Amerika’da polis cinayeti ve sınıf egemenliği

ABD’deki polis şiddeti hükümdarlığı, geçtiğimiz hafta 16 kurbana daha mal oldu.

Cuma günü, 19 yaşındaki silahsız bir siyah, Christian Taylor, Arlington Texas’ta, ona dört kez ateş eden bir polis memuru tarafından öldürüldü. Memur Brad Miller’in burnu bile kanamamıştı ve idari izne çıkarıldı.

Aynı gün, 26 yaşındaki bir beyaz, Matthew Russo, Hartford Connecticut’ta bir polis memurunun “tıbbi bağlantılı bir psikolojik bozukluğa” bir şok tabancasıyla karşılık vermesinin arından öldü.

Sadece bir hafta önce, 19 yaşındaki bir beyaz, Zachary Hammond, Seneca Güney Carolina’da, bir otoparkta vurulmuştu. O, trafiğe ilk kez çıkmıştı ve arabasında dondurma yiyordu. Bağımsız bir otopsi, polisin, onun bir memura vurmaya kalkıştığı iddiasını yalanlayarak, Hammond’un yandan vurulmuş olduğunu buldu.

Bunlar, polis için hiçbir tehdit oluşturmayan silahsız işçilerin ve gençlerin vurulduğu, şok verildiği veya ölesiye dövüldüğü bitmek bilmeyen olaylar dizisindeki yalnızca en son vakalardır. Polis, olay tutanaklarında sıkça yalan söyleyerek, gerçekleri örtbas etmek için elinden geleni yapıyor.

Polis, son aylarda, o kadar çok silahsız insanı öldürdü ki tamamını sıralamak imkansız. 18 yaşındaki Michael Brown’un Fergoson, Missouri’de polis memuru Darren Wilson tarafından vurularak öldürülmesinden bu yana bir yıl geçti. O zamandan beri, 1.144 insan ya da günde üçten fazla kişi polis tarafından öldürüldü. Bir karşılaştırma yapmak gerekirse; her yıl Almanya’da 10’dan az ve Büyük Britanya’da da üçten az insan polis tarafından öldürülüyor.

Obama yönetiminin önderlik ettiği siyaset kurumu, katil polislerin büyük çoğunluğunun kovuşturmadan korunmasına yardım eder ve ölüm makinesinin devam etmesini seyrederken, polis zulmüne karşı giderek artan halk muhalefetine, içi boş kaygı gösterileriyle karşılık vermektedir.

Geçtiğimiz yıl patlak veren kapsamlı protestolara rağmen, ABD’de insanların polis tarafından öldürülme sıklığı artıyor. İçerideki bu savaşta bu yılın başından itibaren öldürülen insan sayısı 705 ki bu, geçtiğimiz yıl aynı dönemde öldürülenlerden 45 kişi fazla.

Amerika Birleşik Devletleri’nde polisin işlediği cinayetlerin devamlılığı ne anlama geliyor? Amerika’nın demokrasinin feneri olduğu iddiasını gülünç kılan bu ulusal rezalet, halk muhalefetine karşı neden böylesi dirençli?

Polis şiddeti sorunu, siyaset kurumu içinde tartışıldığı kadarıyla, evrensel olarak, beyaz polis memurlarının siyah insanları öldürdüğü bir ırk ilişkileri olarak sunuluyor. Irkçı ve diğer gerici düşüncelerin polis memurları arasında teşvik edildiğinden hiç kuşku olmamakla birlikte, bu resmi açıklama, Guardian gazetesi tarafından derlenen bir araştırmaya göre, polisin bu yıl siyahların neredeyse iki katı beyazı öldürmüş olduğu gerçeğini görmezden gelmektedir.

Irka odaklanmakla, söz konusu olan daha temel sınıfsal meseleleri gizlemek amaçlanmaktadır. Rus devrimci önder ve Marksist siyaset teorisyeni Vladimir Lenin, ufuk açıcı kitabı Devlet ve Devrim’de, “devlet iktidarı”nın, temelinde, “emrinde hapishanelere, vb. sahip olan silahlı insanların özel organları”ndan oluştuğunu yazmıştı.

O, devletin, esasen, “sınıf çelişkilerinin uzlaşmazlığının bir ürünü ve dışavurumu” olduğunu vurgulamıştı. Lenin, Frederick Engels’ten alıntı yaparak, devlet erki, “devlet içindeki sınıf uzlaşmazlıkları keskinleştiği oranda … güçlenir.” diyordu.

Bir doktorun bir hastayı gözlemlemesi gibi, Amerikan toplumunu dışarıdan gözlemleyen biri, polisi ve orduyu kapsayan devletin tehlikeli bir biçimde genişlediği ve iltihaplandığı sonucuna varır. Düzensizlik belirtileri, yalnızca sistematik polis vahşetini değil ama aynı zamanda devasa ve aşırı büyümüş cezaevi sistemini, tüm Amerikalıların görüşlerini ve iletişimlerini gözetleyen ve işkenceler ve suikastlar gerçekleştiren bir istihbarat aygıtını ve giderek artan ölçüde iç siyasi yaşama hükmeden bir askeri aygıtı da kapsamaktadır.

Amerikan devletinin başında, Amerikan yurttaşlarını da içeren yargısız infazlardan zevk alan ve ABD insansız hava aracı öldürme programı sayesinde “kayıp” insanlar konusunda böbürlenen bir başkan bulunmaktadır. Obama’nın geçtiğimiz hafta askeri harekat emri vermiş olmakla övündüğü 7 ülke de dahil, dünyaya egemen olma yöneliminde, milyonlarca yaşam kurban edilmiş durumda.

ABD emperyalizminin yurtdışındaki kurbanlarına yaşattığı şiddet ve barbarlık, her zamankinden daha doğrudan bir şekilde içerideki emekçilere uzanıyor.

Militarizmin artması, ABD’deki onlarca yıllık sanayisizleşme, malileşme ve işçilerin yaşam standartlarına yönelik saldırılar eliyle tahrik edilmiş ve Obama yönetimi altında yalnızca ivme kazanmış olan toplumsal eşitsizliğin kanser gibi büyümesine paraleldir.

Amerika’daki işçi sınıfı, imalat sektöründe 1980-82’de yaşanan durgunluk ve 1981’deki PATCO hava trafik kontrolörleri grevinin kırılması ile başlayarak, otuz beş yıldır durmak bilmeyen saldırıların hedefi olmuştur. Bu dönemde, kapitalist egemen seçkinler, işçilerin ücretlerinde ve emeklilik maaşlarında büyük kesintiler yaparak ve mali spekülasyon vasıtasıyla hiç olmadığı kadar büyük bir kişisel servet biriktirerek, üretken yatırımdan fabrikaların hurdaya çıkarılmasına doğru bir dönüş yaptı.

Sonuç olarak, ABD’deki imalat sanayi işleri, doruk noktası olan 1985’te yaklaşık 20 milyon iken neredeyse yarıya, bugünkü 12 milyon dolayına geriledi. Bu sanayisizleşme, Detroit, Baltimore, St. Louis ve Philadelphia gibi büyük kent alanlarını, bugünkü sanayi mezarlıklarına dönüştürdü.

İşsizlik oranının kimi durumlarda yüzde 50’den fazla ve genç işsizliğin daha da büyük olduğu bu harap edilmiş semtlerde, polis, fiilen ölüm mangaları olarak faaliyet gösteriyor. Esasen toplumun en geri unsurlarından çıkarılan ve işçilere ve gençliğe yönelik nefret ve kin duyguları teşvik edilen polis, itaat etmeye yönelik her türlü direnci öldürme izni olarak değerlendirerek, her gün şiddet, vahşet ve yıldırma eylemleri gerçekleştiriyor.

Amerikan mali oligarşisi, Amerikan toplumuna egemen olan devasa yoksulluğa ve eşitsizliğe yönelik hiçbir çözüme sahip değildir. O, tarihsel olarak ölüme mahkum edilmiş her toplumsal sınıf gibi, iktidarını korumak için gittikçe daha açık bir şekilde şiddete ve baskıya yöneliyor.

10 Ağustos 2015

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir