“Bağımsız” Kosova: Çokuluslu Şirketlerin Yeni Üssü

Kosova’da uzunca süredir beklenen oldu. Başta Amerikan, İngiliz, Alman, Fransız ve İtalyan emperyalistleri olmak üzere kapitalist dünyanın önemli kesiminin desteğini arkasına almış olan Kosova Kurtuluş Ordusu’nun eski komutanı Haşim Taçi, 17 Şubat günü, ABD, AB ve Arnavutluk bayraklarıyla düzenlenen kutlamalar eşliğinde “bağımsızlık” ilan etti. Bir başına başka devletlerin bayraklarıyla yapılan bu resmi kutlamalar bile, NATO işgali altındaki Kosova’nın kimden ve ne ölçüde bağımsız olduğunun ilanıydı. “Bağımsız” Kosova’nın ne menem bir şey olduğunu hiç bir yoruma gerek bırakmayacak şekilde gösteren bir diğer olgu ise onu resmen tanıyan ilk ülkenin, kendisi ABD önderliğindeki işgal orduları sayesinde güç bela ayakta duran Afganistan olmasıydı.

Beklendiği üzere, Kosova’nın bağımsızlığını tanıyanların başında Türkiye de vardı. AKP hükümetinin Dışişleri Bakanı Ali Babacan, yaptığı açıklamada “Türkiye Cumhuriyeti, Kosova Meclisi’nin bağımsızlık bildirgesinin muhtevasını ve unsurlarını memnuniyetle karşılamış ve bu anlayıştan hareketle, Kosova Cumhuriyeti’ni tanıma kararı almıştır”dedi. Başbakan Erdoğan da Kosova Başbakanı Haşim Taçi’yi telefonla arayarak, “bağımsızlık kararının hayırlı olması”nı diledi ve Türkiye’nin, “Balkanlar’da barış ve istikrarı önemsediğini” söyledi.

Batılı emperyalistlerin ve Türkiye’nin Kosova’nın bağımsızlığını tanıması, bu yeni devlet onların eski Yugoslavya Federal Cumhuriyeti’ni parçalama yönünde 1990’lı yıllarda uygulamaya koyduğu planların ürünü olduğundan, beklenen bir şeydi. Zira onların, dünyaya getirmek için bunca çaba harcadıkları çocuklarını tanımamazlık etmeleri eşyanın doğasına aykırıydı.

Rusya’nın beklenen direnişi

ABD – AB emperyalistlerinin “bağımsız Kosova” adlı yeni çocuğunun doğumu, farklı kapitalist güçler arasında son derece yoğunlaşmış çelişkilerle damgalanan bir dünyada, elbette herkesin hoşuna gitmeyecekti. Nitekim öyle de oldu ve başta Rusya Federasyonu ile Çin olmak üzere bir dizi ülke, Kosova’nın bağımsızlık kararını tanımadı.

Devasa bir kapitalist güç olarak hızla yükselen Çin hükümeti, şimdilik, Kosova’nın bağımsızlığından kaygı duyduklarını ve “Sırbistan ve Kosova’nın müzakere yoluyla her iki tarafın kabul edebileceği bir plan üzerinde anlaşmaları” gerektiğini açıklamakla yetindi. Ancak Rusya Federasyonu’nun tepkisi bu kadar ılımlı olmadı; hem Duma hem de Federasyon Konseyi, Kosova’nın bağımsızlık ilanını kınadı. Balkanlar’daki eski bürokratik diktatörlük döneminden kalma uydularını birbiri ardına Batılı emperyalistlere kaptıran Rusya’nın tepkisi bu “kınama” ile sınırlı kalmadı. Önce devlet başkanı Putin Kosova’yı tanıyan Avrupa Birliği’ni “40 yıldır bağımsız olan KKTC’yi tanımadığı” için çifte standart uygulamakla suçladı; ardından da Rusya’nın NATO özel temsilcisi Dimitriy Ragozin, “Eğer AB ortak bir pozisyon geliştirirse ve NATO buradaki görevinin ötesine geçerse bu kurumlar o zaman BM ile çatışmış olacaklar. Biz de, bize saygı gösterilmesi gerektiği varsayımından yola çıkacağız. Askeri güç kullanmak zorunda kalacağız” biçiminde bir açıklama yaptı.

Ragozin, Rusya’nın NATO’ya karşı “askeri güç kullanma” durumunda olmadığını elbette biliyordu. Bu yüzden, söz konusu açıklamasının ardından, “Rusya ile NATO arasında Kosova yüzünden bir savaş olmayacağı garantisini size verebilirim” dedi. Kendi devletinin emperyalist emellerini gizlemek için ABD’nin emperyalist böl-yönet politikasına gönderme yapan Rogozin, öncekine göre yumuşatılmış olmakla birlikte, tehdit içeren şu sözleri söyledi: “Sınırlarımızın uzağındaki bir sıcak noktaya askeri olarak müdahale etme niyetimiz yok. Rusya’ya doğrudan saldırı yok, ulusal çıkarlarımıza doğrudan saldırı yok. İşte bu yüzden Kosova konusunda Rusya’nın tutumu, Sırbistan dâhil Balkanlar’daki siyasal ve manevi mutlak otoritesini kullanmak olacaktır”.

Sırp milliyetçiliğinin tepkisi

Kosova’nın “bağımsızlık” ilanının doğrudan ilgilendirdiği ülkelerin başında, kuşkusuz Sırbistan geliyor. Sırbistan Dışişleri bakanı Vuk Yeremiç, Strasbourg’daki Avrupa Konseyi’nde düzenlediği basın toplantısında, Kosova’yı “sözde ülke” olarak tanımladı ve bağımsızlık kararını, etnik temellere dayanan, tek taraflı ve uluslararası hukuka aykırı bir eylem olarak gördüklerini vurguladı. Yeremiç, Kosovalı yöneticileri bu karardan vazgeçerek müzakere masasına geri dönmeye çağırdı. Sırp bakan, ülkesinin egemenliğinin ihlal edildiğini belirterek, “mücadele edeceğiz” dedi.

Sırpların Kosova’nın “bağımsızlık” ilanına karşı mücadelesi, Kosova ile Sırbistan arasındaki sınır bölgesinin yanı sıra başta Belgrad olmak üzere Sırbistan’ın birçok kentinde düzenlenen gösterilerle başladı. Sırbistan başbakanı Voyislav Koştunitsa, başkent Belgrad’da parlamento binasının önündeki alanda düzenlenen ve 150 bin dolayında insanın katıldığı gösteride yaptığı konuşmada, “Kosova, Sırbistan’ın soyismidir. Kosova Sırbistan’ındır, Sırp halkınındır. Hep böyleydi ve her zaman böyle kalacaktır”dedikten sonra, Kosova’yı asla tanımayacaklarını ilan etti. Bu gösterinin ardından, çok sayıda insan ABD’nin ve Kosova’nın “bağımsızlık” kararını destekleyen kimi başka ülkelerin konsolosluklarına saldırdı.

Kosova’nın “bağımsızlık” ilanıyla birlikte “kendi” mülk sahibi sınıflarının kuyruğunda sokağa dökülen bu kitleler, kimi çokbilmiş “solcu”larımızın sözde emperyalizm karşıtlığı da dâhil bütün argümanlarına karşın, asıl olarak ABD, AB ve Rusya arasında Balkanlarda yaşanmakta olan paylaşım mücadelesinde birer piyon olmaktan öteye gidemediler, gidemiyorlar, gidemeyecekler de…

KKTC, Bask, Doğu Osetya ve “Berlinli Türkler”

Yukarıda, hem Putin’in hem de Rogozin’in, AB’yi çifte standart uygulamakla eleştirirken, Kosova’nın bağımsızlığının Kuzey Kıbrıs için örnek oluşturacağını savunduklarına değindik. Söz konusu açıklamasında, Kosova’nın tanınmasının ayrılıkçı akımları güçlendireceğini belirten Rogozin, daha önce kimsenin dile getirmediği bir de örnek verdi: Almanya’da yaşayan Türkler. Berlin’deki Türklerin günün birinde, “neden kendi Kosova’mızı oluşturmayalım?” diyebileceklerini anlatan Rogozin, ilk bakışta herkese saçma gibi görünen bu örneği verirken, gerçekte, çok uluslu şirketlerin ABD önderliğinde oluşturmaya çalıştığı “yeni dünya düzeni”ne gidişte yaşanacak (ve şimdiden yaşanmakta olan) bir gerçeği açığa vuruyordu.

Rusya’nın -ve Çin’in- Kosova’yı tanımamasının ardında, onlar ile ABD ve AB arasındaki uluslararası emperyalist rekabetin yattığı ortada. Peki ya diğerleri? “Bağımsız” Kosova devletinin ilanına karşı çıkan devletlerin bu tavrının ardında ise onların ekonomik düzeyde bağımlı oldukları geleneksel “abi”lerinin (Rusya) karşı çıktığı bir şeyi destekleyememelerinin ve kendi toprakları içindeki ayrılıkçı akımlar karşısındaki korkularının yattığını söyleyebiliriz. Bu yüzden, “Karabağ sorunu”nu çözememiş olan Azerbaycan “Kosova’nın tek taraflı bağımsızlık ilan etmesi uluslararası ilkelere aykırı ve yasadışıdır” diyor; Kosova’nın Transilvanya’daki 2 milyon Macar azınlığa örnek olmasından korkan Romanya, Kosova’nın tek yanlı bağımsızlık ilanını “hukuk dışı bir eylem” olarak tanımlıyor; Moldova, bunu “Avrupa’da istikrarı bozucu bir etken” olarak görüyor. Yine, Slovakya Dışişleri Bakanı Jan Kubis, Kosova’nın Sırbistan’dan ayrılmasının Slovakya’daki etnik gerilimi şiddetlendirebileceği kaygısını ilan ederek bu yeni devleti tanımayacağını açıkladı. Sırbistan’dan 2006 yılında ayrılan Karadağ bile kendisiyle aynı yolu izleyen Kosova’yı, “ulusal güvenlik” kaygısıyla tanımayacağını belirtti.

AB’de bir çatlak daha

ABD, İngiltere, Almanya, Fransa, Rusya ve Çin gibi büyük güçlerin at koşturduğu uluslararası kapitalist arenada “figüran” rolünü oynayan bu ülkelerin Kosova’nın bağımsızlığını tanımaması, ilk bakışta, çok fazla bir şey ifade etmiyormuş gibi görülebilir. Ancak bu ülkelerden bir kısmının AB üyesi ya da üyelik sürecinde ülkeler olması, onların bu tavrını oldukça önemli kılıyor. Zaten birçok konuda parçalı bir yapı sergileyen AB içindeki 21 ülkenin Kosova’yı tanıması, altı ülkenin ise “bağımsız Kosova’ya karşı çıkması, birlik içinde yeni bir çatlağın oluşmasına yol açtı.

Bu çatlağın en önemli ülkesi ise İspanya. Kosova’nın Katalan ve Bask burjuvalarına örnek oluşturacağından korkan İspanyol devleti, Kosova’nın bağımsızlığını tanımayı reddediyor. Kosova devletinin tanınmasına AB içinde karşı çıkan bir diğer ülke Yunanistan. Kendi sınırları içinde ayrılıkçı bir harekete sahip olmayan Yunanistan’ın bu tavrının ardında, ilk olarak, bu ülkenin Sırbistan’la olan güçlü tarihsel, kültürel ve ekonomik bağları yatıyor. Yunanistan’ın Kosova’nın “bağımsızlık” ilanına karşı çıkmasının ardında yatan bir diğer etmen ise onun Kıbrıs’a ilişkin kaygılarıdır. Ancak, üzerinde bu güne kadar hiç durulmayan, hatta birçok uzmanın yok saydığı son bir etmen daha var. Bu, Yunan egemen sınıflarının bir gün, şimdiye kadar yokmuş gibi görünen “azınlıklar sorunu”yla karşılaşma olasılığı karşısında duydukları kaygıdır. Öyle ya! “AB’nin nimetlerinden yararlandığı” düşünülen bu ülkedeki –örneğin- Türklerin, bir gün, Batı Trakya’nın “kendi kaderlerini tayin etme” talebinde bulunmayacaklarının güvencesi var mı?

Avrupa Parlamentosu Başkanı Hans-Gert Pöttering’in, “BM himayesindeki bir toprak statüsündeki Kosova, hiçbir biçimde bir başka durumla karşılaştırılamaz ve dolayısıyla bir örnek de oluşturmaz” diyerek, Kosova’nın bağımsızlık ilanının bir örnek oluşturmayacağını ilan ettiğini biliyoruz. Yine, ABD Dışişleri Bakanı Rice da yaptığı yazılı açıklamada, “Yugoslavya’nın parçalanması, sivillerekarşı işlenen etnik temizlik ve suçlar ile uzun süreli BM yönetimi gibi etmenlerin Kosova’da olağanüstübiçimde biraraya gelmesi, başka herhangi bir yerde yoktur ve dolayısıyla Kosova’yı özel bir duruma getirmiştir. Kosova, bugün dünyada herhangi başka bir durum için örnek olarak görülemez” demişti.

Bu açıklamaların, Kosova – KKTC arasında bağıntı kurarak ABD – AB cephesinde erken –yani gereksiz- bir kutuplaşmayı önlemeye yönelik olduğu açık. Hem ABD hem de AB’nin egemenleri, çıkarları gerektirdiğinde yeni Kosova’lar yaratmakta tereddüt etmeyecektir. Kendi ellerini güçlendirmek için, Kosova – KKTC bağıntısına gönderme yapan Rusya ve Sırbistan yöneticileri; “bağımsız” Kosova’yı tanımamayan Yunanistan ile Kıbrıs Cumhuriyeti egemenleri; son olarak da Kosova’yı tereddütsüz tanıyan Türk devleti işte bu gerçeğin farkında.

Kosova’nın bağımsızlığı, her ne kadar yüksek sesle ifade edilmese de Türkiye açısından KKTC konusunda bir örnek oluşturacaktır. Geçtiğimiz hafta sonu Kıbrıs Cumhuriyeti’nde yapılan devlet başkanlığı seçimlerini Helen milliyetçisi sözde komünist AKEL’in önderi Dimitris Hristofyas’ın kazanmasının ardından, Kıbrıs konusunun, Kosova bağıntısı eşliğinde yeniden canlanacağı bir dönemin başlayacağını öngörebiliriz.

Türkiye’nin Kosova’yı hemen tanıma tavrının nedeni, elbette, onun KKTC’nin BM ve AB tarafından tanınması talebiyle sınırlı değil. Türkiye, Balkanlar’daki müslüman halklarla her zaman yakın ilişkiler kurmuş; Bosna Hersek, Arnavutluk ve Kosova’yla her zaman yakından ilgilenmiştir. Özetle, Balkan Savaşları’ndan bu yana hiç de küçümsenmeyecek sayıda Arnavut göçmeni barındıran, Kosova’nın “bağımsızlığı” için Sırbistan’a karşı yıllarca savaşmış olan UÇK’yi Almanya ve ABD ile birlikte kurup güçlendiren Türkiye’nin Kosova’yı tanımaması zaten mümkün değildi.

Kosova: ABD – AB ürünü devlet

Balkanların en yoksul bölgelerinden biri -belki de en yoksulu- olan iki milyonluk Kosova’da, nüfusun yarısı işssiz. Üçte biri, iki ABD Doları’ndan az bir gelirle yaşamaya çalışan Kosova halkı, geçimini büyük ölçüde, çeşitli Avrupa ülkelerinde çalışan Arnavutların gönderdiği paralar ve kaçakçılık sayesinde sağlıyor. Bu durum bir yandan Kosova’yı ABD ve AB merkezli çok uluslu şirketler için karlı bir sömürü alanına dönüştürecek; öte yandan da ülkenin Balkanlar’daki konumundan dolayı büyük emperyalist devletlere stratejik bir üs kazandıracaktır.

16 Aralık tarihli yazımızda, Kosova’nın bağımsızlığını ilan etmesi durumunda, hem Balkanlar’da hem de dünyanın emperyalistler arası diğer çatışma bölgelerinde gerilimlerin artacağını vurgulamıştık. Şimdi, bayrağında “made in the USA- EU” yazılı bu devlet kuruldu ve ciddi karşı çıkışlara karşın, Batılı büyük güçler tarafından tanındı. Kosova’nın –gerçekte “yok” denebilecek- ekonomik altyapısının, tümüyle çok uluslu tekellerin stratejik hesaplarına uygun biçimde oluşturulacağından hiç kimsenin kuşkusu olmamalı. Bu yöndeki kararlar da kendi halklarından çok ABD ile AB merkezli çok uluslu şirketlere bağlı olan; gerçekte bu şirketlerin Kosovalı temsilcilerinden oluşan “bağımsız” yasama ve yürütme organları eliyle alınacak ve uygulanacak. Kosova’nın iç ve dış güvenliği NATO’ya ve AB ülkelerinden gönderilen polislere teslim edilmiş durumda. Bu sözde bağımsız ülkedeki yargı sistemini de yine AB ülkelerinden gelen hukukçular kuruyor.

Kosova adlı bu devletin, ellerinde ABD ve AB bayraklarıyla sokaklara dökülen kitlelerin sevinç gösterileri eşliğinde sözde bağımsızlığını ilan etmesiyle birlikte, eski Yugoslavya Federasyonu topraklarının etnik temelde parçalanması sürecinde bir adım daha atılmış oldu. Ancak bunun son adım olduğunu; Kosova’nın “bağımsızlığı”nın ardından Balkanlar’ı huzurlu günlerin beklediğini sananlar fazlasıyla acele ediyorlar. Kosova’nın “bağımsızlık” ilanı, Balkan halklarının etnik ve dinsel temelde parçalanması sürecinde bir son adım olmadığı gibi, bu parçalanmayı yayacak ve hızlandıracaktır.

Burjuvazinin açmazı

Yukarıda, birçok “ulus” devletin Kosova’nın “bağımsızlık” ilanını tanımamasının ardında tam da bu korkunun yattığına değindik. Onları kaygılandıran şey, elbette, emekçilerin vatan-millet aşkına birbirini boğazlayacakları yeni savaşların çıkacak olması değil. Tarih, egemen sınıfların, kendi çıkarları için, milyonlarca emekçiyi savaş alanlarına sürdüğünün ve onlara birbirlerini boğazlattığının sayısız örneğiyle dolu. Emekçilerin etnik ve dinsel temelde birbirini boğazlamaları; aralarına, onlarca yıl unutulmayacak düşmanlık tohumları ekmeleri; nihayet kendilerini “ulusal” sınırlar içine kapatmaları, yalnızca sermayenin onları köleleştirmesini kolaylaştırır. Kosova’nın “bağımsızlık” ilanına karşı çıkan burjuvalar, yalnızca bugünkü rahatlarının bozulacağından korkmaktadırlar. Ama korkunun ecele faydası yok. Onların rahatı, şimdilik devrimci işçi sınıfı tarafından değil ama burjuvazinin küresel egemenlik peşinde koşan başka fraksiyonları eliyle bozuluyor.

Küresel egemenlik peşinde koşan sermaye, bir yandan varolan “ulus” devletlerin korumacı direnişini kırar ve bunu başaramadığı yerlerde onları parçalarken; üzerinde durabileceği tek zemin olan burjuva devletini her durumda yeniden üretir. Başka türlü olması da mümkün değildir. “Bağımsız” Kosova da sermayenin bu tarihsel çelişkisinin yalın ifadesidir. Onu hem Balkanlar’da hem de dünyanın başka yerlerinde yeni “kosova”ların izlemesi kaçınılmazdır. Bu bir niyet sorunu değil; kapitalist üretim biçiminin temel çelişkisinden dolayı, bir kaçınılmazlıktır. Kapitalizm, üretimin toplumsal düzeyde gerçekleştiği ama üretim araçlarının -ve genel olarak sermayenin- giderek daha yoğun biçimde az sayıda insanın elinde toplandığı bir sistemdir. Bugün karşı karşıya olduğumuz savaşlarda dâhil bütün krizlerin ardında yatan temel etmen, üretim araçlarının özel mülkiyeti ile üretimin toplumsal karakteri; üretimin devasa ölçekte uluslararasılaşması ile ulus devletin varlığı arasındaki tarihsel çelişkidir. Burjuvazinin hiç bir fraksiyonu bu çelişkiyi çözemez; yalnızca, bugün Kosova’da gördüğümüz gibi yeniden üretir. Özetle, bir yandan “küreselleşme” çığlıkları atarken aynı zamanda etnik ve dinsel temelde “ulus” devletçikler kurmak burjuvazinin kaçınılmaz yazgısıdır.

İşçi sınıfının çözümü

Peki, ama burjuvazi kendi çıkarları için etnik ya da dinsel temelde “ulusal” kalelerini kuracak diye, emekçilerin birbirini boğazlamasına ne demeli? Bu da mı yazgı? Bu soruya hem “evet” hem de “hayır” yanıtı vermek mümkün. Evet! İşçiler, kendi çıkarlarının burjuvaziden ayrı ve ona karşıt olduğunu kavrayamadıkları; özel mülkiyet ile ücretli emek sömürüsü üzerine kurulu bu toplumsal düzene son vermedikleri sürece, kendilerini sermayeye, dolayısıyla onun yazgısına yedeklemeye mahkûmdurlar. Bu, giderek derinleşen bir sefaletle, giderek yıkıcılaşan savaşlarla ve yıkımlarla dolu bir gelecek –belki de geleceksizlik- demektir.

Oysa işçi sınıfının ne özel mülkiyetten ne de etnik, dinsel vb. parçalanmışlıktan hiç bir çıkarı yoktur. İşte bu yüzden, yukarıdaki soruya “hayır” yanıtı da verilebilir. Etnik ve dinsel boğazlaşmalar, kapitalizm adlı bu yıkım düzeninden hiç bir çıkarı olmayan işçi sınıfı kendi yazgısını düzenin efendilerininkinden ayırdığında ve onu eline aldığında son bulacaktır.

Bu, öncelikle, her türden emperyalist müdahaleye kararlılıkla karşı durmaktan; uluslararası sermayenin oyunlarını açığa çıkarmaktan ve onları bozmaktan geçer. Ancak işçi sınıfının “emperyalizme karşı mücadele”de başarılı olabilmesinin yolu, üretimin hızla küreselleşmesi karşısında varlık zemini hızla ortadan kalkan sözde “ulusal burjuvazi”ye yedeklenmemesinden geçer. Bırakalım, “ulusal burjuvazi” ücretli emeği “ulusal” sınırlar içinde ve burjuva “ulus devlet”in koruyucu eli sayesinde –ve de sendika bürokrasilerinin gardiyanlığında- sömürdüğü eski güzel günlere dönme (tarihin çarkını geriye çevirme) özlemiyle yana dursun. İşçi sınıfı emperyalizme karşı, zamanını çoktan doldurmuş “ulusal” hapishanelere dönme biçimindeki gerici talebi yükselterek mücadele edemez, etmemeli. Onun emperyalizme karşı mücadeledeki temel sloganı, üretim araçlarının özel mülkiyeti ile birlikte bütün ulusal hapishanelerin de ortadan kaldırıldığı “sınırsız, sınıfsız ve sömürüsüz bir dünya” olmak zorundadır.

Üretici güçlerde (bilim ve teknolojide) son otuz yıl içinde, daha fazla kar üzerine kurulu kapitalist mantığa rağmen sağlanmış olan gelişme, yüz yılı aşkın süredir bir “ütopya” olmaktan çıkmış olan “sınırsız, sınıfsız ve sömürüsüz bir dünya” talebinin yaşama geçirilmesini her zamankinden daha fazla mümkün kılmıştır. Başta bilgisayar, iletişim ve taşımacılık olmak üzere birçok alanda sağlanmış olan gelişme sayesinde, bugün, üretim ve tüketim yalnızca insanların gereksinimleri doğrultusunda dünya çapında gerçekleşebilir (yüzlerce çokuluslu şirket tam da bunu yapıyorlar). Bunun önündeki tek engel, üretim araçları üzerindeki özel mülkiyet ve kapitalist toplumsal yapıdır. Dolayısıyla işçi sınıfı, insanlığı yıkıma sürükleyen bu sistemi yıkmayı; sermayenin kar güdüsünün yerine üretimin ve tüketimin dünya çapında demokratik planlanmasının egemen olduğu, özgür üreticiler toplumunu kurmayı hedeflemelidir. Yani onun emperyalizme karşı mücadele şiarı, Mustafa Suphi’nin “milletim bütün insanlık, vatanım dünyadır” sözleri olmalıdır.

Bu yolda Marksistlere önemli görevler düşmektedir. Onlar, emekçilerin her türlü burjuva ve küçük burjuva ulusalcılığının etkisinden kurtulması ve devrimci enternasyonalist dünya partisinin çatısı altında bir araya gelmesi yolundaki mücadelelerini kararlılıkla sürdürmeli; işçi sınıfını sermayenin “ulusal” fraksiyonlarına, sendika bürokrasilerine yedekleme yönündeki her türlü oportünist eğilime karşı ödünsüz bir tavır takınmalılar.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir