Akdeniz’de Siyonist Katliam İsrail Doğu Akdeniz’de Korsanlığa da Başladı

İsrail, 31 Mayıs sabahı erken saatlerde Gazze’ye yardım götüren konvoydaki gemilere saldırdı. Uluslararası sularda, 700’e yakın sivilin bulunduğu Mavi Marmara gemisine karşı gerçekleşen saldırıda, dördü TC vatandaşı dokuz kişi İsrail askerleri tarafından öldürüldü. Gazze şeridine doğru yol alırken İsrail ordusunun saldırdığı Mavi Marmara gemisi, İsrail’in Aşdod limanına götürüldü ve içindeki 680 kişi tutuklandı. Türkiye’nin ilk tepkisi, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’ni olağanüstü toplantıya çağırmak ve oradan, İsrail’i kınayan bir karar çıkartmak oldu. Dünyanın dört bir yanında yüz binlerce insanın katıldığı gösteriler düzenlenirken, NATO, AB ve Arap Birliği saldırıyla ilgili toplantılar yaptı. Yükselen kamuoyu baskısının ilk doğrudan etkisi, Mısır’ın Gazze’ye açılan Refah sınır kapısını açması oldu. Böylece, Mısır yönetimi, Siyonist devlet ile işbirliğinde geri adım atmak ve Gazze’ye yönelik ambargosunu “geçici” kaydıyla da olsa kaldırmak zorunda kaldı.

Herkes Türkiye’nin tavrının ne olacağını beklerken, Güney Amerika gezisini keserek Ankara’ya dönen Başbakan Erdoğan, 1 Haziran Salı günü AKP Meclis Grubu’nda yaptığı oldukça sert konuşmada, başta ABD olmak üzere, bütün ülkelere, “kınama” ile yetinmeyip yaptırım uygulamaları çağrısında bulundu. Erdoğan, ilk kez çok sayıda uluslararası haber kuruluşunun naklen yayınladığı konuşmasında, hükümetin neler yapacağını somut olarak söylemedi ama Ankara’nın İsrail’deki Türk büyükelçisini geri çekmekle ve askeri tatbikatları iptal etmekle yetinmeyeceği açık. AKP hükümetinin sert açıklamalarının ve Erdoğan ile Obama arasında aynı gece yapılan telefon görüşmesinin ilk ürünü, İsrail’in, gözaltındaki 680 kişiyi birkaç saat sonra alelacele serbest bırakması oldu. Bu, İsrail’in, dünya kamuoyunu barbarca saldırının haklılığına inandırma yönünde sürdürdüğü aptalca –dolayısıyla başarısız- yanlış bilgilendirme kampanyasının ardından attığı bir geri adımdı. Ancak bu yalnızca bir başlangıçtır. İsrail’in, önümüzdeki dönemde çok daha fazla geri adımlar atacağından; atmak zorunda kalacağından kimsenin kuşkusu olmasın.

Şurası açık ki, İsrail ile Türkiye arasında son yıllarda hızla bozulan ilişkiler, dört TC vatandaşının ölümüyle sonuçlanan bu saldırının ardından ağır bir yara almış durumda. Erdoğan’ın “hiçbir şey eskisi gibi olmayacak” sözleri ve Dışişleri Bakanı Davutoğlu’nun Washington’da kullandığı, “bu Türkiye’nin 11 Eylül’üdür” ifadesi de bu durumu gösteriyor. Ankara’nın insani yardım konvoyuna düzenlenen barbarca saldırının ardından sergilediği tavır, İsrail karşısında bugüne kadar izlediği olabildiğince barışçı ve uyumlu ilişkiler kurma çizgisinden çıkarak, çok daha sert bir tavır benimseyeceğinin ifadesidir.

Değişen dinamikler

Türkiye ile İsrail arasındaki ilişkiler, Siyonist devletin kuruluşu sürecinde başlayan “soğuk savaş”ın yoğun etkisi altında biçimlenmişti. Yeni yeni palazlanan Türk burjuvazisi SSCB’de gördüğü “komünizm tehlikesi” karşısında ABD emperyalizminin korumasına sığınmış; varlığını ABD’nin patronluğu altındaki Batı’ya bağlamıştı. Öte yandan, Filistin topraklarının işgali üzerinde kurulan İsrail’in başlıca düşmanları da (Suriye, Irak, Mısır, Libya vb.) aynı zamanda Kremlin bürokrasisine yakın duran ulusalcı “sosyalist” rejimlerdi. Bu durum, her iki devletin de bütün ekonomik ve siyasi ilişkilerde ABD ile ilişkileri ön plana koymasına yol açıyordu. ABD’nin de İsrail’i ve Türkiye’yi “ileri karakol” olarak gördüğü bu süreçte, Ankara, Filistin konusundaki “aşırı” davranışlarından dolayı zaman zaman İsrail’i “kınar” ama ona karşı tavır almazdı. Buna karşılık İsrail, bölgedeki önemli müttefikinin başını ağrıtan Ermeni, Kürt, Kıbrıs vb. sorunları gündeme getirmez; hatta emperyalist ülkelerdeki Musevi lobileri Türkiye’nin yanında tavır alırdı.

Türkiye ile İsrail arasındaki bu “kardeşlik” bürokratik diktatörlüklerin yıkılmasından, kapitalizmin restorasyonundan ve “komünizm tehlikesi ortadan kalktıktan” sonra da artarak devam etti. İsrail ile Türkiye, 1994 ile 2000 yılları arasında, askeri ve ekonomik işbirliği ve terörle mücadele konularında onlarca anlaşma imzaladı. Ancak, 2000’li yıllarla birlikte, uluslararası koşullar değişti. Küresel sermaye yatırımlarıyla birlikte, hem bölge hem de küresel sermayenin taşeronluğuna soyunan Türkiye’nin buradaki konumu hızla farklılaştı. AKP hükümeti altında yaşamsal önemde yasa değişiklikleri yapan ve uluslararası anlaşmalar imzalayan Türkiye burjuvazisi ve devleti, içeride istikrarı büyük ölçüde sağlamıştır ve bölgesel düzeyde bir güç olarak yükselmektedir.

Öte yandan İsrail burjuvazisi, bu süreçte, hem İsrail’de hem de bölgede sahip olduğu sermaye yatırımlarının genişlemesini ve güvence altına alınmasını sağlayacak siyasi istikrardan yoksun kalmıştır. O, Musevi ve Filistinli emekçilerin yeni liberal ekonomik politikalara karşı mücadelesi ve Filistinlilerin direnişi karşısında giderek daha fazla şiddete yönelmekte; emekçilere yönelik kapsamlı saldırısını, Filistin Özerk Yönetimi’ne yönelik barbarca saldırılarla yaratılan sürekli savaş ortamı içinde sürdürmektedir. Ancak İsrail burjuvazisinin ülkedeki iktidarını koruyabilmek için başvurduğu bu “sürekli savaş” stratejisi, hızla, onun bölgedeki varlık zemininin altını oymaktadır. Özetle, İsrail burjuvazisi, ekonomik krize eşlik eden siyasi krizler içinde yaşarken, attığı her adımda yeni krizlere davetiye çıkartıyor. Son eylemi, İsrail burjuvazisinin, krizin ortasında bir tür cinnet geçirdiğini göstermektedir.

Dolayısıyla, Türkiye ile İsrail arasındaki ilişkilerin hızla gerilmesi, çoğu kişinin düşündüğünün tersine, AKP’nin Musevi düşmanlığının ya da İslami ideolojik temellerinin ürünü değildir. Tersine, AKP, dünya ve bölge ölçeğinde yaşanan bütün bu değişimlerin ortasında ve onların siyasi ifadesi olarak kurulmuş ve iktidara gelmiştir. Onun İsrail’i giderek daha açık biçimde karşısında alması, Türkiye burjuvazisinin Arap sermayesini ülkeye çekme ve Arap ülkelerine yatırım yapma gereksiniminin bir parçasıdır. Özetle, biri (Türkiye) yükselen, diğeri (İsrail) ise gerileyen iki eski dost ve müttefik ülkenin, başka koşullar altında savaşa yol açabilecek adımlar atmasının ekonomi politiği budur.

Krizi avantaja çevirme çabası

Beyaz Saray sözcüsünün 1 Haziran günü yaptığı basın toplantısını izleyenler, ABD yönetiminin bu iki önemli müttefik arasında patlayan kriz karşısında nasıl zor bir duruma düştüğünü görmüşlerdir. Ancak söz konusu basın toplantısında edilen yuvarlak laflar aynı zamanda, ABD’nin bu krizden yararlanmayı bileceğinin de sinyallerini veriyor.

İsrail’deki Netanyahu hükümetinin, Gazze’ye yönelik ambargosuyla ve yeni Musevi yerleşim birimleri inşa ederek, Obama’nın Ortadoğu’ya yönelik planlarını her defasında dinamitlediği biliniyor. Dolayısıyla, İsrail’deki mevcut hükümetin Obama’nın en son tercihi olabileceğini söyleyebiliriz. Buna karşın Obama yönetimi, baştan beri, İsrail hükümetini cepheden karşısına almamayı tercih etmektedir (ABD’de Kasım ayında yapılacak olan kısmi Senato seçimleri de bir neden olabilir). İsrail ordusunun sivil yardım konvoyuna yönelik barbarca saldırısı, Netanyahu hükümetinin yoğun uluslararası ve ulusal baskı altında devrilmesine yol açarsa -ki öyle olacak gibi görünüyor- buna en son üzülecek insanın ABD Başkanı olacağını söyleyebiliriz. ABD’nin, Türkiye’nin başvurusu ile toplanan BM Güvenlik Konseyi’nin İsrail’i kınayan kararını veto etmediğini ve “bağımsız” bir “soruşturma komisyonu” kurarak İsrail’e kendisini “aklama” kapısı araladığını unutmayalım. (Böylesi bir komisyon, birkaç subayı ya da bakanı “sorumlu” tutabilir; bu da pekala koalisyondaki faşist partilerin hükümetten ayrılmasına, dolayısıyla “aşırıların yer almadığı” yeni bir hükümetin kurulmasına yol açabilir.) Her durumda, Netanyahu yönetiminin yoğun bir baskı altında kalacağını ve Gazze politikasını değiştirmeye zorlanacağını; ABD yönetiminin de bunu istediğini söyleyebiliriz.

Güçlenen Türkiye

İsrail’in yardım konvoyuna saldırısı ve Mavi Marmara’da 9 kişiyi öldürmesi, paradoksal gibi görünse de, en fazla Türkiye burjuvazisinin ve AKP hükümetinin işine yaradı. Netanyahu hükümetinin -aklı başı yerinde burjuva politikacıların aptalca buldukları- bu son eylemi, başta ABD olmak üzere güçlü emperyalist ülkelerde daha birkaç gün önce İran ile sağlanan uranyum takası anlaşması sonrasında AKP hükümeti aleyhinde yoğunlaşan kuşku bulutlarını büyük ölçüde etkisizleştirmiş; Siyonist devletin buralarda da sorgulanmasına yol açmıştır.

Ama en önemlisi, Türkiye ile İsrail arasında sürekli artan ve Başbakan Erdoğan’ın Davos’taki “one minute çıkışı” ile ivme kazanan gerilimin, son Siyonist barbarlıkla birlikte, Türkiye burjuvazisinin ve devletinin Ortadoğu’daki etkisini tarihte olmadığı kadar arttırmasıdır. İsrail burjuvazisinin iktidardaki kesiminin sahip olduğu siyasi körlük, ”akıllıca” kullanması durumunda, Türkiye burjuvazisinin ve AKP hükümetinin ekmeğine yağ sürmektedir ki Türk diplomasisi, bunu başarabileceğinin güçlü sinyallerini vermektedir.

İsrail gibi kaba kuvvet yoluyla değil, aksine ekonomik ve siyasi ilişkiler geliştirerek bölgedeki en güçlü devletlerden biri (gerçekte en güçlüsü) haline gelmiş olan Türkiye, küresel sermayenin bölgedeki en önemli ve en güvenilir müttefikidir. Türkiye burjuvazisi, AKP iktidarı döneminde, güçlü emperyalist ülkelerin orta ve uzun vadeli çıkarları ile kendi yayılmacı hedefleri arasında zaman zaman yaşanan kaçınılmaz çelişkilere rağmen bir denge kurmuştur. Dahası, Türkiye burjuvazisi ve devleti, Türk ve Filistin bayraklarıyla sokaklara dökülen Arap emekçileri ve gençleri içinde edindiği saygınlığı baskıcı Arap rejimleri üzerinde kullanma hesabı içindedir. Başta ABD olmak üzere güçlü emperyalist devletler de, Ortadoğu’da istikrarın sağlanması ve küresel sermayenin önünün açılmasındaki başlıca aktörün Türkiye olduğunun farkındalar.

Özetle, AKP’nin yönetimindeki Türk devletinin İsrail ile -deyim yerindeyse- savaşın eşiğine gelmesi, onun “Filistin davası”na bağlılığından değil; Türkiyeli burjuvaların Filistin de dahil bu topraklarda yatırımlar yapma hesaplarından kaynaklanmaktadır.

Küçük burjuva solunun tepkisi

Türkiye’deki küçük burjuva sosyalistlerinin bir kısmı, burjuva muhalefetin çizgisinde,“yanıtsız kalmamalı” yönünde bir tepki gösterdi ve AKP hükümetini önceden önlem almamakla suçladı. Örneğin EMEP adına genel başkan Levent Tüzel tarafından 31 Mayıs günü yapılan açıklamada, “Bu saldırganlıkta İsrail’in işgalci politikalarına kalkan olan ABD emperyalizmi başta olmak üzere İsrail devletiyle anlaşmalar içinde olan ülkemiz yönetimi de sorumludur” dendi. Türkiye burjuvazisinin ve devletinin izlediği “aktif dış politika”yı bir niyet ya da heves olarak gören EMEP’e göre, “İsrail ile rekabet içinde bir büyük güç olma hevesleriyle hareket, sorumlu ve barışa hizmet eden bir politika değildir… AKP Hükümeti emperyalist plan ve heveslerden derhal uzaklaşmalı, ülkemizi batağa sokacak anlaşmalardan çıkmalı, topraklarımızdaki ABD üslerine, nükleer silahlarının varlığına son vermelidir.”

Küçük burjuva solunun bir diğer temsilcisi ÖDP’nin genel başkanı Alper Taş da aynı gün yaptığı açıklamada, çok doğru bir şekilde, “İsrail devletine karşı yürütülecek bu mücadelenin Yahudi yurttaşlara yönelik bir tepkiye dönüştürülmemesi” gerektiğini vurguladı. Taş’a göre, “insanlığa karşı bir savaş açılmıştır” ve “bu savaşa insanlığın temel değerlerini savunarak karşı durabiliriz.”

Bütün eksiklik ve çarpıklıklarına karşın bu iki parti, vurguyu halka yaparken, ulusalcı sosyalist TKP, hem Siyonist devlete hem de TC Devletine yönelik somut talepler yükseltti. Ancak bu talepler, ne denli doğru olursa olsunlar, can alıcı bir eksiklikle malüldü. Adında “komünist” sıfatını taşıyan bu ulusalcı sol partinin açıklamasında, gelişmelerin gerçek nedenleri bir yana, işçi sınıfının ve proletarya enternasyonalizminin adı bile anılmıyordu.

Pablocu oportunizmin son örneği

Ama küçük burjuva solunun Siyonist barbarlığa karşı açıklamaları içinde en kötüsü bunlar değildi. “DİP Girişimi” adlı Pablocu grup, burjuva Türk devletini, İsrail’e savaş açmaya çağırdı. Yanlış okumuyorsunuz! Pablocular, 31 Mayıs tarihli “Gemileri İsrail’den alın! Yardımı Gazze’ye çıkarın!” başlıklı bildirilerinde, AKP hükümetinden, Türk donanmasının İsrail’e gönderilmesini ve yardım gemilerinin geri alınmasını talep etti. “DİP Girişimi”nin bildirisinden aynen aktarıyoruz: “İsrail devletinin korsanlığına karşı kınamaların, süslü sözlerin, tehdit savurmaların günü geçmiş”tir; “kan dökülmüştür. Yaralılar korsanın elindedir. Gemilerdeki insanlar korsanın elindedir. Korsandan gemileri serbest bırakmasını talep etmek yetmez. Gemileri gidip almak gerekir! Gemileri alıp geri gelmek yetmez. Toplanmış olan yardımı ablukanın perişan ettiği Gazze halkına ulaştırmak gerekir!” Türk devletini, donanmasını İsrail’in üzerine gönderme çağrısı yapan Pablocular, bu yolla “en keskin” slogan ürettiklerini ve kendilerini reformist kardeşlerinden ayırt ettiklerini düşünüyor olabilirler. Gerçekte ise onlar, bunun açıkça savaş çağrısı olduğunun ve savaşmaya çağırdıkları devletin burjuva bir devlet olduğunun farkında bile değiller (yoksa bu çağrı, bizim varlığını bilmediğimiz bir işçi devletine mi yapılıyor?). DİP Girişimi, Türkiye burjuvazisine ve onun devletine yönelik bu çağrısıyla birlikte, işçi sınıfının tarihsel çıkarlarına nasıl ters düşeceklerinin; Marksizmin ve sosyalizmin en temel önermelerinin nasıl ayaklar altına alınabileceğinin en uç örneklerini sergilemektedir.

“DİP Girişimi”nin bu bildirisindeki akıl almaz talepten hareketle, onun içinde yer alan ve bu oluşumun sosyalist olduğunu sanan genç devrimcilere soruyoruz:

AKP hükümeti sizin talebinizi yerine getirip donanmasını İsrail üstüne sürse ve iki ülke arasında savaş çıksa ne olacağını sanıyorsunuz? Söyleyelim: “DİP Girişimi”, üçüncü bir dünya savaşının kıvılcımı olabilecek bu saldırıda, talebini yerine getirmiş olan Türk devletinin askeri mi olacak? Bu görevini haklı çıkarmak için, Türk ordusunun “demokratik, laik, sosyalist bir Filistin!” talebini gerçekleştirmek için mi orada olduğunu savunacak? (Bu tespiti “çok ağır” ya da “acımasız” bulanlara, sosyal demokrasinin ve Stalinist komünist partilerin tarihini okumalarını öneririz.)

Kuşkusuz, ne Türkiye burjuvazisi ve devleti böylesi çılgınlıklara girişecek denli kötü / çaresiz bir durumda ne de “DİP Girişimi”nin onun politikalarını etkileyecek gücü var. Ancak bu durum, sendika bürokrasileri ve Kürt burjuvazisinin kuyruğuna daha rahat takılma uğruna yıllarca taşıdıkları Marksist / Troçkist maskeyi bir yana atmış olan “DİP” girişimcilerinin söz konusu bildiride işledikleri suçu hafifletmez. Türk donanmasını İsrail üzerine gönderme talebini yükselterek emperyalist bir savaşın kışkırtıcılığı yapan “DİP Girişimi”, artık Marksizm bayrağını terk etmekle yetinemediğini; onun en temel pozisyonlarını açıkça ayaklar altına aldığını göstermektedir.

Sonuç

Biz, yukarıda açıklamaya çalıştığımız gibi, Siyonist devletin insani yardım konvoyuna saldırısı ve Mavi Marmara’da gerçekleştirdiği katliamın Türkiye ile İsrail arasında Ortadoğu’da sürmekte olan rekabette yeni bir aşamayı ifade ettiğini düşünüyoruz. Küresel sermayenin bölgeye ilişkin hesaplarından bağımsız olmayan bu rekabette, her ikisi de aynı derecede gerici olan iki burjuva devletten birisi (Türkiye) yükselirken, diğeri (İsrail) hızla güç yitirmektedir. Türkiye burjuvazisi ve devleti kabaca son on yıl içinde küresel sermaye ile bütünleşme yönünde attığı adımlar sayesinde bölge ülkeleri arasındaki ekonomik parçalanmışlığı aşmada başı çekerken, hem emperyalistler hem de SSCB için “soğuk savaş” döneminin vazgeçilmez unsuru olan Siyonist devlet bu konumunu yitirmenin de etkisiyle, giderek hırçınlaşmaktadır. Siyonist egemenler, devletlerinin, II. Dünya Savaşı sonrasında galip emperyalistler ile SSCB tarafından kurulan düzenin son kalıntısı olduğunun farkındalar ve bu onları rahatsız ediyor.

İsrail’in Türkiye ile savaşa yol açabilecek son saldırısı, gerçekte, kapitalizmin küresel çelişkilerinin ne denli yoğunlaşmış olduğunu ve burjuva yönetimleri nasıl “çılgınca” kararlar almaya zorladığını göstermektedir. Farklı sermaye grupları ve onların kontrolündeki burjuva devletler arasında yaşanan bu tür çelişkiler, her an çatışmalara ve savaşlara yol açabilir.

Bu süreçte Marksistlere düşen görev, burjuvazinin işçi sınıfı ve emekçiler içinde yaymaya çalıştığı her türlü ulusalcı, yurtsever vb. yanılsamaya karşı enternasyonalist sosyalizm perspektifini güçlendirmek; onları uluslararası devrimci bir güç olarak müdahaleye hazırlamaktır. Bunun yolu da, öncelikle, burjuvazinin farklı kesimleri arasında yaşanan egemenlik ve hegemonya mücadelelerinde hiçbir tarafa “ilerici” paye biçmemekten geçer. Siyonist devletin son saldırısı, yineliyoruz, onun Türkiye ile girdiği bölgesel hegemonya mücadelesinin bir parçası, bir aşamasıdır. Küçük burjuva hayalcilerin tersine, Türkiye burjuvazisinin ve devletinin bu mücadelede herhangi bir ilerici rol oynaması da mümkün değildir. Filistin halkının Gazze’de ve başka yerlerde on yıllardır yaşadığı trajediye son verecek tek güç, Filistinli ve Musevi emekçilerin ortak örgütlülüğü ve eylemi olacaktır. Bu, doğası gereği emek ve enternasyonalizm eksenli bir yönelimi gerektirir. Onların hem Siyonist devleti hem de Filistin Özerk Yönetimi adlı hapishaneyi yıkarak sosyalist bir Filistin’i inşa mücadelesi, başta Ortadoğu, ABD ve AB olmak üzere diğer ülkelerden işçilerin devrim ve sosyalizm mücadelesinden bağımsız düşünülemez. Tarih, işçi sınıfının güçlerini tek bir perspektif ve program etrafında toparlayabilecek tek akımın Marksizm olduğunu defalarca kanıtlamış durumda.

Marksizm’in siyasi programının işçi sınıfını kucaklaması için, öncelikle, farklı uluslardan emekçileri mülk sahibi sınıfların ulusal çıkarları uğruna gerektiğinde savaşa sürmekte tereddüt etmeyecek olan her türlü küçük burjuva akıma karşı kararlılıkla mücadele etmek gerekir. Marksizmin ve proletarya enternasyonalizminin bayrağını yüksekte tutmanın yolu da, burjuva iktidarları savaşa kışkırtan talepleri yükseltmekten değil; Marksizmin ilkelerini kararlılıkla savunmaktan geçer. Oportünistler, “iflah olmaz sekterler” diye haykırmayı sürdürebilirler ama biz, Marksistlerin tarih boyunca hep aynı suçlamayla karşılaştıklarını ve her defasında haklı çıktıklarını biliyoruz.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir