Venezuela’daki petrol ve ABD destekli darbenin jeopolitikası

Bir savaş durumuna eşdeğer felç edici ekonomik yaptırımlar ve apaçık askeri müdahale tehdidi eliyle yönlendirilen bir hükümet darbesi yoluyla Venezuela Devlet Başkanı Nicolas Maduro’yu devirme peşinde koşan ABD, Venezuela’daki rejim değişikliği operasyonunu durmadan tırmandırıyor.

Amaç, Trump yönetimi ile bu operasyonu görüşmek üzere Aralık ayında ABD’ye seyahat eden Amerikan kuklası Juan Guaidó’yu iktidara getirmektir.

ABD Uluslararası Kalkınma Kurumu (USAID) ve Ulusal Demokrasi Vakfı (NED) tarafından finanse edilen sağcı bir parti olan Voluntad Popular yetkilisi Guaidó, hem Demokratların hem Cumhuriyetçilerin desteğine sahiptir. O, medyada, bir “diktatör ve kötülük gücü” olan Maduro’ya karşı bir tür “özgürlük savaşçısı” ve “demokrasi savunucusu” olarak sunuluyor. ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo’nun geçtiğimiz Cumartesi günü Birleşmiş Milletler’deki diğer hükümetleri uyardığı konuşmada belirttiği gibi, “Ya özgürlük güçleriyle beraber olursunuz ya da Maduro ve onun kargaşasıyla işbirliği yaparsınız.”

Washington’ın bıkkınlık getiren ve ikiyüzlü “özgürlük” ve “demokrasi” söyleminin altında, hızla iç savaşa ve silahlı müdahaleye dönüşebilecek bir darbenin asıl nedenleri yatmaktadır.

Venezuela, dünyadaki kanıtlanmış en büyük petrol rezervlerine sahiptir (Suudi Arabistan’dan birkaç milyar varil daha fazla). Bu değerli ödül, sadece bir kar kaynağı değil; özellikle petrol piyasalarının yakında daralabileceği yönünde büyüyen korkuların ışığında, ABD ile Çin arasında artan çatışmadaki son derece önemli bir jeopolitik parçadır.

Pazartesi günü, Trump yönetimi, ABD’nin Venezuela devletine ait petrol şirketi Petróleos de Venezuela (PDVSA) tüm ödemelerini durdurarak Maduro hükümetinin petrol geliri akışını kesmeye çalıştı. Venezuela, petrol ihracatının yüzde 41’ini ABD’ye yapıyor ve gelirleri açısından bu ticarete son derece bağımlı.

Washington’ın hedefleri, Pazartesi günü Fox News’e konuşan Ulusal Güvenlik Danışmanı John Bolton tarafından tüm çıplaklığı ifade edildi. Bolton, başarılı bir darbeyle birlikte, “Eğer Amerikalı petrol şirketlerine gerçekten yatırım yaptırtabilir ve Venezuela’daki petrol kapasitelerini ürettirebilirsek, bu ABD için ekonomik açıdan büyük bir fark yaratacaktır,” dedi.

Bunun olması için, Venezuela’nın petrol sektöründeki ulusallaştırmanın tersine çevrilmesi (bu ulusallaştırma Maduro’dan ya da önceli Hugo Chávez’den çok daha önce, kırk yılı aşkın bir süre önce gerçekleşmişti) ve ülkenin ABD emperyalizminin ve Big Oil’in [dünyadaki en büyük petrol şirketleri] açık bir yarı sömürgesine dönüştürülmesi gerekecektir.

ABD’nin Venezuela’nın petrol geliri akışını boğma yönündeki bu en son girişimi (bazı ekonomi uzmanları bunu “nükleer seçenek” olarak tanımladı), Venezuela petrol sektöründe birkaç yıldır yaşanan çöküşün ardından geliyor. Ham petrol üretimi, günde hemen hemen 3 milyon varilden geçtiğimiz yılın sonunda günde 1,5 milyon varile düştü; bazı tahminlere göre, bu yıl, günde 800.000 varile kadar düşecek.

Venezuela’nın, Orinoco Kuşağı’nda bulunan, verimli olmakla beraber çok ağır olan ham petrolünü üretmek son derece pahalı. Kanada’nın katran kumuna benzer şekilde, görece düşük oranda çıkarıldığında bile karlı bir şekilde üretilebiliyor. Venezuela’nın, bu fazla ağır petrolü ya da katran kumunu kullanılabilir ham petrole dönüştürmek amacıyla, ham petrolünü enerji yoğun bir arıtma süreciyle inceltmek için ABD’den büyük miktarda hafif petrol ithal etmesi gerekiyor.

Temelde yatan bu jeofiziksel gerçeklikler, Maduro’nun ulusal burjuva yönetiminin karşı karşıya olduğu ekonomik krizi karmaşıklaştırıp yoğunlaştırıyor. Maduro, kendinden önceki Chavez gibi, bir yandan hem yerli hem yabancı sermayenin mülkiyetine ve karlarına güvence verirken, diğer yandan yönetimini sözde “Bolivarcı Sosyalizm”in savunucusu olarak göstermesine olanak veren sınırlı toplumsal programlar için bu petrol gelirlerine dayanıyor.

Venezuela, petrol üreticisi olan diğer pek çok ülke gibi, bu emtiaya aşırı bağımlılığın sıkıntısını çekiyor. Bir ülke ihracata yönelik değerli bir kaynağa çok fazla bel bağladığında, ülkeye döviz akışı genel enflasyona yol açabilir ve ekonominin bütün diğer sektörleri karşısında bu çıkarılabilir kaynağın yatırımına öncelik verebilir. Bu ise, süreci durdurmak için radikal önlemler alınmazsa, kaçınılmaz olarak, ekonominin diğer bölümlerinin, özellikle de sanayinin ve imalatın yavaşlamasına yol açar.

Venezuela, bu süreç nedeniyle, daha 1920’lerden beri birçok sarmal niteliğinde ekonomik kriz yaşamıştır. Bu kez, Venezuela yönetiminin yetersiz sermayesi ve petrolün oynak fiyatı, hükümetin üretimi istikrarlı tutmak için ağır petrol sahalarına gerekli ve masraflı yatırımları yapmasını engellemiştir.

Uzun süreli bir rejim değişikliği operasyonunun Venezuela’nın ham petrolünün küresel petrol piyasalarından geçici olarak çekilmesine yol açması olasılığı, sıkı petrolün ve kaya gazının istikrarlı artışı ile beraber ABD’nin ham petrol üretiminin herhangi bir açığı tamamlayacak olması nedeniyle, ABD’yi ve müttefiklerini rahatsız etmiyor. Bununla birlikte, Venezuela’nın rezervleri, iki nedenden dolayı ABD’nin uzun vadeli ekonomik ve jeopolitik istikrarı için hala son derece önemli görülüyor.

Birincisi, Venezuela, son dönemde, Çin devleti ve Çinli petrol şirketleri ile işbirliğini yoğunlaştırma planlarına girişti. Venezuela Çin’e yaklaşık 20 milyar dolar borçlu (bu Çin’i onun en büyük alacaklısı yapıyor) ve daha önce, Çin’e, ödeme yöntemi olarak petrol ihracatını kullanarak 40 milyar dolarlık başka bir krediyi geri ödedi. Çinli petrol şirketleri, sanayinin aşağı yönlü sarmalını durdurma ve petrolü Çin’e geri gönderme niyetinin yanı sıra, Venezuela’daki çeşitli girişimlerde büyük paylara sahipler.

Çin’in petrol üretimi günde 3,5 milyon varil civarında ve bu miktar günde 15 milyon varillik petrol tüketimini karşılamaya yetmiyor. ABD’nin tersine, Çin, kayda değer bir kaya gazı oluşumuna sahip değil. Bu petrol eksikliği, Çin egemen sınıfını yurtdışında çaresizce petrol aramaya itiyor. Diğer yandan, ABD, dünyadaki başlıca petrol sahalarına stratejik açıdan sahip olmanın (ya ittifak yoluyla ya da doğrudan sahip olarak), çatışma durumunda Çin ekonomisini felce uğratacağını biliyor. Bu yüzden, her ikisi de Çinli ve Rus petrol yatırımına ev sahipliği yapan Venezuela ve Kaddafi’nin Libya’sı gibi ülkeler, ABD tarafından başlıca hedefler olarak görülmektedir.

Venezuela’nın petrolünün pahalı olmasına rağmen neden özel bir önem taşıdığına ilişkin ikinci neden, onun, bu on yıldan sonra ortaya çıkması beklenen arz-talep uçurumun kapatılmasına yardımcı olabilecek olmasıdır. Uluslararası Enerji Kurumu, dünyanın, üretimi yeterli seviyelerde tutmak için her yıl en az 640 milyar dolar harcaması gerektiğine inanıyor; oysa sanayide harcama bunun oldukça altında: 430 milyar dolar.

Şu anda, hidrolik kırılma, ABD’de pazarların gereksinimini karşılayabildi ancak önümüzdeki yıllarda ciddi bir ekonomik durgunluk olsa bile, yeni petrol, Venezuela’daki gibi, boşluğu doldurmak için yoğun yatırıma gerek duyuyor. ABD destekli darbenin başarıya ulaşması durumunda, Venezuela’daki petrolü bir zamanlar kontrol eden Exxon gibi şirketler yatırım yapmak ve kaynakları kontrol etmek üzere geri gelecekler.

ABD’nin Venezuela’nın petrol akışını kontrol etme arzusunda yeni değil. 1970’lerdeki ulusallaştırmadan önce, Venezuela’nın petrol zenginliğine çeşitli Batılı şirketler hakimdi. Ulusallaştırmadan önce, Venezuela’nın petrolüne, uzun süre yabancı sermaye egemendi. Bu süreç, 20. yüzyılın ilk bölümünde Royal Dutch Shell (bir Britanya-Hollanda girişimi) ile başlayıp günümüzdeki Exxon Mobil’ın ataları (Standard Oil, Exxon ve Mobil) ile son buldu.

1970’lerin başında, Venezuela, ABD’nin Latin Amerika’daki sıkı bir müttefikiydi. 1976’da, Carlos Andrés Pérez’in devlet başkanlığı yönetiminde, ülkedeki petrol resmen ulusallaştırıldı ve devlet ait petrol şirketi olarak Petróleos de Venezuela (PDVSA) kuruldu. Venezuela’nın petrolü ulusallaştırması, diğer OPEC üyelerine kıyasla Batı petrolüne çok daha cömert şartlar sağlamıştı.

1980’lerin sonlarında ve 1990’ların başlarında, bir kez daha ülkenin petrole aşırı bağımlılığı ve bunun sonucunda oluşan ekonomik sıkıntılar ile bağlantılı ikinci bir büyük ekonomik çöküş meydana geldi. Bu ekonomik krizin sonucunda, kemer sıkma önlemlerine karşı Caracazo olarak bilinen kitlesel halk isyanı meydanı geldi ve Venezuela devlet başkanı Hugo Chavez, ilk kez ulusal bir figür olarak ortaya çıktı. Chavez, 1992’de başarısız bir darbeye önderlik etti ve 1998’de devlet başkanı seçildi.

Chavez, başlangıçta işçi sınıfının bir kesiminin yaşam standardını iyileştiren ve büyük ölçüde petrol gelirlerinden finanse edilen sosyal reform programları izledi. Ne var ki bir burjuva ulusalcısı olan Chavez, herhangi bir şekilde işçi sınıfını temsil etmiyor ya da onun üretimin ve toplumun yönetimini ele alma mücadelesini ileri sürmüyordu. Tersine, o, sınıfsal gerilimleri hafifletmek için petrol gelirlerini kullanırken, durumlarının yabancı sermayeden daha fazla bağımsızlık elde etme yoluyla iyileştirilebileceğini düşünen bir sermaye tabakası adına konuşuyordu.

Sonunda, 1990’lardaki ekonomik krizde olduğu gibi, çıkarılabilir bir kaynağa bağımlı olan ulusal bir ekonomiye etki eden küresel sermaye güçleri, oldukça geçici olan bir dengeyi altüst ettiler. Chavez’in 2013’teki ölümüne uzanan yıllarda, ekonomik durum kötüleşiyor ve Venezuela yönetimi kendisini gitgide daha düşmanca ve gözü açılmış bir işçi sınıfı ile karşı karşıya buluyordu.

Gelinen noktada, ABD emperyalizmi, bu krizi kendi amaçları için kullanma peşinde koşuyor. Washington, sahte “özgürlük” ve “demokrasi” bayrağı altında, işçi sınıfını bastırmaya ve Venezuela ekonomisinin dünyanın en büyük petrol şirketleri ve Wall Street tarafından kontrol edilmesini güvence altına almaya adanmış bir diktatörlük kuracak olan açık bir emperyalist müdahale gerçekleştirmeye çalışıyor.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

shares