CHP’nin 33. Kurultayı ve Zehirli Yalanlar

CHP’nin 33. Olağan Kurultayı 22-23 Haziran günlerinde Ankara’da, Atatürk Spor Salonu’nda yapıldı ve 1.250 delegenin 1.200’ü tarafından aday gösterilen Kemal Kılıçdaroğlu, 1189 oyla CHP’nin yeni genel başkanı oldu. Kurultayın ikinci günü yapılan Parti Meclisi seçimlerinde ise önceki yönetimin üçte ikisi değişti. Böylece CHP yönetimi neredeyse bütünüyle yenilenmiş oldu. Peki, 33. Olağan Kurultay sonrasında ortaya çıkan tablo ne anlama geliyor? CHP’de ne, ne kadar değişti?

Önce, bu kurultayın normal bir ortamda gerçekleşmediğini anımsamakta yarar var. CHP’nin 33. Kurultayı’ndan iki hafta kadar önce internet yoluyla basına servis edilen video görüntülerinin ardından Baykal genel başkanlıktan istifa etmiş; birkaç günlük bocalamanın ardından da Kemal Kılıçdaroğlu genel başkanlığa aday olduğunu açıklamıştı. CHP’li gençlerin, Baykal’ın geri dönmesi için açlık grevi başlattığı, partinin merkez yönetim kurulunun da Baykal’ın dönmesini istediği bir ortamda açıklanan Kılıçdaroğlu’nun adaylığı, başlangıçta, bir grup milletvekilinin yanı sıra, parti yönetiminden yalnızca genel sekreter Önder Sav tarafından desteklendi. CHP Merkez Yönetim Kurulu’nun Önder Sav’ı istifaya, Baykal’ı da genel başkanlığa çağıran açıklamasından bir gün sonra toplanan 77 il örgütü ise örgütün genel başkan adayının Kemal Kılıçdaroğlu olduğunu belirtti. Parti’nin yönetimi ile teşkilat arasında yaşanan bu çatışma, Kılıçdaroğlu’nun adaylığına karşı çıkan yönetimin geri adım atması sonrasında (atmayıp da ne yapacaklardı ki!) “çözüldü” ve kurultaya tam bir “birlik ve beraberlik” havası damgasını vurdu (bu da, bu ülkedeki siyasi kültür hakkında biraz fikir sahibi olan hiç kimseyi şaşırtmadı).

“Vitrin” değişti örgüt aynı

CHP’nin 33. Kurultay’ının ardından, CHP’nin vitrininde yıllardır gördüğümüz birçok kişi yeni Parti Meclisi’nde, dolayısıyla yönetimde yer almayacak. Bu durumun başlıca istisnasını, elbette, Önder Sav oluşturuyor. Baykal’ı ve partinin yönetimini karşısına alarak Kılıçdaroğlu’nu destekleyen (gerçekte onu genel başkanlığa getiren) Sav’ın, Kurultay’da yaptığı manevrayla, CHP’nin gerçek “patronu” olduğunu gözler önüne serdiğini söyleyebiliriz. Sav, CHP’nin durumunu doğru değerlendirmiş ve hem Baykal’a hem de parti yönetimine rağmen, kendi sözleriyle, “tıkanmış olan CHP’ye bir ufuk açmak” (Akşam Gazetesi, 23 Mayıs 2010) için, Kılıçdaroğlu’nu genel başkanlığa taşımıştır.

Başarılı bir örgütleyici olduğunu kanıtlayan Sav’ın bu kararı almasında, parti içinde var olduğu söylenen hoşnutsuzluk elbette rol oynamıştır. Ama -partinin diğer yöneticileri gibi- Sav’ın da Baykal’da ısrar etmesi durumunda, bu hoşnutsuzluğun en azından bu kurultayda ciddi ve açık bir muhalefete dönüşebileceğini söylemek pek mümkün değildi. Unutmayalım ki 32. Kurultay’da Baykal’a karşı aday olan üç kişi, delegelerden, aday olmak için gerekli sayıda imzayı bile toplayamamış ve delegeler “Baykal” demişti.

Şimdi, o zaman “Baykal’ın Askerleri” olarak adlandırılan aynı delegelerin 33. Kurultay’da neredeyse oybirliği ile Kılıçdaroğlu’nu genel başkanlığa getirmiş olması, hem CHP’liler hem de burjuva basının bir kesimi tarafından neredeyse bir “devrim” olarak alkışlanıyor. Bütün bu şamata içinde, Baykal’ın arkadan vurulduğundan söz eden, hatta Sav’ı “CIA ajanı” olmakla suçlayanların Kurultay’da Kılıçdaroğlu’nun arkasında hizaya geçtikleri gerçeği gözlerden kaçırılıyor.

Dahası, CHP’nin –“Baykal’ın Askerleri” denilen delegelerinin, onun istifasının ardından değiştiğini ve sağlıklı bir yapı kazandığını düşünmek için de bir neden bulunmuyor. 33. Kurultay’da hep birlikte “Kılıçdaroğlu” diyen delegeler, hiç kuşkusuz, Baykal’ın aday olması durumunda aynı şekilde ona oy vereceklerdi. Dolayısıyla, bu delegeler, Baykal’ın yokluğunda “fırsat bu fırsat” diyerek partinin bürokratik iç işleyişini ve siyasi çizgisini değiştirmeye soyunmuş değiller. Onlar, daha önce de defalarca sergiledikleri “kapıkulu” tavrını sürdürmüş; Önder Sav’ı ve onunla birlikte davranan seçkin önderlerini izlemişlerdir.

CHP’nin, kimilerinin “devrim” ya da büyük bir “sıçrama” olarak yutturmaya çalıştığı 33. Kurultay’ına tek bir adayla ve blok listeyle gidilmesi ve orada hiçbir siyasi tartışmanın yaşanmamış olması, bu partinin örgütsel yapısının tabandan yükselecek herhangi dönüşüme uygun olmadığını bir kez daha göstermiştir. En önemlisi, ortada, CHP’yi etkileyecek toplumsal bir çalkantının yaşanmıyor ve bir muhalefet hareketinin yükselmiyor olmasıdır. Bu koşullar altında, CHP’nin AKP iktidarına gerçek bir alternatif oluşturmak için değişmesi gerektiğine karar vermiş olanlar, doğallıkla, taban değil ama yönetici seçkinler olmuştur. Zaten, başka türlü de olamazdı.

“Gandi” ya da “Halkın devrimcisi”

CHP’nin yönetici seçkinleri, en azından onların en akıllıları, CHP’nin önceki siyasi üslubuyla, iktidar yolunda bir adım ileri gidemeyeceğinin farkındaydılar. Baykal önderliğindeki CHP yönetimi, “Ergenekon’un avukatlığına” soyunmasıyla, barındırdığı kafatasçı Kemalist sözcüleriyle ve seçkinciliğiyle, geniş emekçi kitlelerden ve yoksullaşan orta tabakalardan neredeyse bütünüyle kopmuştu. Dolayısıyla, CHP’nin geniş kitlelerin oyunu alabilecek hale gelmesi için -aynı Erdoğan gibi- “halktan gelen” bir ismin önderliğinde vitrinini değiştirmesi ve AKP iktidarına gerçek bir alternatif olarak sunulabilmesi gerekiyordu.

  1. Kurultay sürecinde bu yönde en ciddi çabayı gösteren kurum burjuva medyası oldu. AKP yandaşları dışındaki bütün medya, sağcısıyla “solcu”suyla, 33. Kurultay ve Kılıçdaroğlu adı etrafında efsaneler yaratmaya koyuldu. CHP’de büyük dönüşüm yaşanıyor; statükocu, seçkinci, hatta darbeci bürokratlar gidiyor; demokrat, halkçı, dürüst ve de namuslu bir halk adamının önderliğinde yeni bir CHP doğuyordu! (geçerken, “devrimci” ÖDP’nin gazetesi Birgün’ün de, Kılıçdaroğlu’nun konuşmasından “devrimci” pasajlar aktararak yaptığı haberlerle bu koroya katıldığını belirtelim)

İyi de, Kılıçdaroğlu kurultayda yaptığı ve burjuva basının “tarihi” olarak adlandırdığı konuşmasında neler söyledi? CHP iktidara yürüyordu ve CHP iktidarı altında taşeronculuk, rüşvet, vurgun, yolsuzluk, işsizlik ve yoksulluk ortadan kalkacak; sendikalaşma ile birlikte iş güvencesi ve güvenliği gelişecek; Türkiye’de barış rüzgarları esecekti! Kılıçdaroğlu, ayrıca, partinin kimi önceki sözcülerinin ırkçı ve ayrımcı söyleminden de uzaklaşıyor; inançlara ve her etnik kimliğe saygılı olacaklarını anlatıyor; Kürtlerin adını anmaktan kaçınırken Kürt sorununu bir azgelişmişlik sorununa indirgiyordu. CHP, Kuvayı Milliye demekti; Müdafaa-i Hukuk demekti; CHP Anafartalar’dı “Conk Bayırı”ydı. Onun “genlerinde ulusal çıkarları korumak, halkının çıkarlarını korumak var”dı; “CHP değişimci ve devrimci” idi. Özetle, CHP “halkın devrimcisi olacak” ve halk için çalışacaktı.

“Herkesi kucaklamak zorundayız. Buna inanan bütün yurtseverler, inancı, etnik kimliği ne olursa olsun CHP çatısı altına gelsin” diyen Kılıçdaroğlu’nun konuşması, gerçekte, sıradan bir kasaba politikacısının seçim öncesi söylevinde yer alabilecek her şeyi içeriyordu. Hiçbir ciddi çözümleme içermeyen bu konuşmada eksik olan tek -ve olması gereken- şey, derinlikti. Ama bu, ne yapacağını bilemeyen küçük burjuva solu için önemsiz bir ayrıntıydı; onun motivasyona ihtiyacı vardı. Kılıçdaroğlu’nun “faşizme geçit yok” sloganını atması, kendi siyasi kulüplerinde anılarla yaşamaya çalışan küçük burjuva solcularının bu gereksinimini karşılamış görünüyor.

Komplo teorileri

CHP’nin 33. Kurultayı öncesinde patlayan video kaset skandalı, Baykal’ın istifası ve Kılıçdaroğlu’nun genel başkanlığa seçilmesi, bu topraklarda fazlasıyla üretilen komplo teorilerine yenilerini ekledi. Önce Baykal ve CHP yönetimi AKP’yi komplo kurmakla suçladı, ardından, ondan komployu açığa çıkarmasını istedi. Baykal’ın istifasının ve Kılıçdaroğlu’nun adaylığını açıklamasından sonra, CHP yönetimindeki Baykalcılar, bunun ABD tarafından uygulanan bir operasyon olduğunu iddia ettiler ve Önder Sav’ı CIA ajanı olmakla suçladılar. Kimileri, süreci, darbe girişimleri boşa çıkan ulusalcı güçlerin AKP’ye sivil bir alternatif yaratmak amacıyla organize ettiğini savunurken, başkaları, onun ardında iktidarın son dönemde izlediği dış politikadan fazlasıyla rahatsız olan ABD’nin, İsrail’in ve kimi AB devletlerinin yattığını savunuyor.

Özetle, komplo teorileri hem ulusalcılar hem de AKP’nin politikalarından rahatsız olan liberaller arasında yandaş buldu.

AKP’nin ikinci iktidar döneminde izlediği dış politikanın (Rusya ve İran ile geliştirilen ilişkiler, İsrail’e yönelik tutum vb.) kimi küresel sermaye gruplarının dolayısıyla ABD’nin ve AB’nin kimi çıkarları ile çeliştiği hiç kimse için sır değil. Ancak, bölgesel bir güç olarak yükselmek isteyen, bu amaçla çok yönlü ve ABD ile AB’den bağımsız politikalar uygulamaya yönelen AKP iktidarının buna ne ölçüde niyetli olduğu ve ne ölçüde başarabileceği ucu büyük ölçüde açık bir soru. Bununla birlikte, böylesi güçlü bir şekilde iktidarda olan AKP’nin gerçek bir alternatifinin yaratılması da, hem söz konusu emperyalist devletler hem de Batıcı – laik Türkiye burjuvazisinin acil gereksinimi olarak durmaktadır.

En önemlisi de, toplumsal istikrarın güvence altına alınması gerekiyor. Sahip oldukları burjuva ve küçük burjuva önderliklerin alçakça politikaları yüzünden küreselleşme sürecinden en yıkıcı biçimde etkilenen işçi sınıfının bugün -yine mevcut önderlikler eliyle- etkisizleştirilmiş olan eylemleri, ilk ekonomik krizle birlikte patlama potansiyeline sahiptir. Emekçi kitlelerin taleplerini manipüle edecek bir CHP iktidarı, birikmiş olan çelişkilerin bütün çıplaklığıyla açığa çıkmasına yol açacak olan böylesi bir patlamayı önleyebilir; daha doğrusu, belirsiz bir süre için erteleyebilir. Sermayenin bir kanadının hesabı budur.

Ancak, bütün bunlar, CHP’nin 33. Kurultayı sürecinde yaşananların, basitçe, ulusalcıların ya da emperyalistlerin komplosu olarak tanımlanmasına yetmez. Baykal’ı istifaya zorlayan kaset skandalının, somut kanıtlar sunulana kadar, CHP’deki yönetim değişikliğinin AKP iktidarına karşı bir operasyonun parçası değil ama vesilesi olarak görülmesi gerekir.

“Yeni sol”a yeni adres

Son olarak, Kılıçdaroğlu adı etrafında yaratılan halkçı ve de devrimci bir CHP efsanesi, birçok başka olgu gibi, bu partinin siyasi çizgisinde herhangi bir değişimin söz konusu olmadığı gerçeğinin de üzerini ötmektedir. Oysa bizzat Baykal’ın kurultay öncesinde ve sırasında sergilediği sessizliği doğru okuyan biri, onun bu konudaki rahatlığını anlayabilirdi. Unutmayalım ki, Baykal önderliği, CHP’nin geleneksel Kemalist ideolojik pozisyonları savunarak iktidara gelmenin mümkün olmadığını çok önceden görmüş; sermayenin liberalleşme yönündeki taleplerine yanıt veren politikalar geliştirmişti. CHP’nin 26-27 Nisan 2008 günlerinde Ankara’da toplanan 32. Kurultayı’nda, Kürt sorununa ve dine ilişkin klasik Kemalist yaklaşımın terk edilmesi ve burjuva liberal bir çerçevede yeniden tanımlanması yönünde adım atılmıştı.

Söz konusu kurultaya ilişkin bir değerlendirmede, bu durumun, CHP içindeki geleneksel Kemalist ya da ulusalcı kanadın işinin kurultay sonrasında daha da zorlaştıracağını; partiden kimi kopmaların ve yeni oluşumların yaşanabileceğini belirtmiştik: “Kurultaydan, sermayenin sosyal liberal alternatifi olarak bir hayli netleşerek çıkan Baykal önderliğindeki CHP ise AKP sonrası iktidara hazırlanıyor. Bu da sermayenin, dünya çapında yaşanmakta olan ekonomik krizin kaçınılmaz siyasi çalkantılarını en aza indirme arayışına denk düşüyor” (Ali Kemal Akın, CHP’nin 32. Olağan Kurultayı’nda Beklenen Oldu: Baykal Genel Başkan, 2 Mayıs 2008).

Aradan geçen süre içinde, burada sözü edilen kopmaya ya da yeni bir oluşuma tanık olmadık. CHP’nin 32. Kurultayı’nda ilan ettiği yeni çizgiye uyarlanması için gerekli “dönüşüm”, kabaca iki yıl sonra toplanan 33. Kurultay’da gerçekleşti. Bu kurultay’da seçilen yeni yönetimle birlikte, CHP’nin “sol” ya da sosyal liberal yöneliminin önündeki başlıca engel ( yönetimdeki Kemalist hizip) büyük ölçüde devre dışı bırakılmış oldu. Dolayısıyla, uzun yıllar bir bürokrat olarak çalışan Kılıçdaroğlu, İstanbul Anakent Belediye Başkanı adaylığının ardından, iyi bir “görev adamı” olarak, “uygun zamanda ve yerde” ortaya çıkmış; CHP’yi AKP’nin “sol” liberal alternatifi olarak yükseltme görevini genel başkanı Baykal’dan devralmıştır.

Şimdi, Kılıçdaroğlu’nun “Ecevit kasketi”yle “faşizme geçit yok” diye haykırması karşısında 70’li yılları anımsayıp büyülenen küçük burjuva devrimcisi, İstiklal Marşı okunurken sol yumruğunu havaya kaldıran CHP’li kurultay delegelerinin partide devrim yaptığı masalını anlatıyor; onun Türkiye’de bir “halk devrimi” yapmak üzere “solun birliğini” sağlayacağı hayalini kuruyor. O, Kılıçdaroğlu’nda, 6 Mayıs 1972’deki Kongre’de İsmet İnönü’yü genel başkanlıktan düşüren Bülent Ecevit’i görürken, işçi sınıfını ve emekçileri, aynı 14 Ekim 1973’te olduğu gibi, bu burjuva partisine yedeklemenin hesabını yapıyor.

Tarih, küçük burjuva solcularının kurdukları hayallerin ve uğradıkları hayal kırıklıklarının sayısız örneğiyle doludur. Ama bu durum, onların hayallerinin hoş görülebileceği anlamına gelmemeli. Zira tarih, küçük burjuva solcularının bu tür zehirli hayallerinin bedelini her defasında işçi sınıfı ve emekçilerin ödediğinin de sayısız örneğiyle dolu.

Bu yüzden, Marksistler, 33. Kurultay’ı, CHP’de yaşanan liberalleşme sürecinin bir parçası olarak ele almalı ve onun ardında yatan küresel ekonomik – siyasi dinamikleri titizlikle incelemeli; işçi sınıfını küresel sermayenin “sol” liberal ayağının oluşturulmasına destek sunan küçük burjuva solunun (reformist sendikacıların, eski gerillacıların ve Stalinistlerin) bu yönelişini acımasızca teşhir etmelidirler. Küresel sermayeye karşı enternasyonalist devrimci alternatifin yaratılması mücadelesi, yalnızca, ulusalcı ya da liberal küçük burjuva solunun işçi sınıfı üzerindeki ideolojik ve siyasi etkisinin kırılmasıyla başarıya ulaşabilir. Bu başarılamadığında, daha önce yaşanmış olanlardan daha ağır felaketlerin (savaşlara ve iç savaşlara yol açacak toplumsal çalkantıların) önlenmesi mümkün olmayacaktır.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir