TÜİK’in raporu artan toplumsal eşitsizliğin üzerini örtüyor

Paylaş

Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) her yıl açıkladığı Gelir ve Yaşam Koşulları’nın 2015 yılı araştırması geçtiğimiz hafta yayınlandı. Araştırma sonuçlarına göre, nüfusun yüzde 14,7’si yoksulluk sınırının altında yaşıyor. Ama aynı araştırmaya göre sürekli yoksulluk içinde bulunanların oranı 15,8. Ayrıca hanehalklarının yüzde 68’i borçlu ya da taksit ödüyor durumda.

Anket sonuçlarına göre açıklanan rapor, Türkiye’de gelirin arttığını söylüyor. Kullanılabilir fert geliri yüzde 13,5 artarak 14 bin 553 TL’den 16 bin 515 TL’ye yükselmiş. Gerçek şu ki, bu veriler baştan aşağı yalan ve çarpıtmalarla doludur.

Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı’nın 2013 yılının başında yayınladığı “Türkiye’de Aile Yapısı Araştırması”, toplumun gelir dağılımındaki çarpıcı eşitsizliği gözler önüne sermişti. O araştırmaya göre, hanehalklarının yüzde 95’i yoksulluk sınırında (3.200 lira) ve altında, yüzde 60’ı ise açlık sınırında (1200-1000 lira) ve altında yaşıyordu. Devletin iki ayrı kurumunun yayınladığı iki farklı rapor arasındaki uçurum.

TÜİK raporu hanehalkı kullanılabilir fert gelirlerine göre gelirleri yüzde 20’lik 5 ana gruba ayırarak artan gelir eşitsizliğinin üzerini örtmeyi amaçlıyor. Bu şekilde arada çok ufak farklılıklar olduğu ve insanların önemli bir kısmının orta sınıfa dahil olduğu izlenimi yaratılmaya çalışılıyor. Bu araştırmaya göre, toplumun en düşük gelire sahip yüzde 20’lik kesiminin gelirinde 2014 yılına göre yüzde 0,1 azalma yaşandı ve gelirden aldığı pay yüzde 6,1 oldu. İkinci yüzde 20’lik grubun oranı da yüzde 10,9’dan 10,7’ye, üçüncü yüzde 20’lik grubun oranı yüzde 15,3’ten 15,2’ye, dördüncü yüzde 20’lik grubun oranı ise yüzde 21,7’den 21,5’e düşerken, en zengin yüzde 20’nin gelirden aldığı pay yüzde 45,6’dan 46,5’e yükselmiş.

En önemli çarpıtma unsuru olan yüzde 20’lik dilimler bazında dahi en üst kesimin diğerlerine göre gelirden aldığı pay artmış durumda. Yüzdelik dilimler yerine gerçek kategoriler kullanıldığında artan gelir eşitsizliği bir anda gözler önüne serilecektir. Çünkü küresel krizin etkisiyle Türkiye’de toplam gelirin her geçen gün çok daha büyük bir kısmı toplumun tepedeki yüzde 1’lik küçük bir azınlığına ve onun arkasından gelen ve sahte sol kimlik politikalarının sosyal tabanını oluşturan yüzde 9-10’luk ayrıcalıklı üst orta sınıfa akmaktadır.

Research Institute On Turkey’in Credit Suisse’in Küresel Servet Raporu’na (Ekim 2014) dayandırdığı çalışmasına göre, nüfusun en zengin yüzde 1’inin toplam servetten aldığı pay, 2002 yılında yüzde 39,4 iken, 2014’te yüzde 54,3’e çıkmıştı. Geriye kalan yüzde 99’un toplam servetten aldığı pay ise, 2002’de yüzde 60,6 iken, 2014’te 45,7’ye gerilemişti.

Türkiye’de, nüfusun en zengin yüzde 10’unun geliri, en yoksul yüzde 10’un 12,6 katıdır. Buna göre, Türkiye, 2015 rakamlarıyla, eşitsizlikte OECD ülkeleri arasında Meksika, Şili, ABD ve İsrail’in ardından beşinci, Avrupa’da ilk sırada yer alıyor.

Yine, aynı çalışmaya göre, Türkiye, dünyadaki servet bölüşümü adaletsizliğinde Ukrayna, Rusya, Kazakistan, Lübnan ve ABD’nin ardından 6. sırada yer alıyor. Türkiye’de, nüfusun yüzde 75,3’ünün mal varlığı 10 bin doların altında iken, yüzde 22,8’inin 10 bin ile 100 bin; yüzde 1,8’inin 100 bin ile 1 milyon arasında bir mal varlığı bulunuyor. Yüzde 0,2’nin mal varlığı ise 1 milyon doların üzerinde.

2015 yılından sonra bu rakamların arasındaki uçurumun daha da arttığına şüphe yok. Küresel kapitalist kriz eliyle yönlendirilen sınıfsal saldırı tüm dünyada derinleşirken, yıllardır Türkiye ekonomisi için reel anlamda gerileme anlamına gelen yüzde 2-3’lük büyüme oranları, artan işsizlik ve yoksulluk, içeride ve artık Suriye’de de devam eden savaşın finansmanı ekonomik krizin daha da derinleşeceğini açıkça gösteriyor. Sürekli yükselme eğiliminde olan enflasyona rağmen, siyasi iktidar tarafından baskı altına alınan faiz ve döviz kurlarıyla ertelenmeye çalışılan ekonomik kriz, hükümetin “günü kurtarmaya” yönelik önlemleriyle işçi sınıfına fatura ediliyor. Son olarak kredi kartlarına ve kredilere getirilen sınırlamaların esnetilmesi, iç tüketimi harcamalar yoluyla arttırma, zaten borç içerisinde olan işçi sınıfını daha da borçlandırma ve buradan gelen kaynakları “mızrağı çuvala sığdırmaya çalışan” TÜİK’in anketindeki ilk dilime aktarma çabasıdır.

Türkiye’de özellikle bastırılan darbe girişiminin ardından ilan edilen olağanüstü hal (OHAL) bu süreci daha da hızlandırıyor. Bunun bir sebebi OHAL uygulamalarının ardından yaşanan keyfi işten çıkartmalar, el konulan şirketler ve mal varlıkları olurken, diğer sebebi OHAL uygulamalarının bir bütün olarak patronlar tarafından fırsata çevrilerek işçi sınıfına karşı yönelmesidir. Ayrıca 15 Temmuz darbe girişiminin ardından çeşitli bahanelerle işten çıkartılan on binlerce işçi ve kamu emekçisini önümüzdeki aylarda ekonomik kriz bahanesiyle işten çıkartılacak yeni on binler bekliyor. Daha şimdiden, devam eden direnişler valiler eliyle yasaklanmış ve işçi sınıfının her türlü eyleminin önü kesilmeye çalışılmıştır. Avcılar Belediyesi işçileri ve Gemlik Gübre’de çalışan işçilerin başına gelenler bu durumun sadece ilk örnekleridir. Darbeye karşı sokağa çıkan kitlelere övgüler düzen iktidarın işçiler hakları için sokağa çıktığında onların karşısına OHAL yasalarını, askerini ve polisini çıkartacağı, hatta onları “darbecilere destek”le suçlayacağı kesindir.

Burjuva devletin bir kurumu olan TÜİK, Türkiye Cumhuriyeti tarihinde daha önce görülmemiş toplumsal eşitsizlik seviyesinin üzerini örtmek için elinden geleni yapsa da, kapitalist krizin körüklediği artan toplumsal eşitsizlik, savaş ve siyasi-toplumsal saldırılar, önümüzdeki süreçte ortaya çıkacak büyük sınıf mücadelelerinin zeminini oluşturmaktadır.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir