Suriye’ye karşı savaş ve Amerikan demokrasisi

ABD Dışişleri Bakanı John Kerry ve Başkan Barack Obama, dün öğleden sonra ayrı ayrı yaptıkları açıklamalarda, Britanya parlamentosunun Perşembe günü savaş yanlısı bir tezkereyi reddetmesinin ABD yönetiminin Suriye’ye saldırı planlarını etkilemeyeceğini belirttiler.

Obama, açıklamasında, “girişilebilecek çeşitli harekatlar konusunda karar vermemiş” olduğunu iddia etti. Bununla birlikte, Washington’daki tartışmalar, saldırının gerçekleşip gerçekleşmeyeceğinden çok taktikler ve zamanlama ile ilgili.

Obama, saldırının kapsamının “sınırlı” olacağına ilişkin yalanı da yineledi. Gerçekte, Washington’ın tasarladığı harekat, ABD’nin Suriye’de kışkırttığı iç savaşın gidişatını, Esad’ı devirip İran’ın, Rusya’nın ve Çin’in Ortadoğu’daki konumunu zayıflatacak şekilde değiştirmeyi amaçlıyor.

Amerikan egemen sınıfı, savaşa girişirken, halkın büyük çoğunluğunun savaş karşıtı duyarlılığını küçümsüyor. On yıldan uzun süredir sonu gelmez bir savaşa, “terörle mücadele”ye yapılan göndermeler, Afganistan deneyimi ve özellikle de Irak’ın istilasını haklı göstermek için söylenmiş yalanlar; bütün bunlar, halkın bilinci üzerinde etkide bulundu.

Kamuoyu yoklamaları, Amerikan halkının yüzde 9’dan küçük bir kesiminin Suriye’ye askeri saldırıları desteklediğini; bu oranın, Beşar Esad yönetiminin kimyasal silahların kullandığının (ABD ile müttefiklerinin propagandasının başlıca iddiasının) kanıtlanması durumunda bile yalnızca yüzde 25’e yükseleceğini gösteriyor.

Bu duyarlılık, siyaset kurumunda ve devletin yan kurumlarında, burjuva politikası çerçevesiyle sınırlı bile olsa, şimdiye kadar ifadesini bulmuş değil. Hükümet ve medya sıkı bir şekilde savaştan yana. Halkın büyük çoğunluğu, on yıllık sonu gelmeyen ve felaket getiren askeri harekatların ardından, şimdi, bir diğer hayal ürünü düşmana daha saldırılmasına karşı.

Resmi düşünceyi halk kitlelerinin duyarlılıklarından ayıran uçurum, neredeyse benzersiz. Siyaset kurumunun, Vietnam Savaşı sırasında, ABD’nin ona bulaşması konusunda bölünmüş olduğunu anımsamakta yarar var. O dönemde, her iki partide de önemli “savaş karşıtı” hizipler vardı. Kongre’nin Senator William Fulbright başkanlığındaki oturumları, savaş karşıtı duyarlılığın artmasına önemli katkıda bulunmuştu.

1990-91’de, Bush yönetimi Irak’a karşı birinci savaş için faaliyetini hızlandırırken, 48 senatörün karşı oyuyla geçen bir yetki oylamasına başvurmak zorunda kalmıştı. 2003’te ve Irak’taki savaşı izleyen dönemde bile, Demokratik Partili politikacıların ikinci Bush yönetimine karşıymış rolü takınma yönünde çabaları vardı. Kerry 2004’te, Obama ise 2008’de, her ne kadar ikiyüzlü ve samimiyetsiz de olsa, savaş karşıtı duyarlılığa hitap ederek Demokratik Parti’nin başkan adaylıklarını kazandılar.

Şimdi, kamuoyu yoklamaları 2003’tekinden daha büyük bir savaş karşıtlığının olduğunu göstermesine rağmen, bu söz konusu değil. Medya benzer bir yol izliyor. Vietnam savaşı döneminde, hükümetin yalanlarını ortaya koyarak halkın savaş karşıtı bilincine önemli katkıda bulunan bir düzine gazeteciyi sıralamak zor değil (New York Times ile Washington Post’un 1971’de Pentagon Belgeleri’ni yayımlaması, bu çabaların doruk noktasıydı).

Esas amacını devletin yalanlarını yaymak ve hükümet sırlarının üstünü örtmek olarak gören medya, bugün, açıkça hükümetin sözcüsü gibi faaliyet göstermektedir. Medya, bir şirketleşme, gazetelerin orduya “iliştirilmesi” ve en küçük eleştirel düşünce sergileyenlerin temizlenmesi (örneğin, NBC’nin, 2003’te, Irak istilasına ilişkin eleştirel haber-yorumundan dolayı Peter Arnett’i işten çıkarması) yoluyla dönüştürülmüştür.

Bugün medyada genel olarak egemen olan otoriter düşünce, New York Times’ın yazarı Roger Cohen’in Cuma günü yayımlanan ve Suriye’ye karşı savaşı savunduğu makalesinde ifade edildi. Liberal köşe yazarı, yaygın duyarlılığa lanet okudu: “ABD’deki ve Britanya’daki savaş yorgunluğu, stratejik öneme sahip bir şeyin (ulusal saygınlığın) gelip geçici bir şeye (kamuoyuna) teslim edilmesinin mazereti olamaz.”

Bütünüyle yalanlar temelinde başlatılan Irak savaşından on yıl sonra, şirketlerin denetimindeki tek bir gazete ya da medya kuruluşu bile, Beyaz Saray’dan çıkan yalanlar teranesini ve temelsiz iddiaları sorgulamıyor.

Bu dönüşüm nasıl açıklanmalı? Suriye konusundaki kriz, ABD’deki siyasi yaşamın derin gerçekliğini açığa çıkartıyor. WSWS, Mayıs 2003’te şunları yazmıştı: “[Irak’taki] savaşın üzerinde yükseldiği yalanların yoğun ve gürültücü karakteri ile medyanın ilgisiz ve sinik tavrı, burjuva demokratik normların genel çöküşünün çarpıcı ifadeleridir. ABD’nin siyasi yaşamı, izdüşümünü Amerikan devletinin artan oligarşik karakterinin en kaba biçimlerinde bulmaktadır.”

On yıl sonra, bu eğilimler, yalnızca yayılmıştır. Şirket ve mali sektör aristokrasisi, 2008’de başlamış olan krizi, ulusal servetin her zamankinden büyük kesimini kendi ellerinde toplamak için kullandı. Hükümet politikası, nüfusun en tepedeki bu yüzde birlik kesiminin çıkarları eliyle belirleniyor.

Dış politika, ayrılmaz biçimde iç politikayla bağlantılıdır. Devlet kurumlarının kitlelerin bütün toplumsal kaygıları (yoksulluk, işsizlik, sosyal hizmetlerin yıkımı) karşısındaki duyarsızlığı, doğal karşılığını dış politikada bulmaktadır. Medya’nın propaganda ve yalanlar yoluyla manipüle etme rolüne soyunduğu alttaki yüzde 90’lık gelir grubunun ne düşündüğünün hiçbir anlamı yok.

Burjuva demokratik normların korunması, bugün ABD’de hüküm süren toplumsal eşitsizlik düzeyi ile bağdaşmamaktadır. Edward Snowden tarafından açığa çıkartılan yaygın gözetleme aygıtı (polis devletinin iskeleti), öncelikle, egemen sınıfın savaş ve toplumsal karşı-devrim taleplerine yönelik muhalefetin ortaya çıkmasına yöneliktir.

Suriye’ye yönelik savaş dürtüsü ile Amerikan egemen sınıfı tarafından başlatılmış önceki savaşlar arasında bir başka önemli farklılık daha var. Vietnam Savaşı, kitlesel savaş karşıtı protestoları başlatmıştı; Nikaragua’dan ve El Salvador’dan 1991’deki Irak savaşına kadar sonraki müdahalelere karşı örgütlenmiş önemli bir muhalefet vardı. On yıl önce, Irak savaşına karşı, milyonlarca insanın katıldığı kitlesel protestolar düzenlenmişti.

Bugün, bunlar söz konusu değil. Bunun nedeni, kitlelerin savaş yanlısı hale gelmiş olması değildir. Gerçekte, günümüzde Suriye’ye karşı harekata verilen halk desteği, Irak savaşına verilmiş olandan çok daha azdır. Bununla birlikte, uzun süre “savaş karşıtı” olarak anılan hareket, orta sınıfların Demokratik Parti’ye bağlı bir kesiminin önderliğindeydi. Son on yıllar içinde borsaların yükselişi sayesinde zenginleşen, mali aristokrasinin kırıntılarından beslenen bu toplumsal kesim, giderek egemen siyasi çevrelere uyarlanmıştır.

Irak Savaşı protestolarına, muhalefeti Demokratların arkasına yönlendirerek yanıt veren orta sınıf “solu”, Obama yönetiminin işbaşına gelmesiyle birlikte, onlara son verdi. Onlar şimdi, savaşın ve “insan hakları” emperyalizminin en ateşli destekleyicileri haline gelmiş durumdalar. Bu, 1999’da Sırbistan’a karşı girişilen savaşa desteği kapsayan bir sürecin doruk noktasıdır. Suriye’deki savaş, yerden göğe kadar onların savaşıdır.

Bu dönüşüm, savaşa karşı mücadelenin gerçek kitle tabanının işçi sınıfı olduğunu gözler önüne sermektedir. Savaş karşıtı hareketin yeniden canlanması gerekiyor ama o, yalnızca, şirket ve mali sektör aristokrasisi ile onun sahte solcu uzantılarına karşı çıkarak gelişebilir. Amerikan egemen sınıfının Suriye, Ortadoğu ve tüm dünya halkları için hazırladığı kanlı felakete karşı koymak, yalnızca, işçi sınıfının ABD’de ve uluslararası düzeyde, Dünya Sosyalist Devrimi programı temelinde harekete geçirilmesiyle mümkündür.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir