği’nin 1991 sonunda dağılması, küresel kapitalizmle her zamankinden daha yakın bir bütünleşmeye doğru bir dönüş yapılmaması durumunda Pekin rejiminin Moskova ile aynı yolda gideceğinde ısrar eden sözde “ulu önder” Deng Xiaoping ile birlikte, yazgıyı belirledi.

Deng’in 1992 başındaki “güney turu”nda açıklanan yeni yönelimi, yabancı yatırımı özel bölgelerle sınırlamak yerine, tüm ülkenin giderek artan bir şekilde küresel şirketlerin yatırımına açılması gerektiği anlayışına dayanıyordu.

Çin ekonomisi, Batı’daki büyük şirketlerin, kar oranları üzerindeki aşağı yönlü baskının üstesinden gelmek amacıyla üretimi ucuz emek bölgelerine yönlendirmesiyle aynı zamana rastlayacak şekilde, ihracata dayalı bir büyüme yaşadı. Bu, Çin’in, sonrasında, giderek Asya’nın imalat merkezi haline geldiği 1997-98 Asya mali krizi eliyle hızlandırıldı.

Tayvan ve Japonya önemli yatırım sermayesi sağlarken, Güney Doğu Asya ekonomileri, Çin’deki nihai ürün için tamamlayıcı parçalar üretimine yöneldiler. İhracatın artması, Çin’in 2011’de Dünya Ticaret Örgütü’ne katılmasının ardından daha da ilerledi.

Bununla birlikte, Pekin rejiminin eylemlerini belirleyen, yalnızca ekonomik kaygılar değildi. Siyaset, daha küçük bir rol oynamadı. Ülkeyi sosyalizme götürdüğü savından türetilen önceki meşruluk iddialarını uzun süre önce yitirmiş ve toplumsal eşitliği desteklemekten vazgeçmiş olan Çin Komünist Partisi (ÇKP), kendi yönetiminin ekonomik genişleme sağladığını ileri sürüyordu. Rejim, her zamankinden daha açık bir şekilde milliyetçiliğe başvurarak iktidarını korumaya çalıştı –yani [ÇKP’ye göre] kendisi, Çin’in yükselişini yönetiyor ve onu küresel düzende hak etmiş olduğu yere ulaştırıyordu.

Pekin rejiminin yanılsamalarıyla birlikte, uluslararası benzerlerinin yanılsamaları da arttı. 21. yüzyılın ilk on yılının ortalarında, yeni bir ekonomik paradigma oluşturulmuş gibi görünüyordu. ABD’deki genişleyici para politikaları, başlıca küresel ulus-ötesi şirketler tarafından Çin’de üretilmiş malların ana piyasaları haline gelen ABD’de ve Avrupa’da bir tüketim patlamasını körüklemeye yardımcı oldu. Bu süreç eliyle yaratılan ihracat fazlaları, Çin hükümeti tarafından ABD hazinesine yatırıldı, böylece faiz oranlarının kontrol altında tutulmasına yardımcı oldu.

Görünüşte, verimli bir döngü oluşturulmuştu. ABD, Çin’den yaptığı ithalatın bir sonucu olarak büyük ticaret açıkları verirken, bu açıklar Çin’in ticaret fazlalarından finanse ediliyordu.

Kapitalist kar sisteminin çelişkilerini kavramak şöyle dursun, burunlarının ötesini görmeyen dar görüşlü burjuva ekonomistlerinin tamamına göre, bu, yeni bir kapitalist genişleme çağının doğuşu anlamına geliyordu. 1944’te gerçekleştirilen ve savaş sonrası kapitalist canlanmanın çok önemli bir temelini oluşturan uluslararası parasal düzenlemelere bir gönderme yapacak şekilde, yeni bir Bretton Woods’dan bile söz ediliyordu. Uluslararası Para Fonu, 2006’da, dünya ekonomik büyümesinin, 1970’lerin başındaki savaş sonrası canlanmanın son yıllarından beri yaşanan en yüksek büyüme olduğunu, sevinçle bildiriyordu.

Bu sevinç kısa ömürlü oldu. 2007 yılına gelindiğinde, büyük kapitalist ülkelerdeki genişleyici para politikalarının merkezindeki içsel çürüme, giderek daha görünür hale geliyordu. Bu çürüme, Eylül 2008’de, yatırım bankası Lehman Brothers’ın çökmesi ve tüm küresel mali sistemin neredeyse iflasıyla birlikte yüzeye doğru patladı.

2008’in son aylarında ve 2009’un başında 23 milyon işçi işini kaybederken, mali kriz Çin’deki ihracata dayalı büyümeyi ürpertici bir durma noktasına getirdi.

Bunun siyasi istikrar için işaret ettiği şeyden korkan rejim, teşvik programını ve kredi genişlemesini başlattı. Bununla birlikte, bu özünde ulusal temelli olan programın çıkış yolu olmadığı kanıtlandı. Bu program, büyük kapitalist ekonomilerdeki bir ekonomik gerilemenin ardından bir toparlanmanın gerçekleşeceği ve [bunun] Çin’in büyümesini yeniden canlandıracağı varsayımına dayandırılmıştı. Bu olmadı. Aksine, küresel ekonomi, durgunluk eğilimlerine her zamankinden daha derin bir şekilde saplandı. Bu, Çin’de, teşvik sisteminin sürdürülmesinin bir mali krize yol açacağını netleştiren artan sorunlara yol açtı.

2013’ün sonunda devlet başkanlığına gelen Xi Jinping ile birlikte yeni bir yönelim başlatıldı. Bununla, ekonomiyi, iç tüketimin genişlemesi ve hizmet sektörlerinin, özellikle de finansa dayalı sektörlerin yükselişi yoluyla, yatırıma ve inşaata önceki bağımlılıktan kurtarmak hedefleniyordu. Bir kez daha, siyasi kaygılar bir rol oynadı. Yönetim, bu yolla, orta sınıfın daha varlıklı kesimleri arasında kendisine toplumsal ve siyasi bir taban yaratabilmeyi umuyordu. Ancak Temmuz ve Ağustos aylarındaki borsa krizi, bu perspektife büyük bir darbe indirdi.

Yeni ekonomik yönelim, küresel kapitalist sistemin çelişkilerini önlemek şöyle dursun, Çin ekonomisi için önceki politikalardan daha fazla ileriye giden bir yol sağlamayacaktır. Gerçekte, Çin, dünya ekonomisini canlandırmak bir yana, onunla birlikte aşağı sürüklenme olasılığıyla karşı karşıyadır.

Xi, Britanya’ya yapacağı resmi ziyaretinin öngününde, Reuters ile bir yazılı röportajında şunları itiraf etti: “Uluslararası piyasalarla yakın bir şekilde bağlantılı bir ekonomi olarak Çin, küresel ekonominin sönük performansından bağışık kalamaz. Çin ekonomisi hakkında endişelerimiz var ve biz onların üzerine gitmek için tüm yolları deniyoruz. Tüm ülkeleri, özellikle de gelişmekte olanları etkileyen durgun dünya ekonomisi hakkında da endişeleniyoruz.”

Küresel ekonomi, herhangi bir düzelme bir yana, küresel mali krizin “üçüncü dalga”sı olarak adlandırılan şeyle karşı karşıya. Bu kriz, Çin’den çıkan artan durgunluk ve deflasyonist basınçlar ile onun ilk iki “dalga”nın (ABD mali sistemindeki kriz ve durgunluk ile 2012’de avro bölgesini vuran mali kriz) ardından gelişmekte olan piyasalar üzerindeki etkisi biçimini alıyor.

Bu, gelişmiş kapitalist ekonomilerdeki, Çin’deki ve sözde gelişmekte olan ekonomilernişçi sınıfının, yalnızca uluslararası sosyalist bir program temelinde ilerletilebilecek olan büyük sınıfsal ve toplumsal çatışmalara gireceği anlamına gelmektedir.

23 Ekim 2015

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir