Çin Nereye?

Mao’nun ölümüne kadar, Çin’in sosyo-ekonomik yapısında, 1949 devrimi sonrasında kurulan devletin temellerinin atılmasını sağlayan önlemlerden hiçbirine dokunulmamıştı. Mao’nun ölümünden sonra, Kültür Devrimi döneminde Mao’nun karşısında yer almış olan Deng Xiaoping önderliğinde, piyasa ekonomisine geçişin ilk adımları atılmaya başlandı. Deng Çin ekonomisini dünya pazarına açtı. Büyük özelleştirme programları başlatıldı. 1979 yılında toplanan 3. Plenum’da alınan tarihi kararlara göre; Çin “sosyalist piyasa ekonomisi” olarak ifade edilen “yeni bir ekonomik düzene” geçiyordu. Deng’e göre; “Çin’de ekonomik büyüme sağlandığı sürece, ne piyasa ne de özel mülkiyet sosyalist inşasının önünde bir engel değildi”. Deng’in öncülük ettiği bu “değişim”, Çin’in büyük ölçüde kamu mülkiyeti ve planlamaya dayanan ekonomisinden vazgeçilerek, 90’lı yılların dünya konjonktürü ile birlikte, topyekûn bir kapitalistleşme seferberliğine dönüştü. Çin ekonomisi dünya kapitalist ekonomisinin bir parçası haline geldi, dış dünya ile (emperyalizm ile olan) ilişkilere getirilen kolaylıklar ve ülkenin 2001’de Dünya Ticaret Örgütü’ne katılması ile piyasa ekonomisine geçiş süreci “doruk noktasına” ulaştı. Tüm bu süreç boyunca, tarım kesiminde yoksul Çin köylüsünün devrim sonrası gurur kaynağı “halk komünleri” tasfiye edildi, aile işletmeciliğine dayanan tarım ortadan kaldırıldı, köylüler yoksullaştırıldı, işçi ücretleri düşürüldü; sanayi alanında kamu sektörü, özelleştirilmeler ve yerli ve yabancı özel sermaye ile yapılan ortak yatırımlar yoluyla talan edildi. Tüm bunlar 1979’da uygulamaya konulan reformların doğal bir sonucuydu. Bu yazıda, bu sürecin ortaya çıkışını, gelişimini ve ulaştığı sonuçları inceleyemeye çalışacağız.

Yeni kapitalist sınıfın oluşumu ve sonuçları

Bugün Çin’e akan yabancı yatırım sermayesi 50-60 milyar dolar gibi rekor bir düzeye ulaşmış durumda. Çin birçok çokuluslu şirket için Amerika’dan daha cazip bir pazar olma özelliğine sahip. Çin’de yeni kapitalist sınıf tüm bu gelişmelerin içinde doğdu. Bu yeni kapitalist sınıf, büyük ölçüde bürokrasinin kendi içinden unsurların, yolsuzluklar, kamu işletmelerinin yağmalanması ve işçi ve köylülerin sistematik sömürüsü yoluyla oluşturulan “ilk sermaye birikimi” yöntemleriyle oluşturuldu. Çin’de yaşanan dünya kapitalist sistemine eklemlenme süreci, yıkılan diğer bürokratik diktatörlüklerden farklı olarak, bu yeni kapitalist sınıfın, ülkenin sınırları dışında kalan bir başka kapitalist sınıfla kurulan yakın siyasi-ekonomik ilişkiler içinde gelişmesini tamamladı. Hong Kong, Tayvan ve Makao’nun kapitalistleri, Çin’de serbest piyasa ekonomisinin kurulması, yerleşmesi ve dünya ekonomisi ile bütünleşmede önemli roller oynadılar. Çin’e yerli ve yabancı sermaye akışının çok önemli bir bölümü bu üç ülkeden elde edildi. Özellikle eski İngiliz sömürgesi (Dünyanın en önemli finans merkezlerinden biri) olan Hong Kong’un, ÇKP’nin “Tek devlet, iki sistem” şiarı ile “Anavatan”la birleşmesi sonrasında, Çin’in dünya kapitalist sistemine entegrasyon süreci daha da hızlandı.

Çin’de yeni bir Kapitalist sınıfın ortaya çıkmasına paralel olarak emek gücü de bir meta haline geliyor. Geçmişte kamu işletmelerince istihdam edilmekte olan ve anayasal olarak fiili bir iş güvencesinin koruması altında olan on milyonlarca işçi işinden atılıyor. Bu işçiler gittikçe büyüyen işsizler ordusunun saflarına katılıyor. Bugün Çin’i yakından takip eden uzmanlar, kentsel işsizliğin en az %10’a, kırsal işsizliğin ise 150 milyona ulaştığını söylüyor. 1980 öncesi “Halk komünlerinde” güvenceli bir hayat yaşamakta olan köylüler, yoksullaşma ve işsizlik sonucu kırlardan kentlere akarak, kapitalistler için ucuz işgücü cennetleri yaratıyor. Bu süreç, Batı Avrupa’da kapitalizmin ilk ortaya çıkmaya başladığı tarihsel dönemin, ağır sömürü koşulları ile büyük bir benzerlik gösteriyor. Çin’de bugün yaşananlar, Engels’in bundan 160 yıl önce kaleme almış olduğu “İngiltere’de Emekçi Sınıfların Durumu” adlı ünlü eserindeki sefalet tablosunu hatırlatıyor. Çin’de resmi rakamlara göre 900 milyon köylü olduğu söylenmesine rağmen, bu rakamın üçte birinin kentlileştiği ve en az 100 milyonunun “göçmen işçi” konumuna geldiği biliniyor. Kırsal alandaki derin yoksulluk, Çinli köylülerini kaçınılmaz bir biçimde kentlere ucuz işgücü olarak akmak zorunda bırakıyor. Marx’ın Kapital’de “sermayenin tarih öncesi” ve “kapitalist üretim biçiminin başlangıç noktası” olarak tanımladığı “ilk birikim” sürecinde, toprağından ve diğer üretim araçlarından zorla koparılan, mülksüzleştirilen Çin’li köylüler ya kırlarda gelişen kapitalist tarım işletmelerine, ya da kentlerde kurulan fabrikalarda işçi olarak çalışmak zorunda bırakılıyor. Çin’de köylülerin proleterleşmesi rızaya dayalı bir şekilde olmuyor. Tersine, topraklarına ve diğer üretim araçlarına el konmasına karşı koyan geniş köylü kesimlerinin direnişi, devletin uyguladığı şiddet sayesinde bastırılıyor (üretim sürecinden zorla koparılmak anlamında) ve böylece kentlerin ihtiyaç duyduğu ucuz emekgücü ordusu yaratılıyor. Çin’de Kırsal kapitalizmin gelişmesi ve kırsal komünlerin çözülmesi, kırdan kente akan çok büyük bir kitle yaratıyor. Buna ek olarak, devlet sektörünün serbestleştirilmesi ve bu sektördeki işgücü ilişkilerinin dönüştürülmesi şehirlerde giderek büyüyen bir yedek işgücü ordusununda temellerini atıyor. Çin’de kapitalist ilişkilerin gelişimi, her kesimden insanı geçmişte devletin yarattığı koruyucu yapıların çökmesi ile birlikte işgücü sürecine çekiyor. Bu durum Çin’i dünyanın “en büyük fabrikasına” dönüştürüyor.

Çin’de toplam işgücü 1978’de 518 milyondan, 2004 yılında yaklaşık 770 milyona çıkmış durumda. Büyüyen işgücünün direngen, yeterince güçlü ve örgütlü olmamasından dolayı, gelişen kapitalist sınıf ve onunla stratejik işbirliğine giden yabancı sermaye, işgücünü devletinde baskısıyla çok düşük ücretlere satın alabiliyor. Kırsal çözülme ve kamu sektörünün hızlı geri çekilmesi, Çin işçi sınıfının kendi sınıf örgütlenmesini gerçekleştiremeden kapitalist üretim ilişkilerinin yarattığı fiziksel ve moral dağınıklığın ortasına düşmesine neden oluyor. Yaşanan süreç Çin işçi sınıfını sayısal olarak büyütse de, niteliksel olarak güçsüzleştiriyor. Bu dağınıklık ve örgütsel çöküntü, Çin işçi sınıfının neredeyse “serfliği” kurumsallaştırmış olan bir işyeri rejimine de sessizce katlanmasına yol açmakta. Çin işçi sınıfının bu “dirençsizliği” ve hâlâ kapitalizm tarafından emilmeyi bekleyen geniş köylü yığınlarının varlığı dikkate alındığında, Çin’deki ekonomik büyümenin yüksek temposu en azından orta vadede sürecek gibi gözüküyor.

ÇKP’nin resmi rakamlarına göre ülkede ki kayıtlı işsizlik oranı 4-5 milyon düzeyinde. Çin’in bu düzeyde ki bir işsizlik oranını sürdürebilmesi için, her yıl 10 milyonu aşan bir kitleye istihdam sağlaması lazım. Bu “istihdam seferberliği” ise, Çin’e “özgü” denebilecek vahşi sömürü koşulları altında çalışmaya razı olan emekçi kitleler sayesinde sağlanıyor. Burjuva ideologlarının sık sık dile getirdiği “Çin’de artan sermaye yatırımlarının ve ekonomik büyümenin” üzerinde yükseldiği temel; Çinli emekçilerin, kanı, canı ve alınteridir. Bu yüzden Çin için “dünyanın emek deposu” demek hiçte abartılı olmaz. Çünkü dünya üzerindeki toplam emek gücünün dörtte birinden fazlasını Çin oluşturuyor. Dünyanın “en büyük fabrikası” olan Çin, dünya oyuncak üretiminin %70’ini, bisiklet üretiminin %60’ını, ayakkabı üretiminin %50’sini, bavul üretiminin %33’ünü gerçekleştiriyor. Çin kaynaklı tekstil ve giyecek dışsatımı kotalar ve gümrük tarifeleri aracılığıyla denetim altında tutuluyor. Çin, teknoloji-yoğun alanlarda da önemli bir rol oynuyor. Dünya magnetron üretiminin %50’si, televizyon ve klima üretiminin %33’ü, bulaşık makinesi üretiminin %25’i ve buzdolabı üretiminin %20’si Çin’de gerçekleştiriliyor. Çin, hızla otomobil sektörü gibi sermaye-yoğun ürünlerde de dünyanın önemli aktörlerinden biri durumuna geliyor. Birçok ülkede, imalat (yapım) sektöründeki sanayiciler, rekabet edebilmek için Çin’de üretilen parçalara ve alt-montaj tesislerine bağımlı durumdalar. Doğrudan yabancı sermaye yatırımları, Çin için teknoloji transferi özelliğine de sahip. Yıllar boyunca büyük miktarda yabancı sermaye çeken Çin, şimdilerde kendi sermayesini oldukça yoğun bir biçimde dış pazarlara ihraç ediyor. Son yıllarda, liberal ekonomi dergilerinin sayfalarını, birçok Çinli şirketin uluslararası arenada ki “ticari başarıları” süslüyor.

ÇKP’nin 16. Kongresi’nde piyasa ekonomisine geçiş yolunda önemli bir merhale geçilmişti. ÇKP’ye kapitalist üyelerin alınması, altyapıdaki (kapitalist ekonomideki) bu değişime üstyapının (partinin-devletin) uyarlanma süreciydi. Zaten Çin’de ki en zengin 100 kapitalistin dörtte birinin “komünist” parti üyesi olduğu gerçeği artık bir sır değil. Bugün Çin’de yatırımcı olmak için, mutlaka “komünist” parti ile sıkı ilişkilere sahip olmak da gerekmiyor. Ülkenin her yerinde çok sayıda “özgür yatırımcı” var. Çin’de kapitalistlerin servetleriyle ilgili doğru dürüst hiçbir bilimsel araştırma ve istatistik bulunmuyor. “Süper kapitalistlerin” multi-milyoner oldukları kesin ancak bunlar servetlerini açıklamıyorlar. Bunların servetleri; pahalı arabaların girip çıktığı ve özel güvenlik görevlileri tarafından korunan lüks sitelerde kendisini gösteriyor. Birçok zengin iş adamı servetlerini ve toplumsal konumlarını sergilemek için açıkça “feodal bir geleneğe dönüş” anlamına gelen cariyeler satın alıyor. Sokaklarda ellerinde yardım levhaları taşıyan ya da inşaat ve ev taşıma alanında her türlü işi yapmaya hazır çok sayıda işsiz var. Bunların ücretleri sözde “pazarlıkla” belirleniyor. Ancak birçoklarına, çalışmaları karşılığında ücret dahi ödenmiyor. Özellikle inşaat şirketlerinde çalışan işçilerin, ödenmemiş milyarlarca yuanlık ücret alacaklarının olduğu resmi yetkililerce kabul ediliyor. Paralarını almak için işverenlerin kapısına dayanan işçilere çoğu zaman dayak atılıyor. Kimileri içinde bulundukları kötü duruma dikkat çekmek için intihar ediyor. Sadece işçiler değil, aynı zamanda üniversite mezunları da işsizlik sorunu ile karşı karşıya. Şehir merkezinin dışında evsiz insanlar var ve onların çoğunu şehir merkezindeki alışveriş yapılan caddelerde göremezsiniz. Bunun nedeni, evsizler şehrin ve ulusun “modern imajını” “zedelediği” için, Çinli yetkililerin bu insanları şehir merkezinden uzakta tutmak için sayısız “güvenlik önlemi” alması. Özelleştirme politikalarının bir sonucu olarak, bugün Çin’de sağlık sistemi o derece pahalı ki, birçok aile ciddi ya da kronik bir hastalığın tedavisi için gerekli mali güce sahip değil. Devletin resmi raporları, kırsal kesimde yaşayan Çinlilerin yarısından fazlasının sağlık hizmetlerinin kapsamı dışında kaldığını itiraf ediyor. Polis üniforması ile “vergi toplama” dolandırıcılığından, kamuya ait arazilere yasadışı biçimde bina dikmeye, bu araziler üzerindeki kiracıları zorla topraklarından çıkarmaya kadar her türlü yolsuzluk Çin’de yaşanıyor.

Piyasa ekonomisine geçişin itici gücü olarak bürokrasi

Çin kapitalist dünya ekonomisine eklemlenme yolunda hızla ilerliyor ve eski Sovyet Cumhuriyetleri ve Doğu Avrupa ülkeleriyle “aynı kaderi” paylaşıyor. Fakat Çin’i hem eski Sovyet Cumhuriyetlerinden hem de Doğu Avrupa’dan ayıran önemli farklar var. İster Polonya, Çekoslovakya, Doğu Almanya, Romanya gibi büyük halk ve emekçi kitlelerinin ayaklanmasıyla olsun, ister Rusya, Bulgaristan gibi Stalinist bürokrasinin tepeden yarattığı değişimle, ister Yugoslavya gibi emperyalist manipülasyon ve iç savaşlarla, bütün bu ülkelerde; var olan bürokratik diktatörlüklerin devrilmesi, kapitalist restorasyonun yolunu açmıştı. Başka bir biçimde söylersek, bu ülkelerde üst yapıdaki politik değişim, alt yapıdaki ekonomik değişimin önüne geçmişti. Çin’de ise bunun tam tersi yaşanmaktadır. Ekonomik alandaki ilişkilerin kapitalist bir karakter kazanması, bürokrasinin öncülüğünde gelişmektedir. Bu özgül politika Çin’in geleceğine damga vuracak asli faktörlerden bir tanesidir. Çin’de piyasa ekonomisine geçişin ve dünya ekonomisi ile bütünleşmenin itici gücü bürokrasidir.

Çin bürokrasisi, SSCB’nin çözülüşünden de çıkardığı derslerle, siyasal ve toplumsal alan üzerindeki sıkı denetimini hiçbir şekilde gevşetmedi. Piyasa ekonomisine geçiş süreci bürokrasinin sıkı denetim altında yürütüldü ve ardından dünya ekonomisi ile bütünleşme sürecide bu bürokratik kontrol altında gerçekleştirildi. Geçmişte Çin’de özel mülkiyet anayasal bir hak olarak tanınmamış olsa bile, bürokrasinin verdiği izinler ve koyduğu sınırlar içinde varlığını ve genişlemesini sürdürdü. 80’li yıllarda gerçekleştirilen reformlar bu süreci daha da hızlandırdı. Çinli kapitalist işletmelerle, yabancı sermaye arasında ortaklıklar hiç de yeni değildir. 70’li yılların sonlarından itibaren hız kazanan bu ortaklıklar, Çin’in içerisinde oluşturulan mal ve insan geçişinin gümrüğe tâbi tutulduğu ‘serbest bölge’ tabir edilen yerlerde faaliyet gösteriyordu. Bu serbest bölgelere akan yabancı sermayenin yarattığı gelişme-sanayileşme dinamiği Çin bürokrasisi için giderek vazgeçilmez bir hale geldi.

Çin bürokrasisi, kapitalistlerin ÇKP’ye üye olma hakkını resmileştirerek, bu tek parti devletinde, kapitalist üretim ilişkilerini güvence altına alma yolunda önemli bir adım atmış oldu. Ne var ki, 66 milyon üyesi olan, farklı sınıfsal çıkarlara bağlı bir kadro ve örgüt yapısı üzerinde yükselen, adında “komünist” ibaresi taşıyan bir parti, kapitalist sınıfın toplumsal ve politik iktidarını sağlamlaştırmak için yeterli bir araç değil. Yeni kapitalist sınıf, ÇKP’yi her alanda “klasik bir burjuva devlete” dönüşmek için zorlayacaktır. ÇKP’nin kapitalist sınıfın toplumsal ve politik iktidarını sağlamlaştırması, imkânsız değilse bile, içinde sayısız çelişki ve problemi barındıran karmaşık bir süreçtir. Açık ki Çin’de ekonomik gelişme ile politik üst yapının gelişmesi arasında devasa farklar var. Kapitalistleşen bir toplumu, ahtapot gibi sarmış olan bürokratik sistem, yeni gelişmekte olan kapitalist sınıfın bütün isteklerini kolayca karşılayamaz. Çin’de ki “ana çelişki” yalnızca kapitalistleşen ekonomi ile bürokratik devlet yapısı arasındaki çelişki değildir. Piyasa ekonomisine geçişin Çin’de yükselteceği sınıf mücadeleleri hem kapitalistlerin hem de Çin bürokrasisinin başını bolca ağrıtacaktır. Çin’de kapitalist gelişme, sürekli eşitsizlik üretiyor. Toplumsal sınıflar arasındaki farklar hızla artıyor. Ülke de işsizlik sorunu hat safhada. Sonuç olarak ülkenin her köşesinde “huzursuzluk” var. İngiliz “The Guardian” Gazetesi’nin Çin muhabiri John Giitings bu “huzursuzluk” hakkında şu bilgileri veriyor:

“Kuzey Çin’de Xianyang kentinde özelleştirilen Tianwang Tekstil fabrikasında uygun bulmadıkları yeni iş sözleşmelerini imzalamak istemeyen 6.800 işçi yedi haftadır grev yapıyor. İşçilerin çoğu kadın, Grevin dördüncü gününde 1.000 kadar polis fabrikanın önünde toplandı. Binlerce işçi polisin önüne çıktı ve polisleri geri püskürttü. Bu grev Çin’deki birçok grevden sadece birisi; Anhui eyaletinde 10.000 tekstil işçisi emeklilik ücretlerinin düşmesini, sağlık sigortasının olmamasını ve kaza geçiren işçilere tazminat verilmemesini protesto ettiler. Shaanxi’de ise 1.000 işçi fabrikalarının özelleştirilmesini protesto ettiler. Eğer daha radikal bir gösteri varsa bu çoğu zaman işten çıkarılmış işçilerden geliyor.”

Çin’in büyüme efsanesi nereye kadar?

Çin ekonomisi yılda %9-10’luk büyüme performansı ile dünyanın geri kalan tüm kapitalist ülkelerini geride bırakıyor. Üstelik bu büyüme yıllık %1 enflasyon oranı ile birlikte gerçekleşiyor. Çin bugün nominal fiyatlarla 1,3 trilyon dolarlık bir ekonomi. Bazı ekonomistlere göre; bugün dünya ticaretinin %7’sini elinde bulunduran Çin beş yıl içinde dünya ticaretindeki payını ikiye katlayacak. Çin parasının değerini baskı altında tutarak çok büyük ihracat artışları kaydediyor. Bu gelişmeler sonucunda geçen yıl ABD ve Almanya’dan sonra dünyanın üçüncü büyük ekonomisi olan Çin’in dış ticareti 1970’lerin sonunda 20 milyar dolarken, 2000’de 475 milyar dolara, 2004 sonunda da 1,1 trilyon dolara fırladı. 1978’den 2004’e dünya ticareti 6,4 kat büyürken, aynı dönemde Çin’in dış ticaretinde 56 kat artış gerçekleşti. Bu ekonomik performans tüm dünyada kapitalistlerin gözlerini Çin’e çevirmesine neden oldu. Çin’in ekonomik performansına kimileri hayranlıkla bakarken, kimileri de büyüyen rakipleri karşısında dehşete kapılıyor. Emperyalist ülkeler, Çin’deki büyümenin kendileri açısından hiç de hayra alamet olmadığının farkındalar. Çin’in kapitalist dünyada “mucize” olarak görülen bu performansı, büyük ölçüde “düşük ücrete razı, bol miktardaki işgücünden” kaynaklanıyor. Bu “mucize”, Çin kapitalizmine “özgü” aşırı sömürü koşulları altında çalışmaya rıza gösteren emekçi kitleler sayesinde sağlanıyor. Çin, dünya kapitalizmi için hem karlı bir alan ve hem de yeni bir tehdit olarak algılanıyor. Dünyadaki doğrudan yabancı yatırımlarının dörtte birinden fazlası Çin’e yöneliyor, başka bir değişle Çin dünyadaki “aşırı sermayenin birikiminin yeni mekânı” işlevini de yükleniyor.

Burjuva ekonomistleri, Çin ekonomisinin geleceğine dair büyüme efsaneleri yaratıyor. Bu ekonomistler, sermayenin genişletilmiş yeniden üretiminin sorunsuz bir biçimde sürekli kılınabileceği iddialarını, Çin’i örnek göstererek kanıtlamaya çalışıyor. Oysaki Marx’ın da sıklıkla dile getirdiği gibi; kapitalizmde üretici güçlerin ve sermayenin büyümesi (yeniden üretimi) çelişkisiz bir süreç değildir. Sermaye büyürken kapitalizme içkin olan çelişkilerde bununla paralel olarak birikmektedir. Kapitalizmin tarihinde (Örneğin İkinci Dünya Savaşı sonrası) uzun büyüme dönemleri yaşanmıştır. Bu dönemler, artık kapitalizmin eski bunalımlarını geride bıraktığına, bir daha çöküşlerin yaşanmayacağına dair burjuva söylemlerin pervasızca dile getirilmesine de zemin sağlıyor. Ancak sonuç kapitalizm açısından her seferinde hüsrandır. Çin’in 70-80’li yılların sonlarından başlayarak bugüne değin hızlı bir büyüme süreci yaşayabilmesinin belli sebepleri var. Bu sebepler ortaya konulduğunda büyüme efsanesinin koşullarının ilelebet payidar kalmayacağını öngörmek hiç de zor olmayacaktır. Piyasa ve toplum üzerindeki sıkı devlet kontrolü, ucuz işgücü ve yüksek kar Çin’in bugüne kadar kapitalizmin krizlerinden “muaf” bir büyüme sürecini sürdürmesini sağlamıştır. Ancak kapitalizm geliştikçe, piyasanın güçleri daha hâkim hale geldikçe (Ve buna bir de küresel ekonomik krizlerin etkilerini eklersek) Çin’de krizler kaçınılmaz hale gelecektir. Çin’in Dünya Ticaret Örgütüne dâhil olması ile birlikte yürürlülüğe giren düzenlemeler, uluslararası ticaretin serbestleşmesi, Çin’e akan ithal lüks tüketim malları, Çin’in resmi para birimi yuan üzerindeki sıkı devlet kontrolünün zayıflaması ya da revalüasyon gibi düzenlemeler, Çin’in iç piyasasında ortalama fiyatların dünya piyasalarından ayrı seyir izlemesine son verecektir. İşgücünün yeniden üretim maliyeti ilelebet aynı seviyede kalamaz. Tüm sebeplerden dolayı; Çin’in “büyüme efsanesi” en sonunda duvara toslayacaktır.

Emperyalist bir güç olarak Çin

Çin’in dünya ekonomisiyle bütünleşmesi, uluslararası sermaye açısından; işçi sınıfının pervasızca sömürebileceği, kâr oranlarını yükseltebileceği bir yatırım ve pazar alanının varlığından başka bir anlam taşımıyor. Çin yalnızca sermaye ve pazar alanı olarak değil, aynı zamanda kendi iç çelişkileri ile birlikte, dünya emperyalist-kapitalist sistemiyle bütünleşiyor. Çin bürokrasisinin ve yeni kapitalist sınıfın; devlet kontrollünde yürüttüğü, uluslararası emperyalist-kapitalist bir güç haline gelme stratejisi, kapitalizmin uluslararası düzeyde biriktirdiği çelişkilerden fazlasıyla nasibini alacak ve bu çelişkiler Çin’i ilerleyen süreçte, emperyalist rakipleri ile siyasi ve ekonomik alanda daha fazla rekabete girmeye zorlayacaktır.

Çin bugün neredeyse dünyanın her kıtasında aktif durumda olan bir ülkedir. Dünyanın üçüncü büyük ekonomik gücü olan Çin, Avrupa Birliği’nin, Amerika Birleşik Devletleri’nin ve Kanada’nın ikinci en büyük ticaret ortağı durumundadır. Çin diğer emperyalist devletlerle, özellikle de ABD ile rekabette, ekonomik ilişkilerini güçlü bir silah olarak kullanıyor. Bugün gelinen noktada, ABD’nin dış borçlarının dörtte biri Çin’e aittir. Çin’in 2 trilyon (2000 milyar) dolarlık resmi rezervlerinin dörtte üçünün dolara bağlı olduğu; bunun 768 milyar dolarının ise doğrudan doğruya ABD hazine bono ve tahvillerinden oluştuğu biliniyor. Bu durum, ABD ile rekabetinde, Çin’in elinde ki en önemli kozlardan biridir. Çin’in, Batı-Asya ve Ortadoğu devletleriyle, örneğin İran’la yaptığı petrol ve doğal gaz anlaşmaları, hem kendine ekonomik yarar sağlıyor, hem de İran devletinin bölgedeki etkisini güçlendiriyor. ABD Emperyalizmi’nin olası bir İran müdahalesi, doğrudan doğruya Çin’in Ortadoğu’nun enerji kaynaklarına ulaşma stratejisi ile yakından ilişkilidir. Çin devleti, petrol gereksiniminin %5’ini karşıladığı Sudan’da, petrol kaynaklarını kullanmak için 2 milyar Amerikan doları yatırım yaptı. Çin’in Arjantin’de yaptığı yatırımın toplamı 20 milyar Amerikan doları. Çin’in Güney Amerika devletleriyle yaptığı ticaret son beş yılda %900 oranında büyüdü. 2004 yılında Çin’in denizaşırı doğrudan sermaye yatırımlarının yarısı Güney Amerika’da gerçekleşti. Çin aynı zamanda, Rusya, Küba, Vietnam, Venezüella, Kuzey Kore gibi, tarihsel olarak ABD Emperyalizmi’nin “etki alanı dışında kalan” devletlerle, siyasi-ekonomik-askeri anlaşmalar yaparak, hem bölgesinde hem de dünyada küresel bir emperyalist aktör olma yönündeki ilerleyişini sürdürüyor. Çin, kara, hava, deniz dâhil olmak üzere, silahlı kuvvetlerini sürekli olarak modernize ediyor. Çin her an gerçekleşmesi muhtemel bir emperyalist paylaşım savaşı için şimdiden hazırlık yapıyor. Ekonomik gücünü bir dış politika aracı olarak kullanan Çin, birçok devletle ikili diplomatik ilişkilerini güçlendirerek uluslararası düzeyde politik etkisini artırmaya çalışıyor. Hindistan’ın Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin daimi bir üyesi olma girişimini engellemesi örneğinde olduğu gibi, rakiplerinin diplomatik etkisini sınırlamaya çalışıyor. Çin emperyalist devletlerle dünya hâkimiyeti için rekabet etmenin yanı sıra, Güney Asya’da kendisi gibi yükselen bir kapitalist güç olan Hindistan’la bölgesel bir rekabet içinde. Çin aynı şekilde, Ortaasya ve Kafkasya’da ki petrol-doğalgaz gibi enerji kaynaklarının denetimi konusunda, Rusya Federasyonu ile rekabet halinde. Çin bölgesinde ve dünyada sözü geçen bir emperyalist güç olmak için mücadele ediyor.

Sonuç

Çin bürokrasisi, çevresinde cereyan eden devrimci durumları da kontrol altında tutmak istiyor. Örneğin Nepal’de devrimci bir durum yaşanmış ve süreç reformist gerilla örgütü NKP(Maoist)’nin burjuva hükümetine katılması ile sonlanmıştı. Çin bürokrasisi, NKP(Maoist)’in burjuva hükümete katılmasını destekledi. Bürokrasi, Nepal’de ki devrimci durumun, Çinli işçi ve köylüleri “olumsuz etkileyeceğinden” korkuyordu. Nepal örneğinde de görüldüğü gibi, Çin bürokrasisi hem içerde hem dışarıda cereyan edebilecek bir devrimci durumdan fazlasıyla endişe etmektedir. Çin’in içsel çelişkileri, bürokrasinin hızla gelişecek olan bir devrimci duruma müdahale şansını zorlaştırmaktadır. Çin’de yüz milyonlarca işçi, geçmişte bürokratik diktatörlüklerde yaşayan işçilere kıyasla, çok daha sefil koşullarda yaşamakta. Üstelik toplumsal eşitsizlik, zengin-yoksul arasındaki uçurum bugün çok daha keskin. Bu şartlar altında, yüz milyonlarca emekçinin barındırdığı potansiyel “devrimci tehdit”, Çin’de ki egemenlerce de bilinmekte. Çinli Egemenler, emekçi kitleleri siyaset sahnesinden çıkaracak, siyasal reformlara girişmekten itinayla kaçınmaktadır. Çin Bürokrasisi bu uğurda 1989 yılında, daha fazla özgürlük talebi ile Pekin’in Tiananmen Meydanı’nda toplanan öğrenci ve işçilerin eylemine çok sert saldırmış ve binlerce işçi ve öğrenci katletmişti. Çin bürokrasisinin kitleleri siyaset sahnesinin dışına atma çabası sistematik bir devlet politikasıdır. Çin’de büyüme sürecinin devam etmesi ve uluslararası sermayenin Çin’e akmaya devam etmesi için, işçi sınıfı tehdidinin bertaraf edilmesi gerekmektedir. Bürokratik egemenliğin baskı aygıtları, devletin otoriter yapısı, siyasi özgürlüklerin zerresinin bile bulunmaması, işte uluslararası sermayeye ucuz işgücü cenneti sunan bu koşullar; tam da böylesi bir bürokratik-kapitalist rejim tarafından sağlanmaktadır. Çin, kapitalist dünya ekonomisi ile bütünleşmede kat ettiği aşama dolayısıyla, küresel bir ekonomik krizden fazlasıyla etkilenecektir. Bu durum Çin’de serbest piyasacı eğilimlerin “gerilemesine” ve krize karşı devlet müdahalesini öne çıkaran uygulamaların güçlenmesine neden olabilir. Küresel ekonomik kriz, Çin’de hem daha da baskıcı bir bürokratik-kapitalist rejimin ortaya çıkmasına hem de proleter bir devrimin gerçekleşmesine de yol açabilir. Çin’de proleter bir devrimin gerçekleşme olasılığı ise, her şeyden önce, ülkedeki sınıf mücadelelerine katılan işçi ve emekçi yığınlarının tutum ve tercihlerine bağlıdır. Çin’de bugün için öncü bir marksist devrimci partinin olmayışı da, önderlik krizini yakıcı bir sorun haline getirmektedir.

Çin’de toplumsal yozlaşma ve sınıfsal çelişkiler, piyasa ekonomisine geçiş ile birlikte daha fazla arttı. Kapitalistler, yüz milyonlarca Çinli işçi ve yoksul köylüyü, ucuz ve hatta bedava işgücü ordusu olarak görüyorlar, Çin işçi sınıfının sonsuza kadar uyuyacağına inanıyorlar. Hâlbuki ilerleyen süreçte, Çin proletaryasının sessiz bekleyişi sona erecek ve bugüne kadar sömürülen, bastırılan, örgütlenmesi yasaklanan dev proletarya ordusu, kırlardaki yoksul köylülerin desteğini de alarak mücadele sahnesine çıkacaktır!

Marksist teori, yoksul köylülüğü proletaryanın dışında, ondan tamamen farklı bir sınıf olarak ele almaz. Tam tersine, yoksul köylülüğün proletarya ile iç içe geçmişliğine özel bir vurgu yapar. Bu toplumsal kesimi, kendi içinde ikiye ayırır. Birinci grup, üretim araçlarını tamamen yitirerek işçileşmiş olan topraksız köylülerdir. İkinci grup ise, az miktarda toprakla geçimini sağlayamayan, emekgücünü satmak zorunda kalan köylülerdir. Çin’de bugün, kır nüfusunun çoğunluğunu oluşturan yoksul köylüler, topraklarından ve diğer üretim araçlarından koparılarak mülksüzleştiriliyor. Üretim araçlarından koparılan ve işgücünü satmaktan başka bir seçeneği kalmayan bu geniş kesim, kitleler halinde Çin proletaryasına katılıyor. Çin’de kapitalizmin gelişimi sonucunda, kırsal alandaki yoksul köylülerin, üretim araçlarını yitirerek yoksullaşması ve ücretli emekçi haline gelmesini, kapitalizmin tarihindeki genel bir eğilimin parçası olarak ele almak gerekir. Tüm dünyada tarımla uğraşan nüfusun, kent nüfusuna oranının sürekli bir biçimde azalması, kapitalist üretimin tarzının doğal bir sonucudur. Yoksul köylülük, sosyalist devrime giden yolda, (tıpkı 1917 Sovyet Devrimi’nde olduğu gibi) Çin proletaryasının doğal bir müttefiki olma özelliğine sahiptir.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir