Sultanahmet saldırısının arka planı

Salı günü İstanbul’un en yoğun turist bölgelerinden biri olan Sultanahmet Meydanı’nda gerçekleştirilen canlı bomba saldırısının ardından, saldırının nasıl gerçekleşebildiği ve arkasında ne olduğu üzerine hükümet güdümlü çevrelerde çeşitli spekülasyonlar yürütülüyor. Her defasında olduğu gibi, gerçeklerin üstünü örtmek, asıl sorumluları gizlemek, hedef şaşırtmak ve saldırıdan kendi gerici çıkarları doğrultusunda yararlanmak için, ikiyüzlü bir şekilde Putin’den Esad’a kadar çeşitli isimler sıralanıyor.

Çoğunluğu Almanya vatandaşı, tamamı yabancı uyruklu 10 kişinin ölümüne, en az 15 kişinin de yaralanmasına yol açan ve resmi açıklamaya göre bir IŞİD militanı tarafından gerçekleştirilen bu saldırı, İstanbul’un en çok korunan bölgelerinden birinde nasıl yapılabilmişti?

Aslında bu sorunun yanıtı, Reyhanlı, Suruç ve Ankara’daki canlı bomba saldırılarında ve Diyarbakır’daki bombalı eylemde, daha önce verilmiştir.

11 Mayıs 2013’te gerçekleşen Reyhanlı katliamının ardından devletin gizli istihbarat belgeleri ifşa edilmiş ve El Nusra Cephesi’nin bölgede bir saldırı hazırlığında olduğunun önceden bilindiği ortaya çıkmıştı.

7 Haziran seçimlerinden iki gün önce Diyarbakır’daki HDP mitingine yapılan bombalı saldırının faili de, IŞİD şüphelisi olarak sözde aranıyordu ama saldırıdan önce polis tarafından gözaltına alınmış ve serbest bırakılmıştı. Yine de bu durum ortaya çıkana kadar, saldırının sorumlusu olarak PKK gösterildi. Aynı durum, Suruç ve Ankara katliamları için de geçerliydi. Yüz otuzu aşkın insanın katlediği bu saldırılar sırasında ortada tek bir polis bile yoktu ve IŞİD şüphelileri, ellerini kollarını sallayarak kendilerini patlatabildi. Saldırıların ardından elle konulmuş gibi bulunan ve gözaltına alınan IŞİD’lilerin önemli bir kısmı serbest bırakıldı ki Sultanahmet saldırısının ardından gözaltına alınan onlarca IŞİD şüphelisi için de benzer bir sonuç şaşırtıcı olmayacaktır.

Suruç ve ardından da Ankara katliamlarının en dolaysız sonucu, bu saldırıların, hükümetin içeride ve dışarıda savaş ve diktatörlük yönelimini tırmandırmasından başka bir şeye hizmet etmemiş olmasıdır.

Sultanahmet saldırısıyla ilgili yapılan haberler, benzeri bir senaryonun bir kez daha söz konusu olduğunu gözler önüne sermektedir. Hürriyet gazetesinden Fevzi Kızılkoyun’un haberine göre, terör saldırısından önce tüm güvenlik birimleri uyarılmıştı. MİT’in 17 Aralık 2015 ve 4 Ocak 2016 tarihlerinde güvenlik birimlerine ilettiği yazıda, “Terör örgütü DEAŞ’ın (IŞİD), Türkiye’de yaşayan gayrimüslimlere, yabancı uyruklu kişilere, turizm bölgelerine, yabancı ziyaretçilerin yoğun bulunduğu veya ziyaret ettiği noktalara veya ilgili ülkelerin büyükelçilik ve konsolosluklarına, ülke içindeki NATO noktalarına canlı bomba eylemcileriyle eylem planladığı” bilgisi yer alıyordu.

Buna ek olarak, Gazete Habertürk’ten Mustafa Türk’ün, bugün Ankara’da devlet erkanını korumak adına (göstermelik) bir “alarm” durumuna geçilmesiyle ilgili haberinde, “Ankara’da bir süre önce DAEŞ terör örgütüne yönelik operasyonda bir şüphelinin verdiği ifade doğrultusunda, patlamadan 10 saat önce istihbarat paylaşımı yapıldığı ve İstanbul’da DAEŞ’li bir hücre yapılanmasının eylem hazırlığında olduğunun vurgulandığı kaydedildi” deniliyor.

Bu istihbarat bilgileri, polislerin sıradan günlerde bile cirit attığı Sultanahmet Meydanı’ndaki terör saldırısının, aynı daha öncekilerde olduğu gibi göz göre göre geldiğini ortaya koymaktadır. Bu ve önceki saldırıların nasıl bu kadar kolay gerçekleştirilebildiğinin altında, egemen sınıfın ve onun siyasi temsilcisi AKP iktidarının Ortadoğu’daki emperyalist yağma savaşındaki çıkarları doğrultusunda her şeyi göze almış olması yatmaktadır.

IŞİD’in, Türkiye’de, siyasi iktidara zarar vermek şöyle dursun, yalnızca onun elini güçlendiren saldırılara girişmesi, hükümetin içerideki diktatörlük yönelimini tırmandırırken Irak’a ve Suriye’ye yönelik askeri operasyon hazırlıklarını da hızlandırmasına hizmet etmektedir.

Yılbaşına doğru Ankara’da eylem hazırlığında olduğu iddia edilen iki IŞİD üyesinin yakalandığı haberinin servis edilmesi, Irak’taki Başika’da işgalci konumda bulunan Türk birliğine yönelik IŞİD saldırısı ve Erdoğan’ın bu saldırıyı orada bulunmanın doğruluğunun açık kanıtı olarak sunması, Sultanahmet saldırısına psikolojik hazırlık işlevi görmüştür.

Bu saldırı, egemenlere, artık ayyuka çıkan AKP iktidarı-IŞİD işbirliğini yalanlamanın bir aracı olarak da hizmet etmektedir. Öyle ki, Rusya’nın ortaya koyduğu IŞİD’den petrol satın alımı, Türkiye’nin Batılı suç ortaklarınca inkar edilmesine rağmen, yalanlanamaz bir hal almıştır.

Özetle, Dünya Sosyalist Web Sitesi’nden Thomas Gaist’ın da belirttiği gibi, “Salı günkü intihar saldırısı gibi saldırılar, Türkiye içindeki iktidar yapısına ve daha genel olarak, ABD ve NATO emperyalist güçlerine yabancı terörist güçlerin ürünü değildir. Bu saldırılar, özünde, Ankara ve Batılı güçler tarafından yıllardır silahlandırılmış, eğitilmiş ve desteklenmiş güçlerce gerçekleştirilen, devlet destekli ve devlet teşvikli olaylardır.”

Suriye’nin kuzeyinde IŞİD’in kontrolünde bulunan 98 kilometrelik sınır hattı açık kalmaya devam ederken, PYD/YPG’nin dahil olduğu Suriye Demokratik Güçleri’nin Fırat’ın batısına geçmesi, muhtemelen Türkiye’nin “kırmızı çizgi” ilan etmesinin de etkisiyle, ancak bir süre önce gerçekleşmeye başladı. Bu güçlerin, diğer taraftan, El Nusra Cephesi ve Ahrar El-Şam gibi örgütlerin kontrolündeki bölgelere yönelik operasyonları da son haftalarda yoğunlaşmış durumda.

“Fırat’ın batısı”ndan ve Halep’in kuzeyinden yürütülen bu operasyonlar; yani, sınırın, IŞİD, El Nusra Cephesi, Ahrar El-Şam ve benzeri Ankara destekli cihatçı terör örgütlerinden arındırılması ve PYD/YPG önderliğindeki güçlerin eline geçmesi, AKP hükümeti tarafından PYD önderliğindeki özerkliği bastırma ve Esad rejimini devirme hedefinin darbe alması olarak değerlendirilmektedir.

PYD/YPG önderliğindeki güçlerin IŞİD kontrolündeki Tel Abyad’ı ele geçirmesinin ardından Suruç saldırısının yapıldığı, Türkiye’nin içeride ve dışarıda PKK ile savaşı yeniden canlandırdığı, PYD’yi tehdit ettiği ve Fırat’ın batısını “kırmızı çizgi” ilan ettiği hatırlandığında, Türkiye’deki savaşın ve terör saldırılarının Suriye savaşının ayrılmaz bir parçası olduğu ve ona göre şekillendiği daha iyi anlaşılacaktır.

AKP hükümeti, Suriye’de PYD önderliğinde ilan edilen özerk bölgenin genişlemesini ve bunun Türkiye’ye sıçramasını önlemeye çalışırken, aynı zamanda cihatçı vekilleri aracılığıyla Esad rejimini devirme asli hedefini korumaktadır. Burada durumu daha da içinden çıkılmaz kılan, PYD’nin hem ABD, Fransa, Almanya gibi Batılı emperyalist güçlerin hem de Rusya’nın desteğini almış olmasıdır.

Fransız emperyalizminin açıkça göz yumduğu Paris katliamını fırsat bilerek Ortadoğu savaşına etkin bir şekilde katılmasının ardından, Almanya’nın da, Salı günkü saldırıda sekiz vatandaşının öldürülmesini kullanarak, Suriye’ye ve Irak’ta doğrudan askeri müdahale hazırlıklarını hızlandırması kuvvetle muhtemeldir. Bu durumda, bölgedeki gerginlikler, giderek emperyalist güçlerin karşı karşıya gelmeye başlayacağı olağanüstü patlayıcı bir hal alacaktır.

Sultanahmet’teki terör saldırısı, son tahlilde, “terörle mücadele” bahanesi altında hem Türkiye’de hem de diğer ülkelerde elde kalan son demokratik kırıntıların da tırpalanması, muhaliflere yönelik baskının; polis devleti ve diktatörlük inşasının hız kazanması ve Ortadoğu’daki yağmacı paylaşım savaşının daha da tırmanması anlamına gelmektedir.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir