Washington’ın Güney Çin Denizi provokasyonu ve III. Dünya Savaşı hayaleti

Paylaş

ABD savaş gemisinin dün Çin’in hak iddia ettiği Güney Çin Denizi’ndeki 12 deniz millik alanını ihlal etmesi, iki nükleer silahlı güç arasında çok daha geniş bir çatışmayı tetikleme tehlikesi oluşturan kasıtlı ve pervasız bir provokasyondur.

Washington’ın, basitçe, uluslararası hukuktan doğan “seyir özgürlüğü” haklarını kullanmakta olduğu iddialarına asla inanılmamalıdır. Çin’den ve diğer birçok ülkeden farklı olarak, Amerika Birleşik Devletleri, savunuyor olduğunu ısrar ettiği Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi’ni (UNCLOS) imzalamış bile değildir. ABD emperyalizmi, bir kez daha, kendi militarist gündemini yürütmek için (bu olayda, Asya’daki hegemonyasını sürdürme ve Çin’i ABD’nin ekonomik ve stratejik çıkarlarına tabi kılma) bir bahane uydurmaktadır.

Dün Kongre’nin bir oturumunda konuşan ABD Savunma Bakanı Ashton Carter, ABD’nin bildiğini okuduğunu ve Eylem Özgürlüğü adlı operasyonların devam edeceğini netleştirdi. O, “Uluslararası hukukun izin verdiği her yerde uçacağız, denize açılacağız ve faaliyet göstereceğiz.” dedi ve ekledi: “Son günlerde bu bölgede deniz harekatları oldu ve önümüzdeki haftalarda ve aylarda daha fazla olacak.”

Singapur’daki Güney Doğu Asya Araştırmaları Enstitüsü’nde bir strateji uzmanı olan Ian Storey, Pentagon’un, tartışmalı sulara girmek için güdümlü füze muhribi USS Lassen’i kullanmasının ciddiyetinin altını çizdi. O, Guardian’a, “Güçlü bir şekilde girdiler. Bir uçak gemisi dışında ondan daha ağır bir şey yok.” diye konuştu.

Gerçekte, ABD donanması, çok da uzakta olmayan iki uçak gemisine sahipti. USS Theodore Roosevelt, Güney Çin Denizi’ne bitişik Singapur’da yeniden ikmal almak üzere Ortadoğu’dan henüz ayrılmıştı; ayrıca, USS Ronald Reagan Japonya’da bulunuyor.

Çin’e meydan okuma yoluyla savaşı göze alma kararı, hükümetin savaş politikalarına büyük bir çoğunlukla karşı çıkan Amerikan halkının arkasından, hiçbir demokratik hesap verme zorunluluğu olmadan faaliyet gösteren ABD ordusu ve dış politika kurumu içindeki bir savaş hizbi tarafından alındı. ABD Pasifik Komutanlığı, aylardır, Çin’in Güney Çin Denizi’nde [denizi doldurarak-çev.] toprak kazanmasını kınayan açık bir kamuoyu kampanyası yürütüyor. Obama buna herhangi bir şekilde katıldıysa, yaptığı, bu operasyon için son onayı vermekti.

Financial Times’a konuşan emekli ABD amirali James Stavridis, ABD’nin, “Çin açıklarındaki uluslararası suları yükselen bir bölgesel güce terk etmemeye” kararlı olduğunu belirterek, daha kapsamlı amaçlara dikkat çekti. Washington, Pekin’e tek bir santimetreyi terk etmeye isteksiz olmakla kalmamakta; Çin’i bir yarı-sömürge statüsüne indirgemeyi hedefleyen ve “Asya’ya dönüş” olarak bilinen saldırgan bir diplomatik, ekonomik ve askeri strateji izlemektedir.

ABD, bölge genelindeki askeri yığınağına bir bahane sağlamak ve Çin ile Doğu Asya’da toprak talebinde bulunan başkaları arasındaki ipleri germek için Güney Çin Denizi gibi yanma noktalarını kasıtlı olarak tutuşturmuştur. Bölgede on yıllardan beri süregiden denizlerle ilgili anlaşmazlıkları görmezden gelen ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton 2010 yılının ortasında, kışkırtıcı bir şekilde, Amerika Birleşik Devletleri’nin tartışmalı sularda “seyir özgürlüğü”nü güvence altına almada “ulusal çıkar”ı olduğunu ilan etti.

Son beş yılda, özellikle Çin’in hak iddialarına meydan okumak için Filipinler’i ve Vietnam’ı cesaretlendirip onlara yardım eden Washington, küçük bölgesel anlaşmazlıkları Çin’e karşı bir savaş nedenine dönüştürmüş durumda. Bu diplomatik saldırı, Avustralya ve Filipinler ile yeni üs düzenlemeleriyle, bölge genelinde savunma bağlarının kuvvetlendirilmesiyle ve ABD donanmasının ve hava varlıklarının yüzde 60’ının 2020’ye kadar Hint-Pasifik bölgesine yerleştirilmesini sağlama almaya yönelik askeri yeniden konuşlanmalarla bir arada yürütülmüştür.

USS Lassen’in dün Çin’in hak iddia ettiği sulara gönderilmesi, Pentagon’un, Çin’in Geçit Vermeme/Alan Tutma taktiği olduğunu iddia ettiği şeye karşı koymaya yönelik savaş planlarının ilk aşamasıdır. Bu tür operasyonlar, Çin’in misilleme yapması halinde Çin anakarasına yönelik yıkıcı bir hava ve füze saldırısı öngören daha kapsamlı bir Hava-Deniz Savaşı stratejisinin parçasıdır.

ABD’nin savaş yöneliminin arkasında, dünya kapitalizminin derinleşen krizi bulunmaktadır. Amerikan egemen sınıfı, içeride işçi sınıfının demokratik haklarına ve yaşam standartlarına yönelik saldırısını derinleştirirken, aynı anda, kendi zayıflayan küresel konumuna, rakiplerinin altını oymak için, her zamankinden daha pervasız bir şekilde askeri güce başvurma yoluyla karşılık veriyor.

ABD Savunma Bakanı Carter, dün, Güney Çin Denizi’nde Çin’e karşı daha ileri eylemler uyarısında bulunurken, Amerikan askerlerinin kara savaşına katılmasına izin vererek, ABD’nin Ortadoğu’daki savaşını hızlandıracağını ilan etti. Dahası, Washington’ın Asya’daki provokasyonları, NATO kuvvetlerinin Doğu Avrupa’da Rusya ile karşılıklı meydan okumaya hazırlanmasıyla aynı zamanda gerçekleşiyor. Bütün dünya, gezegenin neredeyse her yerinde kasıtlı ya da kasıtsız bir kaza eliyle boşalabilecek bir tetiğin üzerine yerleştirilmiş durumda.

Çin rejiminin tepkisi büyük ölçüde savunma karakterli olmasına rağmen, onun eylemleri bütünüyle gericidir. Çin’deki ya da uluslararası ölçekteki işçi sınıfına herhangi bir çağrı yapmaktan doğası gereği aciz olan ve küçük bir aşırı zengin oligarklar tabakasının çıkarlarını temsil eden Pekin’deki bürokratik aygıt, militarizme başvuruyor, Çin milliyetçiliğini kışkırtıyor, dolayısıyla savaş tehlikesini arttırıyor. Dün savaş yanlısı devlet gazetesi Global Times’ta yayımlanan bir başyazı, Çin önderliğine, “en kötüsüne hazırlanma” ve Beyaz Saray’a, “bölgede ABD ile savaşmaktan korkmadığımızı” gösterme çağrısında bulundu.

Dünya durumu, giderek daha fazla, Birinci ve İkinci Dünya Savaşlarına yol açan koşulları andırıyor. Lev Troçki, Eylül 1938’de, Münih Konferansı’nın öngününde kendisiyle yapılan bir röportajda, çatışmaya yol açan olayların nesnel mantığını şöyle açıklamıştı:

Diplomasinin bu kez de çürük bir uzlaşmaya varması mümkündür. Ama bu uzun sürmeyecek. Savaş kaçınılmaz ve üstelik oldukça yakın bir gelecekte. Bir uluslararası krizi bir diğeri takip ediyor. Bu sarsıntılar, yaklaşan savaşın doğum sancılarına benziyor. Her yeni ani kriz, daha şiddetli ve tehlikeli bir karakter taşıyacaktır.

Dördüncü Enternasyonal’in Uluslararası Komitesi (DEUK), Temmuz 2014’te yayımlanan “Sosyalizm ve Emperyalist Savaşa Karşı Mücadele” başlıklı açıklamasında, dünyayı savaşa götüren kapitalizmin, bir yandan küresel ekonomi ile miadını doldurmuş ulus devlet sistemi, diğer yandan toplumsallaşmış üretim ile üretim araçlarının özel mülkiyeti arasındaki aynı temel çelişkilerini açıklamıştı. Açıklama, “Yeni bir emperyalist kan banyosu, yalnızca mümkün değil; uluslararası işçi sınıfının Marksist bir program temelinde müdahale etmemesi durumunda, kaçınılmazdır.” uyarısında bulunuyordu.

DEUK’un açıklaması, savaş karşıtı bir uluslararası işçi sınıfı hareketinin inşasının siyasi temelini şöyle özetlemişti:

İşçi sınıfının karşı karşıya olduğu bütün büyük meseleler (toplumsal eşitsizlikteki artış, otoriter egemenlik biçimlerine başvurma vb.) bu mücadelenin ayrılmaz bileşenleridir. Savaşa karşı mücadele olmaksızın sosyalizm uğruna; sosyalizm uğruna mücadele olmaksızın da savaşa karşı mücadele edilemez. İşçi sınıfı, savaşa, gençliğe ve ezilen kitlelere, sosyalist bir program temelinde yol göstererek karşı çıkmalıdır. Bu, siyasi iktidarı alma, bankaları ve büyük şirketleri mülksüzleştirme ve bir dünya sosyalist işçi devletleri federasyonunu inşa görevine girişme programıdır.

Bu görev, bir yıl sonra, görülmemiş bir aciliyet kazanmıştır. Bu görevin merkezinde, bu mücadeleye önderlik etmek için gerekli devrimci önderlik olarak DEUK’un inşasının zorunluluğu yatmaktadır.

28 Ekim 2015

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir