Trump’ın “Önce Amerika” politikaları ve ekonomik ulusalcılığın küresel patlaması

Washington’da istihbarat kurumları, medya ve Trump yönetimi arasında Rusya sorunu üzerine kapışma ve Trump’ın Putin ile iddia edilen bağları manşetlerin çoğunu kendine çekerken, ekonomik cephedeki bir çatışma en az onun kadar önemli.

Britanya’nın ve bir dereceye kadar Avrupa mali sermayesinin sesi olan Financial Times, bu ayın başında, Trump’ın “Önce Amerika” gündemine ve onun “ticaret konusundaki bölücü hezeyanları” olarak adlandırdığı şeye yanıtında, Trump yönetiminin mevcut rotasını sürdürmesi halinde, bunun, “küresel ticari ve parasal sisteme yönelik açık ve güncel bir tehlike” oluşturacağı uyarısında bulunmuştu.

Bu sert dilin doğrudan nedeni, Trump yönetiminin, avronun, ABD ile ticaret fazlasına sahip olan Almanya’nın çıkarına işlediği ve önemli ölçüde değersiz olduğu iddiası idi.

Gazetenin yayın kurulu, diğer ülkelere, “zorbalığa direnmeye hazır olma ve ABD’nin onların aralarını açmasına izin vermeme” çağrısı yapıyordu.

Financial Times daha ileri gitmedi ama bu duruşun mantığı açıktır. Eğer ülkeler Amerikan saldırıları olarak görülen şeylerle mücadele etmek için bir araya gelirlerse, bir sonraki adım, ABD’ye karşı yönelen ticari ve ekonomik anlaşmaların gelişmesidir. Kısacası, bu, 1930’ların Bunalım’ını şiddetlendiren ve yirmi yıllık bir süre içinde ikinci bir dünya savaşının başlamasında önemli rol oynayan türde ekonomi ve para birimi blokları yoluna geri dönüştür.

Henüz hiç kimse bu tür ittifakların oluşmasını ileri sürmüş değil ama konu, kamuoyuna yapılan açıklamalarda ve kuşkusuz kapalı kapılar arkasındaki tartışmalarda daha fazla yer alıyor.

Geçtiğimiz ay Davos’taki Dünya Ekonomik Forumu sırasında New York Times’a konuşan avro grubu maliye bakanları başkanı Jeroen Dijsselbloem, yönelimde büyük kaymalar olasılığına dikkat çekti. O, “Biz, her zaman, Amerika’nın bizim en iyi dostumuz olduğunu söyledik.” dedi ve ekledi: “Artık böyle değilse, Donald Trump’tan anlamamız gereken buysa, o halde, Avrupa, elbette yeni dostlar arayacaktır.

“Çin, bunun için çok güçlü bir aday. Yatırım açısından Avrupa’daki Çin varlığı zaten çok yüksek ve genişliyor. Eğer dostlarınızı bir yana iterseniz, onların yeni dostlar aramaya başlamasına şaşırmamalısınız.”

Trump yönetimine göre, Çin ve bir dereceye kadar Almanya, ABD’nin ekonomik üstünlüğüne yönelik başlıca ekonomik rakip ve tehdittir. Bu yönelim, onun, ordunun ve istihbarat kurumunun Rusya ile daha açık bir cepheleşme için bastıran kesimleriyle çatışmasının nedenlerinden biridir.

Trump, çeşitli vesilelerle, Çin’i, bir para birimi manipülatörü olarak damgalama ve ABD’ye yaptığı ihracata yüzde 45’e kadar gümrük vergisi uygulama tehdidinde bulundu. Trump henüz herhangi bir somut politika ilan etmemiş ve görüşleri şimdiye kadar yalnızca Twitter’da ve benzeri açıklamalarda sergilenmiş olsa da, yönetimin temel görüşü ve onu yönlendiren ekonomik süreçler, geçtiğimiz Eylül ayında, o sıralar California-Irvine Üniversitesi’nde işletme profesörü olan Peter Navarro ve hisse senedi yatırımcısı Wilbur Ross tarafından yazılan Trump’ın ekonomi planı üzerine bir belgede sergilenmişti.

Seçimlerden sonra, Navarro Trump’ın Ulusal Ticaret Konseyi’nin başkanı, Wilbur Ross ise ticaret bakanı oldu.

Belge, ABD gayrisafi yurtiçi hasılasının, 1947’den 2001’e kadar olan dönemde yıllık yüzde 3,5 oranında büyüdüğünü, ancak 2002’den itibaren, bu oranın, ABD büyüme oranında 2002 öncesi tarihsel standardından yüzde 45’lik bir düşüşü temsil edecek şekilde, yüzde 1,9’a düşmüş olduğunu belirterek başlıyordu.

Yazarlar, Obama yönetiminin düşük büyümenin “yeni normal” olduğuna ilişkin iddialarını, bu görüşü “bozguncu” olarak damgalayarak ve düşük büyümenin yüksek vergilerin, arttırılmış düzenlemelerin ve NAFTA ve Çin’in Dünya Ticaret Örgütü’ne (DTÖ) girmesi dahil, “kötü bir şekilde müzakere edilmiş ticaret anlaşmalarından kaynaklanan olumsuz etkiler”in sonucu olduğunu iddia ederek, reddediyorlardı.

Onlar, Bill Clinton yönetimi altında görüşülmüş olan Çin’in DTÖ’ye girişinin, “Amerika’nın pazarlarını yasadışı bir şekilde sübvanse edilmiş Çin ithalat malları seline açmış ve böylece, geniş çaplı ve kronik ticaret açıkları yaratmış” olduğunu yazıyorlardı.

Yazarlar, Çin’in DTÖ’ye girişi, “ayrıca, Amerika’nın fabrikalarının ülke dışına taşınmasını ve beraberinde, ABD yurt içi iş yatırımlarının ekonomimiz içindeki oranındaki gerilemeyi hızlandırdı.” görüşünü savunuyordu. Onlar, ABD’den Çin’e yapılan yatırımların 1999’dan 2003’e kadar, yıllık 1,6 milyar dolar dolayında sabit kaldığını ama 2004-2008 döneminde yıllık ortalama 6,4 milyar dolara sıçradığını belirtiyorlardı.

Başka bir ifadeyle, onların savına göre, Çin’e yapılan ve onun DTÖ’ye girmesini mümkün kılan yatırım fonları akışı, ABD ekonomik büyümesindeki uzun süreli yavaşlamanın başlıca nedenlerinden birisidir.

ABD’ye yapılan ihracatın Avrupalı hükümetlerin uyguladığı katma değer vergisinden (KDV) muaf olmasının ve Avrupa’ya yapılan ABD ihracatının bu vergilere tabi olduğu gerçeğinin ABD’li firmalar için bir ayrımcılık biçimi olduğunu söyleyen yazarlar, DTÖ kurallarını da sert biçimde eleştiriyordu. Varılan bu sonuçlar, Trump yönetimi içinde, ithalat ürünlerine vergi uygulanması olasılığı üzerine yaşanan tartışmanın temelini oluşturuyor.

Yazarlar, ABD ihracatına yönelik eşitsiz muamelenin “KDV kumarbazlığı”nın bir örneği olduğunu ve ABD’nin kendi ihracatı için eşit vergi muamelesi talep etmiş olması gerektiğini yazıyorlardı.

Onlar, “DTÖ dünyanın en büyük ithalatçısı ve üçüncü büyük ihracatçısı olmaksızın anlamsız olacağı için, bu kural dışılığı ve yasal boşluğu giderecek baskı gücüne sahiptik ve hala sahibiz.” iddiasında bulunuyor ve “bir üye olarak ABD’nin yokluğunda, DTÖ’ye pek bir ihtiyaç kalmayacağı” örtülü tehdidini ekliyorlardı.

Trump yönetiminin Çin’i bir para birimi manipülatörü olarak suçlaması, medyanın büyük kısmının ilgisini çekti. Fakat Navarro ve Ross, Avrupa Para Birliği söz konusu olduğunda da daha az gürültücü değildi.

Yazarlar, “Avro uluslararası para piyasalarında serbestçe dolaşırken, bu sistem, Alman para biriminin değerini, Alman Markı’nın hala yürürlükte olması durumunda sahip olacağından daha düşük tutuyor.” diye yazıyordu. Onlara göre, Almanya’daki ücretler görece yüksek olmasına rağmen ABD’nin Almanya ile büyük bir mal ticareti açığına (2015’te yaklaşık 75 milyar dolar) sahip olmasının nedeni buydu.

Belge, Trump yönetiminin, küresel pazarlar uğruna mücadele açısından ABD’nin konumunu nerede gördüğüne ilişkin açık bir özet sunuyordu. Yazarlar, “Önce Amerika” gündemine yönelik eleştirilere yanıt verirken şöyle yazıyorlardı: “Trump’ın ticaret politikalarının bir ticaret savaşını ateşleyeceğini öne sürenler, bizim zaten bir ticaret savaşında olduğumuz gerçeğini görmezden geliyorlar. Bu, Amerikan hükümetinin çatışmadan teslim olduğu bir savaştır.”

Onlar, ticaret ortaklarının Amerikan pazarlarına olan bağımlılığı Amerika’nın onların pazarlarına olan bağımlılığından daha fazla olduğu için, ABD’nin “daha dengeli ticaret” diye adlandırdıkları bir politika izlerken, işbirliğini güvenceye alabileceği görüşünü öne sürüyorlardı.

Navarro ve Ross tarafından özetlenen ticaret savaşı gündemi, Trump’ın politikalarının pek çoğunda olduğu gibi, Obama yönetiminin politikalarının temel itkilerinin bir devamı ve aynı zamanda niteliksel bir tırmanma olarak, onlardan çok büyük bir kopuşu temsil etmemektedir.

Obama yönetimi tarafından teşvik edilen Pasifik Ötesi Ortaklığı’nın ve onun Avrupa için karşılığı olan Atlantik Ötesi Ticaret ve Yatırım Ortaklığı’nın temel stratejisi, üye ülkelerin geniş Amerikan pazarına ayrıcalıklı erişiminin, ABD’ye bu ülkeleri ödünler vermeye zorlama imkanı sağlayacak olmasıydı.

Önerilen her iki ticaret anlaşması da, II. Dünya Savaşı’ndan beri Gümrük ve Ticaret Genel Anlaşması (GATT) ve ardından, bir ülkeye tanınan ayrıcalıkların herkese tanınması gerektiğini savunan DTÖ çerçevesinde ticari ilişkileri yönlendirmiş olan sistemi belirgin bir biçimde hurdaya çıkartıyordu. Bu politika, 1930’larda dışlayıcı bloklar oluşturma yoluyla dünya ekonomisine ve ticaret sistemine verilmiş olan zararın kabul edilmesiydi.

2014’te önerilen anlaşmaların gerekçesini özetleyen Obama’nın ticaret temsilcisi Michael Froman, Foreign Affairs’daki uzun bir makalede, “ticaret politikası, ulusal güvenlik politikasıdır” ve anlaşmaların amacı, “ABD’yi, küresel ekonominin üçte ikisine serbest erişim sağlayacak anlaşmaların merkezine yerleştirmektir” diye yazmıştı.

O, yazısına, savaş sonrası sistemin artık yeterli olmadığını; ABD’nin artık “II. Dünya Savaşı sonundaki gibi baskın bir konumda” bulunmadığını ve “mutabakat üreten [yeni] ticari koalisyonlar” kurmak zorunda olduğunu açıklayarak devam ediyordu. Yani, ABD’nin, sayesinde rakipleri karşısındaki ekonomik gerilemesine karşı koyabileceği yeni mekanizmaların geliştirilmesi.

Trump’ın politikası, farklı bir biçimde de olsa, aynı gündem eliyle yönlendiriliyor. Temel itici güçler, açık bir şekilde görülebiliyor.

Öncelikle, ekonomik büyümede, yalnızca ABD’de değil ama uluslararası ölçekte küçülme söz konusudur. 2008 mali krizinden bu yana yaşanan ekonomik durgunluğun, gelişmiş ekonomilerin kriz öncesi büyüme eğilimini sürdürmeleri durumunda olacaklarından altıda bir daha küçük oldukları anlamına geldiği tahmin ediliyor.

Küçülme, dünya ticaretinde çok daha belirgin. 2012’den beri, dünya ticareti yılda yüzde 3’ten daha az gelişti ki bu, önceki on yılların ortalama büyümesinin yarısından azdır. Uluslararası Para Fonu’nun (IMF) belirttiği gibi, 1985-2007 arasında reel dünya ticareti, küresel gayrisafi yurtiçi hasıladan ortalama iki kat daha hızlı büyümüştü. Oysa geçtiğimiz dört yıl boyunca aynı hızda ilerledi. IMF, “Ticaret hacminde ekonomik faaliyet göre bu tür uzun süreli yavaş büyümenin, geçtiğimiz 50 yılda az sayıda örneği var.” sonucuna varıyordu.

DTÖ, Trump’ın göreve gelmesi öncesinde de korumacı önlemlerin arttığına işaret etmişti. DTÖ, hepsi 1930’lar türü önlemlerden kaçınmayı taahhüt etmiş olan G20 grubu üyelerinin, geçtiğimiz Ekim ayı öncesindeki beş ay içinde, ayda ortalama 17 ticaret sınırlaması uyguladığına dikkat çekiyor ve bu durumu, “gerçek ve kalıcı bir sorun” olarak tanımlıyordu.

Başka bir ifadeyle, Trump’ın göreve gelmesi ve onun ekonomik ulusalcılık ve herkesin herkese karşı savaşı biçimindeki “Önce Amerika” gündemi, bir sapma değil; dünya kapitalist ekonomisi içinde geçtiğimiz on yıl boyunca güçlenmekte olan ama şimdi patlayıcı güçle yüzeye çıkan bir eğilimin niteliksel gelişimidir.

21 Şubat 2017

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir