Türkiye artan toplumsal gerilimin ortasında arttırılmış cumhurbaşkanlığı yetkileri peşinde koşuyor

Bu hafta, silahlı polisler ile 31 Mayıs Gezi protestolarının üçüncü yıldönümünü anan birkaç yüz gösterici arasında şiddetli çatışmalar patlak verdi.

İnsanların alana girmesini engellemek için TOMA araçlarının yanı sıra yüzlerce silahlı polis Pazartesi gününden itibaren Taksim Meydanı’na konuşlandırıldı. Polis göz yaşartıcı gaz kullandı ve ondan fazla eylemciyi gözaltına aldı. Başka bir olayda, polis, Yıldız Sarayı yakınındaki TMMOB ofisindeki 16 kişiyi gözaltına aldı.

Küçük bir gösteriye yönelik sert müdahale, Türkiye’deki olağanüstü gergin toplumsal ilişkilere tanıklık etmektedir. 2013’ten beri, yetkililer, özellikle de o dönem başbakan olan Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Gezi protestolarını ve diğer her protesto hareketini, Türkiye’nin iç ve dış düşmanlarının Washington’ın desteğiyle örgütlediği bir darbe teşebbüsü olarak şeytanlaştırmak için her fırsatı kullandı.

Erdoğan hükümeti, şimdiye kadar, bastırıcı önlemleri, iktidardaki Adalet ve Kalkınma Partisi’nin (AKP) eski bir müttefiki olan, ABD’de sürgünde bulunan Fettullah Gülen’in finanse ettiği muhalif Gülenci hareketin destekçilerine odakladı.

Gülen elverişli bir günah keçisi iken, AKP hükümetinin artan baskısı, esasen, Ankara’nın 2008 küresel mali krizine karşılık olarak uyguladığı, derin bir şekilde desteklenmeyen iç ve dış politikalarına yönelik işçi sınıfı muhalefeti korkusu eliyle yönlendiriliyor.

Erdoğan, siyasi rakiplerini; en son, eski cumhurbaşkanı ve AKP’nin kurucularından Abdullah Gül’ü ve yerini sadık Binali Yıldırıma bırakan eski dışişleri bakanı ve dikkatle seçilmiş başbakan Ahmet Davutoğlu’nu gözden düşürmeye çalışıyor.

Erdoğan, uzun süre yönetimine yönelik bir tehdit olarak gördüğü orduyla daha yakın ilişkiler geliştiriyor. Erdoğan hükümeti, 2007’den beri, ordu komutanları, Türkiye’nin laik karakterinin İslamcı AKP tarafından zayıflatılması halinde müdahale etme tehdidinde bulunduğunda, yüzlerce muvazzaf ve eski ordu subayını hükümeti devirmeye teşebbüs iddiasıyla yargıladı.

Geçtiğimiz ay, Erdoğan, muhalif basında ve sosyal medyada bir eleştiri fırtınasına yol açacak şekilde, kızının düğününe üst düzey generalleri davet etti. Nisan’da bir mahkeme, 2008 davasında, üst düzey generallerin de dahil olduğu 274 kişinin mahkumiyetlerini bozdu.

Erdoğan, Ağustos 2014’te büyük ölçüde sembolik bir makam olan cumhurbaşkanlığını üstlenmek için AKP’nin önderliğini bırakmak zorunda kalmıştı. Hükümet, Erdoğan’a, AKP’nin önderliğini sürdürmesine olanak verecek şekilde, “partili” cumhurbaşkanı haline gelmesine geçit vermek için bir anayasa değişikliğini meclise sunacak. Bu, onun, AKP’yi ve hükümeti daha doğrudan kontrol etmesine olanak sağlayacak. Bu, Erdoğan’ın daha diktatörce bir başkanlık sistemi yaratmak amacıyla geçirmeye kararlı olduğu bir dizi değişiklikten birini oluşturuyor. Diğer anayasa değişiklikleri, onun yetki sahibi bir cumhurbaşkanı olarak konumunu sağlamlaştıracak şekilde sunulacak.

Bu, insanları, sadece düşüncelerini ifade ettikleri için soruşturmaya ya da teröre yardım gerekçesiyle yargılamaya olanak veren geniş kapsamlı bir terörle mücadele yasasının geçmesini izliyor. Erdoğan, terörle mücadele yasasını, ordunun Kürtlere yönelik vahşi baskısını ve Devlet Başkanı Beşar Esad’ın Suriye rejimini devirmeyi amaçlayan operasyonları eleştirenleri hedef alacak şekilde, muhalif siyasetçileri ve gazetecileri bertaraf etmek için kullanıyor.

Terörle mücadele yasası, aynı zamanda, Ankara’nın IŞİD ve El Kaide’ye bağlı El Nusra gibi İslamcı güçleri destekleyerek peşini bırakmadığı bir hedef olan, Türkiye sınırında özerk bir Suriyeli Kürt oluşumunun kurulmasını önlemek amacıyla Kürtlere karşı baskı için kullanılıyor.

Erdoğan’ın saldırgan Suriye politikası, Ankara’yı, daha önce, Türk ordusunun bir Rus jetini Türk hava sahasının içine girdiği iddiasıyla provokatif bir şekilde vurup düşürmesinin ardından, Rusya ile savaşın eşiğine getirmişti. Moskova, yatırımda, ticarette ve turizmde, ekonominin her tarafına yansıyan ve Türk Lirası’nın gerilemesini hızlandıran çarpıcı bir düşüşe yol açacak şekilde, Ankara’yla ticari bağlarını keserek misilleme yaptı. Turistleri sahillerine getirmek için yabancı gazetelerin seyahat eklerinde geniş renkli broşürlere konulan Türkiye’nin güney kıyısında bulunan Antalya’daki durum son derece kötü.

Geçtiğimiz ay, meclis, AKP’nin, görünüşte PKK’ye yardım ve yataklık gerekçesiyle, ezici çoğunlukla Halkların Demokratik Partisi (HDP) üyelerinden oluşan milletvekillerinin dokunulmazlıklarının kaldırılması talebini kabul etti. Hükümet, 1990’larda olduğundan çok daha yoğun seviyede bir savaş yürütüyor. O, kasabaları ablukaya aldı, UNESCO’nun dünya mirası alanlarını içeren çoğunlukla Kürtlerin yaşadığı Diyarbakır’ın tarihi antik kentinin büyük kısmı dahil kentleri harap etti, 350.000’den fazla sivili yerinden etti ve 1.000 aşkın insanı öldürdü. Halihazırda Türkiye’deki en yoksul bölge olan, Suriye’den sığınmacı dalgalarına ev sahipliği yapan ve IŞİD bombalamalarına maruz kalan tüm bölge, ekonomik bir felaketle karşı karşıya.

HDP milletvekillerine artık dava açılabilir ve mahkum edilmeleri halinde vekilliklerini kaybedebilirler. Erdoğan, bu yolla, şimdiden pratikte uyguladığı başkanlık diktatörlüğünü anayasal olarak yasallaştırmak için ihtiyaç duyduğu üçte iki parlamento çoğunluğunu oluşturabilecek.

Türk basını, AKP’nin öncülük ettiği diktatörlük yönelimiyle dize getirilmiş durumda. Geniş ölçüde geçerli olan haber yayın organları, hükümetin emirlerine uyanlar. Hükümetin kabul edilebilir saydığı sınırların dışına çıkmak, hapis anlamına geliyor.

İstanbul Belediye Başkanı iken, “halkı, din ve ırk farkı gözeterek kin ve düşmanlığa açıkça tahrik etme” suçundan hüküm giydiği milliyetçi ve İslamcı bir şiiri okumaktan 1999’da hapis yatan Erdoğan, şimdi, kendisini eleştirmeye kalkanlara benzeri bir muamele uyguluyor.

Türk makamları, önde gelen iki gazeteciyi, Cumhuriyet gazetesinden Can Dündar ile Erdem Gül’ü, güvenlik güçlerinin silahları IŞİD’e ve diğer İslamcı gruplara teslim ettiğinin fotoğraflarını yayımlamalarının ardından, “devlet sırlarını açığa vurma” ve “silahlı terör örgütü”ne yardım gerekçesiyle hapse attılar. Haftalık haber dergisi Nokta’ya baskın düzenleyip, Hürriyet gazetesinin genel yayın yönetmeni Sedat Ergin’e cumhurbaşkanına hakaretten dava açtılar ve Koza İpek Medya Grubu’nu, Zaman gazetesini ve Cihan Haber Ajansı’nı yönetmek üzere kayyum atadılar. Çok sayıda yabancı gazeteci, çoğunlukla PKK’ye yardım gerekçesiyle sınır dışı edildi.

2015’in sonunda, 100’den fazla gazeteci, çoğu “ulusal güvenlik” suçlarından ya hapisteydi ya da yargılanıyordu. Bu, 2015’te, Türkiye’yi, gazetecileri hapsetme konusunda küresel ölçekte en kötü beşinci ülke yaptı.

Cumhurbaşkanı olmasından bu yana, yaklaşık 2.000 gazeteciye ve sıradan yurttaşa Erdoğan’a hakaretten dava açıldı; en son ceza alanlardan biri, sosyal medyada Erdoğan’a “hakaret eden” hiciv niteliğinde bir şiiri yeniden paylaşma gerekçesiyle ertelenmiş bir yıl hapis cezası alan eski Türkiye Güzeli Merve Büyüksaraç oldu. Benzeri 40 soruşturmayla karşı karşıya olan, solcu günlük gazete Birgün’ün eski yazı işleri müdürü Barış İnce’ye, cumhurbaşkanına “hakaret”ten 21 ay hapis cezası verildi.

2 Haziran 2016

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir