Yunan Maliye Bakanı Yanis Varoufakis’in kapitalizmi kurtarma misyonu

Britanya’daki Guardian gazetesi, Yunanistan Maliye Bakanı Yanis Varoufakis’in “Nasıl sapkın bir Marksist oldum” başlıklı bir makalesini yayımladı.

Varoufakis, Başbakan Alexis Tsipras ile birlikte, Avrupa Birliği tarafından Yunanistan’a dayatılan kemer sıkma programına karşı mücadelenin başını çeken kişi olarak sunuluyor. Bunun, Syriza’nın, tüm Avrupa’da ve uluslararası ölçekte öykünülecek örnek bir “sol” parti olduğunun kanıtı olduğu söyleniyor.

Varoufakis’in siyasi inançlarına, dürtülerine ve tarihine ilişkin samimiyeti, bu tür iddiaları yalanlamaktadır.

Onunki, kendisini açıklama ve bunu belirli bir samimiyetle yapma ihtiyacını hissettiği, son derece açıklayıcı bir makaledir. Varoufakis, bunu yaparken, yalnızca kendisinin değil, bütün bir toplumsal tabakanın siyasi bakış açısını açığa vurmaktadır.

Varoufakis, 2013 yılında verdiği bir konferanstan uyarlanmış makalesinde, politikaları Marksist ya da devrimci olmayıp, en fazlasından belirsiz bir şekilde reformist olarak betimlenebilecek biri olduğunu ortaya koyuyor. O Syriza’nın üyesi değil ama tam da bu düşüncelerinden dolayı hükümeti temsil etmek için seçildi. O, egemen seçkinleri, kıtayı ekonomik ve siyasi bir felakete sürüklenme tehlikesine attıkları konusunda ikna etmekten ve onlara alternatif bir yol öğütlemekten başka bir şey istemiyor.

Varoufakis, yazısına, 2008 krizinin basitçe bir “çevrimsel düşme” olmayıp “bildiğimiz haliyle uygarlığı tehdit eden” bir kriz olduğunu belirterek başlıyor.

“Radikallerin önündeki soru şu: Avrupa kapitalizminin krizini onun yerine daha iyi bir sistemi geçirmenin fırsatı olarak memnuniyetle karşılamamız mı gerekiyor? Yoksa ondan, Avrupa kapitalizmini istikrara kavuşturmak için bir mücadeleye girişecek denli kaygılanmalı mıyız?”

Varoufakis, “Bana göre, yanıt açık” diyor ve ekliyor: “Avrupa’nın krizinin kapitalizme daha iyi bir alternatif sağlaması, gelecek kuşaklar için herhangi bir ilerici hamle umudunu söndürürken, insani bir kıyıma yol açma kapasitesine sahip tehlikeli bir şekilde geriletici güçleri serbest bırakmasından çok daha az mümkün görünüyor.”

“Bu bakışa göre”, diyor Varoufakis, “ben, iyi niyetli radikaller tarafından, ‘bozguncu’ olmakla ve Avrupa’nın savunulamaz sosyo-ekonomik sistemini savunmaya çalışmakla suçlandım. Bu eleştiri, itiraf edeyim ki incitiyor. İncitiyor, çünkü bir doğruluk zerresinden daha fazlasını içeriyor.”

Varoufakis, “solun düpedüz yenilmiş olduğu ve böyle olmaya devam ettiği varsayımı üzerine kurulu bir gündem üzerinde mücadele etmiş” olduğunu söylüyor. O artık, kendileri de “bütün hastalıklarına rağmen, içe doğru patlaması ne pahasına olursa olsun önlenmesi gereken iğrenç bir Avrupa kapitalizmi”ni savunmak için çalışmak zorunda olan “radikalleri ikna etme”yi umuyor.

Varoufakis kimdir?

Varoufakis, 1982’de, “kasıtlı olarak odaklanmış” ve böylece “Marx’ın düşüncesi konu dışı kalan”  bir doktora tezi yazdığını ve ardından, “Marx’a hiç yer bırakmayan bir ekonomi kuramını öğreteceğim… bir örtülü sözleşme” temelinde öğretim üyesi olduğunu yazıyor.

O, 2000 yılında, “geleceğin başbakanı George Papandreou’nun, yeniden dirilen sağın iktidara dönmesini önlemeye yardımcı olmayı uman” danışmanı olarak Yunanistan siyasi arenasına ilk adımını attı.

Buna karşılık, Varoufakis, “Şimdi bütün dünyanın bildiği gibi, Papandreou’nun partisi, yabancı düşmanlığını önlemekte başarısız olmakla kalmadı; sonunda, Avro Bölgesi’nin kurtarmalarının başını çeken ve dolayısıyla, farkında olmadan, neo-Nazilerin Atina sokaklarına geri dönmesine neden olan en kötücül neo-liberal makro ekonomik politikaları yönetti” itirafında bulunmak zorunda kalıyor.

Varoufakis’in bu sonuca ulaşması altı yıl almış. O, sonunda 2006’da Papandreou ile ilişkilerini kopardıktan sonraki konumunu, “Benim Yunanistan ve Avrupa üzerine tartışmaya yönelik açık müdahalelerim Marksizmin kokusunu taşımıyordu.” sözleriyle anlatıyor.

Bununla birlikte, o, “Karl Marx, benim içinde yaşadığımız dünyaya ilişkin perspektifimin oluşmasından sorumluydu” iddiasını ileri sürüyor.

Varoufakis, bunu, “Yunanistan’ın 1967-74 neo-faşist askeri diktatörlüğü kabusunu yaşadığı, benim büyüdüğüm ilginç zamanlar”ın etkisi ile birlikte, “metalürji uzmanı baba”sının etkisine bağlıyor.

Varoufakis, babası 1946-49 iç savaşında partizanlarla birlikte savaşmış olan Yunanlıların kapatıldığı bir ada esir kampında kalmış olmasına rağmen, Stalinist Komünist Parti tarafından oynanmış rol de dahil, o trajik olaylar sırasında iş başında olan siyasi güçlere ilişkin herhangi bir kavrayış sergilemiyor. Onun annesi de, PASOK üyeleri tarafından kurulmuş olan Yunanistan Kadınlar Sendikası’nda aktif bir feministti.

Varoufakis’in siyasi bakış açısı, PASOK etrafında yer alan ve partinin kurucusu Andreas Papandreou ile karşılaştıktan sonra ekonomi eğitimi görmeye esinlenmiş “sol” çevrelere özgüdür. Onun görüşlerinin temel konformizmi ile ilgili olarak, Marksizme ilişkin çeşitli eleştirilerinin, “şiarlar ve örgütleyici düşünceler olarak özgürlüğün ve akılcılığın yerine… eşitliği ve adaleti tercih etmiş…” olduğu söylenebilir. [vurgular sonradan]

Varoufakis’in “sapkın Maksist” olduğu iddiasıyla, başka bir yerde daha uzun bir şekilde ilgilenilecek. Şimdilik, onun teorik olarak kafası karışık betimlemelerinin Marksizm açısından varoluşçu idealizm aşılanmış, post-modernizmin prizmasında kırılmış olduğunu söylemek yeter. O, örneğin, “Marx’ın, insan tarihine; gerçekte aynı zamanda kurtuluş ve gerçek maneviyat olanağı eklenmiş insan lanetlenmesine yönelik, dramatik bir senaryo yazmaya uygun büyüleyici yazma yeteneği”nden söz ediyor.

Varoufakis’e göre, Marx, kapitalist üretim biçiminin nesnel işleyişine yön veren gerçek yasaları keşfetmemiş. Bunun yerine, “Marx, tarihin oyununda rol alan işçilerin, kapitalistlerin, memurların ve bilim insanlarının yer aldığı bir öykü yaratmıştır.”

Thatchercilik zafer kazanmakla kalmıyor, ikna ediyor

Varoufakis, 1978’den itibaren Essex Üniversitesi’nde eğitim görmüş ve ardından Britanya’da akademik kariyerine başlamıştı. O, “Thatcher’ın dersleri” başlığı altında, 1980’lerdeki deneyimlerini ufuk açıcı olarak betimliyor.

“Thatcher’ın bana uzun süreli durgunluğun ilerici politikaların altını oyma kapasitesi konusunda verdiği dersi, kendimle birlikte günümüz Avrupa krizine taşıdım. O, gerçekte, benim krize ilişkin duruşumdaki en önemli belirleyici etkendi. Benim soldaki bazı eleştirmenlerimin beni suçladığı günahı; krizden Avrupa kapitalizmini devirme, korkunç Avro Bölgesi’ni dağıtma ve kartellerle müflis bankerlerin Avrupa Birliği’nin altını oyma fırsatı olarak yararlanmaya çalışan radikal siyasi programlar önermeyi tercih etmeme günahını itiraf etmekten mutluluk duymamın nedeni budur.”

Britanya’daki deneyimlerinden söz eden Varoufakis, başlangıçta, “Thatcher’ın zaferinin, Britanya işçi sınıfına ve orta sınıflarına, ilerici politikaları tekrar canlandırmak ve sola yeni türde etkili, ilerici politikalara yönelik taze, radikal bir gündem yaratma şansı vermek için gerekli kısa, keskin bir şok uygulayan, iyi bir şey olabileceğini düşünmüş” olduğunu anlatıyor.

Buna karşılık, “Yaşam daha kötü, daha kaba, çoğu insan için daha kısa hale gelirken, benim trajik biçimde yanlış olduğumu gördüm: gidişat, hiçbir zaman düzelmeksizin sürekli olarak kötüleşebiliyordu.”

“Sol”, diye ekliyor Varoufakis, “daha içedönük, inandırıcı ilerici bir gündem oluşturma konusunda daha az yeterli bir hale geldi. Bu arada işçi sınıfı, toplumdan ayrılmış olanlar ile yeni liberal zihniyeti seçmiş olanlar arasında bölünüyordu.”

O, sonuç olarak, Thatchercılığın “radikal, ilerici politikalar olasılığını kalıcı olarak ortadan kaldırdı”ğını iddia ediyor (ki yalnızca Britanya’da değil).

Varoufakis şu soruları soruyor: “1980’lerin başlarında Britanya’da, Thatcher’ın neo liberal tuzağına kafa üstü düşerken toplumun aşağıladığı sosyalist değişim gündemini ilerleterek iyi olan ne elde ettik? Kesinlikle hiçbir şey. Bugün, Avrupa ve dünya kapitalizmi gerçekte kendisi Avro Bölgesi’nin ve bizzat Avrupa Birliği’nin altını oymak için elinden geleni yaparken, onların dağılması çağrısı yapmanın ne yararı olacak?”

Varoufakis, bu deneyimlerden, “solun” başarısızlığı göz önünde bulundurulduğunda, Avrupa ve dünya kapitalizminin şimdiki krizinin olası tek sonucunun faşist gericilik olduğu sonucunu çıkartıyor. Eğer bunu önlemek “Avrupa kapitalizmini kendisinden kurtarması gereken bizlerin, uygun şekilde sapkın Marksistler olduğumuz anlamına geliyorsa, öyle olsun.”

“Bugün ne kendi yönettikleri krizin doğasını ne de onun Avrupa uygarlığının geleceğine olan etkilerini anlamış gibi davranan…” Avrupa’nın seçkinleri ile birlikte, “sol, Avrupa kapitalizminin çökmesinin açacağı gediği, işleyen bir sosyalist sistemle kapatmaya hazır olmadığını kabul etmelidir.”

Tarihsel bir hesap

Varoufakis’in aşırı morali bozuk bakış açısı, Granthamlı bir bakkalın kızına [Thatcher’a] bütün bir sosyalist projenin mezar kazıcısı gibi dünya tarihsel rol atfediyor. Bu, hem tarih dışı hem de siyasi gerçekliği ters yüz eden bir iddiadır.

Varoufakis, 1968 ile 1975 yılları arasındaki dönemde küresel ölçekte yaşanan yoğun ve potansiyel olarak devrimci mücadeleler dönemini bütünüyle dışta bırakmaktadır. Bu dönem Fransa’daki Mayıs-Haziran 1968 genel grevi ile başlamış ve Şili’deki 1973 askeri darbesini, Portekiz’deki faşist diktatörlüğün Nisan 1974’te yıkılmasını kapsamıştı. Bunları, aynı yılın Temmuz ayında Yunan askeri cuntasının yıkılması, Nixon yönetiminin çökmesi ve ABD’nin Vietnam’da yenilgiye uğraması izledi. Britanya’da, maden işçilerinin başını çektiği yaygın grev hareketi, aynı yılın Şubat ayında, Edward Heath’in Muhafazakar Parti hükümetini devirdi.

Milyonlarca işçiyi kapsayan kitle hareketleri, Stalinist ve sosyal demokrat partilerin ihanetine uğradılar ve onların kapitalizme yönelik devrimci bir meydan okuma haline gelmesi engellendi. Dahası, işçi sınıfının bu ihanetlere siyasi karşı çıkış yükseltememesindeki önemli bir etmen, Pablocu ve SSCB’de devlet kapitalizmi olduğunu savunan eğilimlerin bu [Stalinist ve sosyal demokrat] örgütlerle yaşanması gereken kopuşa karşı çıkarken oynadıkları roldü.

Burjuvazinin işçi sınıfına yönelik karşı saldırıya geçebilmesi, ancak, siyasi olarak Thatcher ve Reagan ile ilişkilendirilmiş arz yanlı ekonominin yoksul çorbasında kodlanmış bu yenilgilerin ardından mümkün oldu. Egemen sınıf, o zamanlar bile, işçi sınıfını yenilgiye uğratmak için, 1984-85 madenciler grevinde görüldüğü gibi, İşçi Partisi’ne ve sendika bürokrasisine bel bağlamaya devam etti.

Varoufakis, “bir toplumsal değişim gündemi”ni destekleyenlerin neler elde ettiğini sorduğunda, kendileri sağa kaymış olan İşçi Partisi’nin ve sendikaların yörüngesinde dönen bir sürü küçük-burjuva gruba gönderme yapmaktadır. Bu, onun, Syriza’nın sonradan içinden çıktığı Komünist Parti’nin avro-komünist kanadındaki fikirdaşlarının Thatchercılığı herkesi yenen radikal bir güç ve işçi sınıfının artık bir toplumsal dönüşümün aracısı olmadığının kanıtı olduğunu ilan ettiği bir dönemdi.

Varoufakis, “bırakmış” ya da “yeni liberal zihniyete ikna edilmiş” olduğu için işçi sınıfını suçlarken, yalnızca İşçi Partisi ve sendika bürokrasisinin ihanetine ilişkin bu siyasi savunmayı tekrarlamaktadır.

O, Avrupa kapitalizmin krizinin yalnızca “Altın Şafak Nazilerine, çeşitli neo-faşistlere, yabancı düşmanlarına ve dolandırıcılara” yarayabileceğini iddia ederken, gerçekte, her türlü sosyalizm olasılığını inkar etmektedir. Eğer küresel kapitalizmin sistemsel krizi onun devrimci yoldan alaşağı edilmesi gerekliliğini ortaya koymuyorsa, bunu hiçbir şey yapmayacaktır. Böylece onun varlık nedeni, egemen sınıfa, süper zenginleri toplumsal bir patlamaya yol açabilecek politikalar uygulayarak berbat bir yanlış yaptıklarına ikna etmeye çalışan, siyasi olarak umutsuz bir çağrıda bulunma haline geliyor.

Bu yaklaşımın siyasi mantığı, Syriza’nın kapitalizmi ne pahasına olursa olsun kurtarması gerektiğidir. Bu durumda, Varoufakis, bu mesajı algılamayan işçilere ya da bu tür bir gündeme karşı çıkan ve devrimi savunan solcu “sekterler”e nasıl yaklaşacak? Onlara karşı konulması; gerektiğinde onların bastırılması gerekiyor.

Bir toplumsal tip olarak Varoufakis

Varoufakis, uzun sunumunu bir “son itiraf” ile kapatıyor. Tüm sahte solun politikalarının arkasında yatan toplumsal dürtüyü açığa vurduğu için, onu yinelemekte yarar var.

Varoufakis, “bir kibar topluluklara uygun gelmişlik duygusuna teslim olmaktan” söz ediyor. “… Kendini beğenmişlik eliyle beslenen kişisel tatmin duygusu, zaman zaman farkına varmadan üstüme çökmeye başladı…

“Kişisel olarak en düşük noktam bir havaalanında yaşandı. Oldukça paralı bir grup beni Avrupa’daki kriz üzerine bir açış konuşması yapmaya davet etmiş ve bana birinci sınıf bir bilet almak için gerekli saçma bir miktarda para ödemişti. Yorgun bir şekilde ve çok sayıda uçuşun ardından eve dönerken, kendi çıkışıma ulaşmak için uzun ekonomi sınıfı yolcuları kuyruğunu geçmeye çalışıyordum. Aniden, dehşet içinde, ayak takımının yanından geçme hakkına sahip olma duygusuna bulaşmış olmanın aklım için ne kadar kolay olduğunu fark ettim.”

Şimdi sağcı milliyetçi Bağımsız Yunanlılar ile koalisyonda olan parti adına konuşan ve AB liderleri ile Başkan Obama’ya bir çağrı yapan Varoufakis, şöyle diyor: “Gerici güçler ile -bana göre bugün Avrupa’yı istikrara kavuşturmak için yapmamız gerektiği üzere- ittifaklar kurmak, bizi üyeliğe kabul edilme, iktidar koridorlarına ‘ulaşmış’ olmanın iç ısıtıcı coşkusu dolayımıyla radikalliğimizi çıkarıp atma riskiyle karşı karşıya getiriyor…” [vurgular sonradan]

Bu açıklama, bir öz teşhir olarak her şeyi içeriyor. Ama Varoufakis yalnızca kendi yörüngesini değil, geniş bir toplusal tabakanınkini de betimliyor. Syriza, gerçekten iktidar koridorlarına “ulaşmış” durumda ve benzeri siyasi oluşumlar onlar kadar başarılı olmaya çalışmaktan başka bir şey istemiyorlar.

Varoufakis’in yaşam öyküsünde özellikle dikkat çekici bir şey yok. Onun karşılıkları, Almanya’daki Sol Parti’de, Fransa’daki Yeni Anti-Kapitalist Parti’de, ABD’deki Uluslararası Sosyalist Örgüt’te ya da Britanya’daki Sosyalist İşçi Partisi’nde bulunabilir. Bu tür partiler, burjuvazi yararına siyasi hizmetleri karşılığında servetin nüfusun en zengin yüzde beşlik ya da onluk kesimi içinde daha uygun dağılımından başka bir şey istemeyen hali vakti yerinde orta sınıftan çıkmış olan ve onun çıkarlarını ifade eden belirli bir toplumsal eğilimi oluşturmaktadır.

Varoufakis, son öneri kırıntısını onlara sunuyor:

“İşin püf noktası, yeni liberallerin sonuçta kendi kendini başarısızlığa uğratan politikalarına yönelik her türlü muhalefeti aşmasına yardımcı olan devrimci aşırılığı önlemek ve kapitalizmi stratejik amaçlarla kendisinden korumaya çalışırken onun özünde var olan bozuklukları göz önünde tutmak.”

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir