TTIP’ye karşı mücadele bir sınıf sorunudur

Paylaş

Sosyalist Eşitlik Partisi’nin (PSG) aşağıdaki açıklaması, 10 Ekim Cumartesi günü Berlin’deki “TTIP’yi ve CETA’yı durdurun! Adil bir dünya ticareti için” başlıklı gösteride dağıtılmak üzere hazırlandı.

30’dan fazla örgüt, Berlin’de, Cumartesi günü, “TTIP’yi ve CETA’yı durdurun! Adil bir dünya ticareti için” başlıklı gösteri düzenleme çağrısı yaptı. İttifak, Alman Sendikalar Federasyonu’ndan (DGB) ve ona üye sendikalardan, çevre, tüketici, insan hakları ve kalkınma yardımı gruplarına ve Alman Kültür Konseyi’ne uzanıyor. Gösteriye Yeşiller, Sol Parti, Korsan Partisi, Genç Sosyalistler (Sosyal Demokrat Parti’nin -SPD- gençlik örgütü) ve bazı SPD ilçe örgütleri de destek veriyor.

Bugünlerde AB ile ABD arasında görüşülmekte olan Atlantik Ötesi Ticaret ve Yatırım Ortaklığı (TTIP) ve AB’nin Kanada ile tamamlanmış olan serbest ticaret anlaşması (CETA), gerici antlaşmalardır. Onlar, “ticari bariyerler”i kaldırma bahanesi altında, dizginsiz kar birikiminin önünde duran tüm engelleri (sosyal ve demokratik haklar, çevresel standartlar, sosyal hizmetler, vb.) ortadan kaldırmayı amaçlıyorlar. Para kazanmak için kullanılan “metalar” yalnızca otomobilleri ve makineleri değil, aynı zamanda eğitimi, sağlığı ve sosyal altyapıyı da kapsamaktadır.

TTIP ve CETA, emekçiler zararına bankaların ve büyük şirketlerin gücünü sağlamlaştırmaktadır ve bu yüzden reddedilmeli, ona karşı çıkılmalıdır.

Ancak bu, program ve perspektif sorununu gündeme getirmektedir. İnsanın, TTIP’ye ve CETA’ya karşı uluslararası işçi sınıfı açısından mı yoksa Alman ulusal çıkarları noktasından mı mücadele ettiği, büyük bir farklılık yaratmaktadır.

İlk yaklaşım, sosyalist bir perspektifi beraberinde getirir. O, sınıf mücadelesi yöntemlerini kullanır; Atlantik’in her iki tarafındaki emekçileri birleştirmek, tüm toplumsal direniş biçimlerini teşvik etmek ve onlara sosyalist bir yönelim kazandırmak için çaba gösterir. Onun hedefi, bankaların, büyük şirketlerin ve büyük servetin ulusallaştırılması ve toplumun sosyalist bir temelde, yani, kar yerine toplumsal ihtiyaçlar yararına yeniden örgütlenmesidir.

İkinci yaklaşım ulusalcılığı/milliyetçiliği ve savaşı beraberinde getirir. O, “geniş ittifak” adına sınıf karşıtlıklarını bulandırır; kendi ülkesindeki ve Amerika Birleşik Devletleri’ndeki egemen sınıf yerine “Amerikalılar”ı düşman olarak tanımlar. Bu yaklaşım, sosyal ve demokratik hakların ortadan kaldırılması ile ilgili haklı kaygıları, Alman emperyalizminin bir dünya gücü olma yolundaki ekonomik ve askeri mücadelesini desteklemeye yönelik bir bahane olarak sömürür.

DGB’nin rolü

Bu açıdan, sendikaların, SPD’nin, Yeşiller’in ve Sol Parti’nin gösteriye katılması bir uyarıdır. DGB Başkanı Reiner Hoffmann ve SPD’li politikacı Gesine Schwan, son mitingdeki başlıca konuşmacılar arasındadır.

TTIP’nin ve CETA’nın olumsuz toplumsal sonuçlarından şikayet etmek, tüm örgütler arasında sendikalar için ikiyüzlülüğün doruk noktasıdır. DGB, bir yıl önce, Ekonomi Bakanlığı ile birlikte hazırlanan ortak bir raporda, TTIP’yi, “iki taraflı ticari ilişkileri yoğunlaştırma ve onları adil ve sürdürülebilir kılma şansı” olarak memnuniyetle karşılamıştı. [DGB’ye göre] bu, birkaç yüzeysel değişiklik gerektiriyordu. Rapor, özellikle, sendika bürokrasisinin ayrıcalıklarının ve etkisinin temelini oluşturan “yönetime katılma ve çalışanların temsil hakkı”nın “bütünüyle” aynı kalması gerektiğini söylemektedir.

DGB, şimdi bile, anlaşmaya, sendika başkanı Reiner Hoffmann’ın ve yönetim kurulu üyesi Stefan Körzell’in 22 Eylül tarihli ortak bir makalede vurguladıkları gibi, yalnızca “şimdiki haliyle” karşı çıkmaktadır.

Almanya’daki geniş çaplı düşük ücret sektörünün yaratılmasında ve genişletilmesinde, hiçbir başka örgüt sendikalar kadar büyük bir rol oynamamıştır. Onlar, işyerlerinin ve kamu hizmetlerinin küçültülmesinin ve tüm fabrika kapatmalarının (Bochum’daki GM Opel tesisi gibi) ön safındaydılar. Onlar, patronlarla birlikte, Almanya’yı “yatırımlar için çekici bir yer” yapmayı başlıca görevleri olarak görmekte ve bunu ücretleri düşürerek, emek üretkenliğini arttırarak ve işçilerin her direnişini bastırarak yapmaktadırlar.

Sendikalar, Avrupa Birliği’ni tam olarak destekliyorlar. Onlar, Yunan işçilerini Brüksel’den ve Berlin’den gelen yıkıcı kemer sıkma talimatlarına karşı savunmak için parmaklarını bile kıpırdatmadılar. Aynısı, SPD, Yeşiller ve Sol Parti için de geçerlidir. Bu partiler, acımasız kemer sıkma önlemleri uyguluyor olmasına rağmen, Yunanistan Başbakanı Alexis Tsipras’ı hala göklere çıkarıyorlar. Bu örgütlerle birlikte TTIP’ye karşı bir ittifakta yer almak, organize suçla mücadele etmek amacıyla mafya ile bir araya gelmekle aynıdır.

DGB, TTIP karşıtı çoğunluğa ancak bu yılın Haziran ayında katıldı. Die Welt, onu, “aklını kaçırmış” ve “firar” suçlusu olmakla itham etmişti. Aslında, DGB, antlaşmalara yönelik artan muhalefeti kendi kontrolü altına almayı ve onu gerici bir istikamete yönlendirmeyi hedeflemektedir. O, hareketi, Alman hükümetinin pazarlık gücünü arttırmak için bir araç olarak kullanıyor ve Alman seçkinlerinin TTIP’nin ABD’ye bağımlılığı arttıracağı korkusuyla ona kuşkulu yaklaşan bir kesiminin bakış açısını dile getirmektedir.

Jeo-stratejik boyut

Gösterinin örgütleyicilerinin TTIP’nin jeo-stratejik boyutunu gündeme getirmemeleri tipiktir. Bu boyut, bu hafta karara bağlanmış olan, onun Pasifik’teki kopyası Pasifik Ötesi Ortaklık (TPP) eliyle sergilenmektedir. TTP, Amerika Birleşik Devletleri’nin önderliği altında, dünya üretiminin yüzde 40’ını gerçekleştiren 12 Pasifik devletini birleştirmekte ve doğrudan Çin’i hedef almaktadır.

Financial Times, TPP’ten, Başkan Obama’nın olası savaş hazırlığında Çin’in askeri olarak kuşatılmasını hedefleyen “Asya’ya dönüş”ünün “ekonomik belkemiği” olarak bahsediyor. Amerika’nın TPP baş müzakerecisi Michael Froman, Foreign Affairs dergisinde, “ticaret politikası, ulusal güvenlik politikasıdır” ve “piyasalar, ordular kadar etkiye sahip olabilir” diye yazmıştı.

TPP’nin tamamlanması, Almanya’da ve Avrupa’da, fırsatı kaçırma korkularını tetiklemiştir. Bu güçlü yeni ticaret bloğunun, TTIP üzerine hızlı bir anlaşmayla onu takip etmemeleri halinde, Avrupalıları Asya’daki pazarlarından çıkmaya zorlayabileceği yönünde kaygılar söz konusu.

Bununla birlikte, bir karşıt tepki; yeni Pasifik ticaret bloğuyla güçlenmiş olan ABD’nin, TTIP aracılığıyla Avrupa ekonomisi ve dış politikası üzerinde kendi iradesini dayatacağı yönünde endişeler de var. Bu yüzden, Avrupa’nın farklı bir yönelim benimsemesi ve Alman önderliğinde kendi büyük güç politikasını geliştirmesi gerektiği ileri sürülüyor.

Geçtiğimiz yıl, SPD’nin düşünce kuruluşu Friedrich Ebert Vakfı, TTIP’nin Alman ekonomisi için elverişsiz olduğunu savunan bir rapor yayımladı. Rapor, Oskar Lafontaine Almanya Maliye Bakanı iken onun en yakın danışmanı olan ekonomist Heiner Flassbeck tarafından hazırlanmıştı.

Flassbeck, Almanya için dünyanın diğer bölgelerindeki dezavantajların, Alman dış ticaretinin sadece yüzde 5’ine tekabül eden ABD ile ticaret avantajlarından daha ağır basacağını ileri sürüyor. O, “Eğer Atlantik boyunca ticari bariyerler kaldırılırsa ki bu aynı zamanda Çin’le ya da diğer gelişmekte olan ülkelerle ticareti olumsuz yönde etkiler, iki taraflı anlaşmanın Alman ve Avrupa ekonomisi için genel sonucu, bütünüyle olumsuz olabilir” diye yazıyor.

Eğer Almanya’nın ekonomik çıkarları, ABD ile bir ittifak içinde olmaktansa ondan bağımsız bir şekilde daha iyi yürütülebiliyorsa, aynısı, onun dış politikası ve askeri çıkarları için de geçerlidir. Alman seçkinlerinin önde gelen temsilcileri, uzun zamandır, Alman militarizminin yeniden canlanması için mücadele ediyorlar. Almanya Cumhurbaşkanı Joachim Gauck ve Dışişleri Bakanı Frank-Walter Steinmeier, iki yıl önce, Almanya’nın, “dünya politikası üzerine kenardan yorum yapamayacağı”nı ve “kendi önemiyle orantılı” bir rol oynaması gerektiğini ilan ettiler.

Alman büyük güç politikasına bu dönüşe, en iyi şekilde, Amerika Birleşik Devletleri’nin yanında mı yoksa ondan ayrı olarak mı girişileceği konusunda anlaşmazlıklar söz konusu. Her iki yol da, sonunda, militarizme ve savaşa yol açar. TTIP, CETA ve onların yıkıcı sonuçlarına ciddi bir şekilde karşı çıkanlar, kendilerinin, Amerikan karşıtlığı temelinde, dünyayı iki kez felakete sürüklemiş olan Alman emperyalizminin güçlendirilmesini destekleyenler tarafından kullanılmasına izin vermemelidir.

Uluslararası sosyalist bir perspektif

Savaşa, militarizme ve sosyal ve demokratik haklara yönelik saldırılara karşı koyabilecek tek toplumsal güç, uluslararası işçi sınıfıdır. Avrupalı ve Amerikalı işçiler arasındaki işbirliği, son derece önemlidir.

Direniş, dünya çapında büyüyor. ABD’de, işçiler sendika bürokrasisine karşı başkaldırıyorlar. Fiat Chrysler’deki işçiler, son otuz yıldır ilk kez, şirketin Birleşik Otomotiv İşçileri (UAW) sendikası ile yakın işbirliği içinde dayatmaya çalıştığı bir toplu sözleşmeyi, hayır oyu vererek engellediler. DGB, bu çatışmada, IG Metall ile yakın bağlarını sürdüren UAW sendikasıyla doğrudan beraberdir.

PSG ve onun Amerika’daki kardeş örgütü Sosyalist Eşitlik Partisi, uluslararası işçi sınıfının sosyalist bir program temelinde birleşmesi uğruna mücadele etmektedir. Gösterideki tüm ciddi katılımcıları, günlük olarak Dünya Sosyalist Web Sitesi’ni okumaya, PSG ile ilişki kurmaya ve bu mücadelede bize katılmaya davet ediyoruz.

10 Ekim 2015

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir