Şu Gün Zileli Meselesi…

Gün Zileli üşenmemiş, sağ olsun bizleri “aydınlatan” kısa bir yazı yazmış. Yazının başlığı şöyle: “Şu Lenin ve Troçki mirası meselesi…”.[1] Mesele Zileli’nin “uykularını kaçıracak” cinsten olmalı ki, Maoizm sonrası devrimci yaşamının “anarşist dönemini” yaşayan Zileli, bütün yazı boyunca, Lenin ve Troçki’nin Ekim Devrimi’nin mimarları değil, gerçekte “mezar kazıcıları” olduğunu ispatlamaya çalışmış. Zileli bu “gerçeği” okuyucularına kanıtlayabilmek için de; bol bol Stalinizmin, Anarşizmin ve Liberalizmin teorik cephaneliğinden yararlanmış. Aslında Zileli’nin mantığı bize hiç de yabancı değil; daha önce de Marksistler, Lenin ve Troçki hakkında, başta burjuvazinin olmak üzere, her türlü gerici ideologun yapmış olduğu suçlamalara gereken cevabı vermişti. Bundan sonra da vermeye devam edecekler.

Zileli, Ekim Devrimi’nin iki büyük önderi olan Lenin ve Troçki’ye saldırmak için en bayağı yöntemleri kullanıyor. Bu defa kullandığı yöntem ise, Doğan Tarkan “eleştirisi” üzerinden, Lenin ve Troçki’nin temsil ettiği Marksist geleneğe saldırmak. Zileli, Doğan Tarkan’ın NTV’deki bir tartışma programında söylediği bir sözden (“Biz Marx, Engels, Lenin ve Troçki’nin mirasçısıyız”) hareketle, konuyu Lenin ve Troçki’ye getiriyor ve “en son teorik bombasını” patlatıyor! Zileli’ye göre, nasıl “Stalin’le Kemal [Mustafa Kemal] arasında benzerlik varsa, Lenin, Troçki ve Stalin arasında, benzerliğin ötesinde doğrudan ve kesintisiz bir devamlılık vardı. Stalin, Lenin’in de, Troçki’nin de mirasçısıydı.” Zileli’nin bu “şatafatlı” sözlerinde her hangi bir yenilik yok. Yıllardır başta batılı burjuva tarihçileri olmak üzere, neredeyse tüm gerici ideologlar, Lenin, Troçki ve Stalin arasında “kesintisiz bir devamlılık” olduğunu ve Stalin’in, Lenin ile Troçki’nin “mirasçısı” olduğunu iddia ederler.[2] Zileli’nin, Lenin ve Troçki’ye saldırırken, teorik açıdan daha “yaratıcı” olmasını beklerdik. Halbuki Zileli, bu haliyle, batılı anti-komünist burjuva tarihçilerinin ucuz bir imitasyonu olmaktan öteye geçemiyor!

Zileli, kendi mantıksal çıkarımlarının sonuçlarını göremeyecek kadar da kör. Örneğin, Zileli “Stalin ve Kemal arasında nasıl bir benzerlik varsa”, aynı şekilde “Stalin, Lenin ve Troçki arasında da bir benzerlik var” diyerek; Lenin ve Troçki’yi, Mustafa Kemal’le aynı kefeye koyma gafletinde bulunuyor. Kısacası Zileli’ye göre; Lenin ve Troçki’nin, milliyetçi burjuva bir lider olan Mustafa Kemal’den hiç bir farkı yok! Ne de olsa bunların hepsi eli kanlı birer diktatör! Zileli’nin Mustafa Kemal ile Bolşevik liderleri aynı kefeye koyma çabası, onun Lenin ve Troçki’nin temsil ettiği Marksist geleneğe duyduğu öfkenin bir yansıması.

Zileli, önce Lenin’in “İnsanları kurşuna dizmeden nasıl devrim yapabilirsiniz?” sözünü “insanları kurşuna dizmeden nasıl iktidarı alabilirsiniz” olarak değiştiriyor ve ardından devrimci bir öneri olarak “İnsanları kurşuna dizerek nasıl devrim yapabilirsiniz?” sorusunu dile getiriyor. Zileli’nin bu soruya cevabı ise “kimsenin kılına dahi zarar vermeden devrim yapmak mümkün!” olacaktır. Lenin bir “cani” olmadığına göre, onun yukarıda söylediği sözleri, hangi anlamda kullandığını iyi kavramak gerekir. Kuşkusuz Marksistler devrimde zorun rolünü reddetmez. Bu durum onların, devrimden sonra karşılarına çıkacak olan herkesi acımasızca “kurşuna dizmek” (ya da “kızıl terör” uygulamak) için hazır kıtalar halinde beklediklerinin bir kanıtı olarak gösterilemez.

Zileli’ye sormak gerek, her hangi bir ülkede işçi sınıfı siyasi iktidarı ele geçirdikten sonra, kendisine karşı direnişe geçecek olan sömürücü sınıflara karşı nasıl bir tutum takınmalı? Hiç kuşkusuz işçi sınıfı, sömürücü sınıflara karşı “sevgi dolu” bir yaklaşım sergilemeyecektir. İşçi sınıfı devrimini savunmak için, şayet gerekiyorsa, bütün karşı devrimci güçleri “kurşuna dizmekten” çekinmeyecektir. Eğer biz Marksistler bunu savunduğumuz için, Zileli’nin gözünde birer “cani” olacaksak, açıkçası bu konuda yapabileceğimiz herhangi bir şey yok. Çünkü Zileli’nin sandığının aksine, bütün devrimler (hem burjuva devrimleri hem de 1917 Ekim Devrimi), iktidardan uzaklaştırdığı sınıfların mensuplarını, yeri geldiğinde “kurşuna dizmekten” çekinmemiştir. Bu düşüncede yanlış olan her hangi bir yan yok. Gerçekte ise tek yanlış, Zileli’nin liberal anarşist devrim teorisinden kaynaklanıyor. Zileli’nin mantığı ile yola çıkan “anarşist” bir kitle hareketi, “kazara iktidara gelse” bile, bu mantıkla, sömürücü sınıflar karşısında bir saat bile ayakta kalamaz. Zileli’nin “kimsenin kılına bile zarar vermeden” yapacağı anarşist devrim, ancak bilim kurgu romanlarında gerçekleşebilecek bir ütopya olmanın ötesine geçemez!

Zileli “hızını alamıyor” ve şunları söylüyor: “Nitekim bugüne kadar pek söz konusu edilmeyen bir yönü var işin. Eğer Lenin ve Bolşevikler kafayı böylesine kurşuna dizmeye takmasalardı ve daha baştan her türlü muhalefeti şiddetle ezmeye yönelmeselerdi iç savaş da bu kadar çetin olmayacak, bu kadar zorlu geçmeyecekti. Bolşeviklerin sertliği, Beyazların direncine güç katmış, daha da kötüsü devrimin canlı hücrelerini tahrip etmiştir.” (sanki iç savaşı başlatan Beyazlar değilmiş; genç Sovyet Cumhuriyeti’ne saldıranlar sanki emperyalist ordular değilmiş gibi). Zileli’nin liberal mantığına göre, iç savaşın çetin ve zorlu geçmesinin iki temel nedeni var: Lenin ve Bolşeviklerin “kafayı kurşuna dizmeye takmış” olması ve “her türlü muhalefeti ezmeye yönelmiş” olması! İç savaşın çetin ve zorlu geçmesini bile Lenin’e bağlayabilecek kadar tarih bilincine sahip olmayan Zileli, tarih boyunca devrimleri iç savaşların izlediğini bilmiyor olabilir mi? Zileli, kasıtlı olarak Ekim Devrimi’nin tarihini çarpıtıyor. Zileli’nin iddia ettiğinin aksine, Lenin ve Bolşevikler karşı devrimi (devrime “soldan” karşı çıkanları da) ezmeseydi, iç savaş daha da çetin ve zorlu geçerdi. Eğer Bolşeviklerin o çok şikayet edilen “sertliği” olmasaydı, emperyalistler ve Beyazlar Ekim Devrimi’ni en küçük hücresine kadar yok ederlerdi. Troçki önderliğindeki Kızılordu’nun iç savaştan zaferle çıkması, devrimin hayatta kalmasını sağladı. Bolşeviklerin iç savaş süresince, devrimi savunmak için ödediği ağır bedellerin (binlerce Bolşevik öncü işçi ve köylü yaşamını yitirdi) önemini anlayamayan liberal anarşist “devrim teorisyenleri”, gelecekte gerçekleşecek olan devrimlerin karşılaşacağı sorunları da anlamaktan uzaktır.

Zileli bu defa “hedef tahtasına” Troçki’yi oturtuyor ve şunları söylüyor: “Belli ki Lenin daha başından devrimle iktidarı birbirine karıştırmıştı ya da onun kafasında ikisi aynı şeydi. Troçki de ondan aşağı mı kalıyordu sanki. Lenin tarafından boşuna Savaş Komiseri yapılmamıştı. İsmi üstünde: Savaş. Yani kasaplık. Savaşla ilgili herhangi bir görev alıp da kasaplık yapmadığını ya da en azından kasaplık mesleğine intisap etmediğini (illa fiili olarak kesip biçmek şart değildir) iddia edebilecek birisi var mıdır? Japon anarşisti Kotôku Shûsui, geçmişini tanımlarken, ‘bir katilin oğluyum’ dermiş, asker olan babasını kastederek. Bir de koca savaş makinesinin tepesindeki Troçki’yi düşünün. Nitekim Troçki, orduda rütbeleri yeniden geri getirmiş, asker komitelerini ve Sovyetlerini dağıtmış, çarlık ordusunun subaylarını yeniden istihdam etmiş, ordunun eski hiyerarşik yapısını ve ritüellerini yeniden teessüs etmiştir. Troçki’nin yaptıkları bununla da kalmamıştır. Ortaya attığı ‘sanayinin askerileştirilmesi’ tezi tam bir despotizmdir. Bu teze göre, işçiler askeri disipline tabi tutulacak, silah zoruyla üretime koşulacak ve iç pasaport düzenine tabi kılınarak işyeri ve şehir değiştirmekten men edileceklerdir. Ayrıca, toplama kamplarındaki esir emeğinin sanayi hamlesinde kullanılması fikri de Stalin’in orijinal fikri değildir. Lenin ve Troçki de bunu onaylamış ve hatta ilk uygulamalara başlamışlardı.”

Zileli, dur durak bilmiyor. Ona göre Lenin, devrim ve iktidar arasındaki farktan bile habersiz, Troçki’nin de “ondan aşağı kalır” bir tarafı yok! Zileli, bilinçsizce de olsa, arada “doğru” şeyler de söylüyor (ne de olsa bozuk bir saat bile günde iki defa doğruyu gösterir). Troçki’nin Lenin tarafından savaş komiseri yapılması bir tesadüf değildi. Lenin Kızılordu’nun ancak Troçki gibi nitelikli bir örgütçünün yönetimi altında zafer kazanabileceğini biliyordu. Bu durum bile, Lenin’in ne derece ileri görüşlü bir devrimci olduğunun kanıtlamaktadır. Halbuki Zileli’nin derdi başka, o bu tarihsel gerçeği, Troçki’nin bir “savaş suçlusu” ve “kasap” olduğunu kanıtlamak için kullanmak istiyor. Zileli yüksek sesle soruyor: “Savaşla ilgili herhangi bir görev alıp da kasaplık yapmadığını ya da en azından kasaplık mesleğine intisap etmediğini (illa fiili olarak kesip biçmek şart değildir) iddia edebilecek birisi var mıdır?” Zileli açıkçası, “kasaplıkla”, proleter bir devrimi savunmak arasındaki ince farkı bilmeyecek kadar cahil. Onun liberal ve pasifist bakış açısına göre; devrimi savunmak için eline silah alan her Bolşevik işçi ve köylü, otomatikman birer “kasap”a dönüşmektedir!

Zileli, Troçki’nin Kızılordu’ya liderlik ettiği dönemde, burjuva ordularına özgü rütbe sisteminin kaldırıldığından (bu rütbe sistemi daha sonra Stalin tarafından geri getirildi) ve ordunun -tüm eksikliklerine rağmen- işçi ve köylü sovyetleri üzerine kurulduğundan (Troçki’nin askeri yazılarından) habersiz. Zileli, Troçki’nin Çarlık ordusunun subaylarını yeniden istihdam etmesini eleştiriyor, fakat Troçki’nin neden bu yola başvurmak zorunda kaldığını söylemiyor. Troçki, yeni bir ordu kurmaya çalışırken, kaçınılmaz olarak, deneyimli Çarlık subaylarını istihdam etti, bu sayede Kızılordu’nun beyazlara karşı, askeri alandaki eksiklikleri bir nebze olsun azaltılabildi. İç savaşın kazanılmasını sağlayan etkenlerden biri, Troçki’nin Bolşevik Parti içinde dahi “tepki toplayan” bu politikasıydı (O yıllarda Stalin de -Zileli gibi- bu politikaya, ilk başta karşı çıkmıştı). Bu deneyimli subaylar sayesinde, ordu saflarına katılan pek çok genç Bolşevik işçi ve köylü, daha sistematik bir askeri eğitim alma fırsatı buldu. Bu sayede iç savaş sırasında Bolşevikler, askerlik sanatı ile Marksist politikanın doğru bir bileşimini gerçekleştirmeyi başardı.

Zileli, Troçki’yi Çarlık ordusunun “eski hiyerarşik yapısını” yeniden tesis etmekle de suçluyor. Zileli “bilmiyor” olabilir, fakat biz yine de hatırlatalım; dünya üzerindeki her hangi bir ordu (buna Kızılordu da dahil) en az Çarlık ordusu kadar hiyerarşiktir. Çünkü bütün ordular, ast ve üst ilişkileri üzerine kurulmuş olan hiyerarşik savaş makineleridir. Bu gerçeği kabullenmiyorsanız, koca bir orduyu değil, bir bölük acemi askeri bile idare edemezsiniz! Zaten öyle de oldu, İspanyol Devrimi sırasında, “merkezi ordu kurma” fikrine karşı çıkan anarşistler, bunun bedelini kanları ve canları ile ödediler.[3] Zileli’nin tarihsel gelişimi birey merkezli açıklama çabasının ulaştığı sonuç ortada: “İç savaş ve Kızılordu’da yaşanan sorunların gerçek müsebbibi, ‘kasap’ Troçki’den başkası değildir!”.[4]

Zileli’ye göre Troçki’nin “kötülükleri” bunlarla da sınırlı değil. Zileli, Troçki’nin iç savaş koşulları altında savunduğu “sanayinin askerileştirilmesi” tezini eleştiriyor ve bunun gerçek bir “despotizm” olduğunu söylüyor. Zileli, Troçki’nin bu tezi hangi tarihsel koşullar altında savunduğunu göz ardı ediyor. Troçki bu tezi, iç savaşın tüm acımasızlığıyla sürdüğü bir ortamda savunmuştu. Bu tez bugünden bakıldığında, hiç kuşkusuz hatalıdır. Troçki’de bu gerçeği kabul ettiği için, politik yaşamının geri kalan bölümünde, en başta kendisi bu tezi çeşitli vesilelerle eleştirmekten (kısacası öz eleştiri vermekten) çekinmemiştir. Fakat Troçki hiçbir zaman, bu görüşünü, kalıcı bir ilke konumuna yükseltmemiş, iç savaşın tüm acımasızlığı ile devam ettiği (milyonlarca insanın öldüğü) günlerde, bunu Sovyet devletini ayakta tutmak için geçici bir taktik olarak savunmuştur. Halbuki Zileli, Stalinistlerin en kaba propaganda yöntemlerini kendine örnek alarak, bu geçici taktiği, Troçki’nin acımasız bir despot olduğunu kanıtlamak için kullanıyor. Ne rezilce bir çaba!

Zileli’nin özgürlük anlayışı bütünüyle liberal bir bakış açısı üzerine oturuyor. Örneğin Zileli, yine acımasız iç savaş koşullarını gözardı ederek, “işçilerin askeri disipline tabi tutulmalarına”, “silah zoruyla üretime koşulmalarına” ve “iç pasaport düzenine tabi kılınarak işyeri ve şehir değiştirmekten men edilmelerine” karşı çıkıyor. Zileli’ye göre özgürlük, sadece soyut bir ilkeden ibaret. Ülke topraklarının neredeyse yarıdan fazlasının, emperyalizmin desteklediği Beyazların eline geçtiği bir konjonktürde, Troçki iç savaştan zaferle çıkabilmek için, en sert tedbirleri almak zorunda kalmıştı. Eğer Troçki, Zileli’nin “aklına uyup”, Kızılordu askerlerine “en geniş özgürlükleri” tanısaydı, kimsenin kuşkusu olmasın, beyazlar bir hafta içinde Lenin’in çalışma ofisine kadar girerdi! O zaman, Zileli’nin üzerine laf cambazlığı yapabileceği bir Ekim Devrimi bile olmazdı.

Zileli’nin iddiasına göre; “toplama kamplarındaki esir emeğinin sanayi hamlesinde kullanılması fikri de Stalin’in orijinal fikri değil”, “Lenin ve Troçki de bunu onaylamış ve hatta ilk uygulamalara başlamışlardı”. Zileli, batılı anti-komünist tarihçilerin izinden gidiyor. Bu “tarihçilerin” yıllar boyunca Sovyetler Birliği’ne ilişkin yorumlarında dile getirdikleri tez hep aynı olmuştur: “Stalinizm Bolşevizm’in kaçınılmaz bir sonucudur!”.[5] Bu fikri savunanlar, her fırsatta Stalinist diktatörlüğün temellerini Lenin ve Troçki’nin attığını iddia ederler.[6] Bu iddialarını doğrulamak için de, Ekim Devrimi’nin gerçek tarihini çarptırarak, Lenin ve Troçki’nin “esir emeğinin sanayi hamlesi için kullanılmasını” savunduğu gibi, iğrenç yalanlar ortaya atarlar. Fakat nedense, “esir emeği sömüren bu toplama kamplarından” sadece kendileri haberdardır! Ortalama bir anti-komünist propaganda broşüründe bulabileceğiniz bu rezil iddialar, bugün maalesef kendisine “anarşist” süsü veren bir zat-ı muhterem tarafından dile getirilmektedir.

Zileli gibi “anarşistlerin”, temcit pilavı gibi devamlı gündeme getirmekten hoşlandıkları bir başka konu da Kronstadt’dır. Anarşistler, koca Ekim Devrimi tarihi boyunca, kayda değer tek bir başarı göstermedikleri için, Kronstadt’a özel bir anlam yüklerler. Böylece kendilerine, üzerine kan lekesi bulaşmamış “temiz bir sayfa” açtıklarına inanırlar. Konu Kronstadt olunca, anarşistlerin aklına daima “kasap” Troçki gelir! Zileli, sağolsun, bu geleneği bozmamış ve kendince Troçki’nin “kirli çamaşırlarını” gözler önüne sermiş. Ona göre; “Ekim Devrimi’nin ideallerini savunarak ayaklanan Kronstadt bahriyelilerini” katleden Troçki’den başkası değildir! Lenin de bu “katliama” çanak tutmuştur!

Zileli’nin iddia ettiğinin aksine, Kronstadt, Bolşevikleri iktidardan uzaklaştırmayı hedefleyen karşıdevrimci bir ayaklanmaydı (Örneğin sözde “Ekim Devrimi’nin ideallerini savunan” Kronstadt bahriyelileri “Sovyetler’in içinden Bolşeviklerin çıkartılmasını ve toprak sahibi olan köylülere tarımda serbest pazar yaratma hakkının verilmesini” talep ediyordu). Bu yüzden Troçki, Stalin’in bir ajanı tarafından öldürüldüğü 1940 yılına kadar, Kronstadt ayaklanmasının karşıdevrimci karakterini daima vurgulamıştır. Troçki bu konuya ilişkin şunları söylemişti: “Ya Kronştad ayaklanması? Yalnızca köylü kökenli askerlerin ayaklanmasına birkaç şaibeli anarşist katıldı diye, devrimci hükümetin, başkenti denetleyen bir kaleyi başkaldıran denizcilere ‘hediye’ etmesi kuşkusuz beklenemezdi. Olayların somut tarihsel çözümlemesinde, Kronştad, Makno ve devrimin diğer belirleyici olmayan olayları etrafındaki cehalet ve duygusallığın yarattığı efsanelere yer yoktur.”[7] Bugün de Dördüncü Enternasyonal geleneğinden gelen Marksistler, “üzerinden yüz yıl geçse de”, Kronstadt’ın karşıdevrimci karakterini her koşul altında vurgulamaktan çekinmeyeceklerdir.

İşin trajikomik tarafı, Troçki’yi her fırsatta “orduda rütbeleri geri getirmekle”, “çarlık ordusunun subaylarını yeniden istihdam etmekle”, “ordunun eski hiyerarşik yapısını ve ritüellerini yeniden teessüs etmekle” eleştiren anarşist ideologların, Bolşevikleri iktidardan uzaklaştırmayı amaçlayan, karşıdevrimci bir ordu ayaklanmasından medet ummasıdır! Lafta her türlü militarizme (gereksiz kan dökmeye!) karşı olduklarını söyleyenler, konu Bolşevizm’e karşı mücadele olunca, bir anda köylü kökenli bahriyelileri “anarşist kahramanlar” olarak ilan edebiliyor! Sakın gerçek “bağnazlık” bu olmasın?

Zileli’nin iddiasına göre; Troçki’nin liderlik ettiği Sol Muhalefet, 1920’li yıllar boyunca Stalin-Buharin ittifakını, köylülüğü yeterince “pataklamadığı” için eleştirmiş ve savunduğu “süper sanayileşme modeli”yle, Stalin’in 1930’lı yılların başından itibaren uygulamaya koyacağı ve milyonlarca köylünün ölümüne yol açan “hızlı sanayileşme ve zorla kolektifleştirme” politikasının önünü açmış, başka bir deyişle Stalinist diktatörlüğün taşlarını kendi elleriyle döşemiştir. Zileli’nin bu yazdıklarını okuduktan sonra, insanın yüzünde hafif bir tebessüm oluşuyor. Troçki hayatı boyunca, hasımları tarafından, sürekli olarak “Nazi ajanı”, “hain”, “karşıdevrimci” vb. aşağılık ithamlarla suçlanmıştır. Fakat onun en büyük düşmanı olan Stalin bile, onu hiçbir zaman, kendi bürokratik totaliter diktatörlüğünün “taşlarını döşemekle” suçlamamıştır. Demek ki bu “onurlu görev”, Zileli gibi “sonradan olma” bir anarşiste kısmet olacakmış. Bütün yaşamını Stalinizme karşı mücadele ederek geçirmiş olan Troçki, ne acıdır ki, bugün Zileli gibi şarlatanlar tarafından Stalinist diktatörlüğün taşlarını döşemekle suçlanıyor. Kanıt olarak da, Sol Muhalefet’in programında olduğu iddia edilen “köylülere eziyet edilmesi” ve “süper sanayileşme modeli” önerileri gösteriliyor. Yanlış duymuyorsunuz, Stalinist diktatörlüğün ortaya çıkmasının başlıca nedeni: Troçki ve Sol Muhalefet! Görünen o ki, Zileli “Rus Devrimi tarihi” alanında, her geçen gün “çığır açıcı bulgular” elde ediyor.

Zileli, haklı olarak bir dönem Sol Muhalefet içinde yer alan (Zinovyev ve Kamenev gibi) bazı Bolşevik önderlerin, Stalinizm’e teslim olmasını eleştiriyor. Fakat bu teslimiyetin ideolojik arka planını, Sol Muhalefet’in “programıyla” ilişkilendirmeye çalışıyor. Zileli’ye göre; Stalin pragmatik bir devlet adamı olduğu için, Sol Muhalefet’in “sanayileşmede köylülüğü iç sömürge gücü olarak kullanma” önerisini aynen alıp uygulamaya koydu. Zileli’nin Sol Muhalefet hakkındaki bu çarpık bilgileri nereden elde ettiğini açıkcası bilmiyoruz, fakat şu gerçeği çok iyi biliyoruz: Sol Muhalefet tarih sahnesinden çekilene kadar, savunduğu hiç bir programatik metinde; “sanayileşmede köylülüğü iç sömürge gücü olarak kullanmayı” önermemiştir, zaten önermesi de mümkün değildir. Çünkü böylesi bir gaddarlığı, Sol Muhalefet içinde yer alan Marksistlere yakıştırabilmek için, insanın “aklını peynir ekmek ile yemiş” olması gerekir! Zileli’nin o kadar çarpık bir tarih anlayışı var ki, insanı hayretler içinde bırakmayı başarıyor. Zileli, Stalin’in bu öneriyi yapanları “önce teslim alıp sonrada yok ettiğini” yazıyor. Eğer durum Zileli’nin iddia ettiği gibi olsaydı, bu öneriyi yapanlar (yani Zileli’ye göre Sol Muhalefet üyeleri), Stalin tarafından yok edilmez, tam tersine baş tacı edilirdi. Sanıyoruz ki, Zileli hiç mantık dersine girmemiş, çünkü kendi mantıksal çıkarsamalarının sonuçlarını bile görmeyecek kadar kör!

Zileli bir süredir hep aynı “oyunu” sahneye koyuyor. Zileli, Dördüncü Enternasyonal geleneğinden uzun süre önce kopmuş olan, bugün tamamen sol liberal bir zeminde siyaset yapan Doğan Tarkan üzerinden, Lenin ve Troçki’nin temsil ettiği devrimci “mirası” eleştirmeye kalkışıyor. Zileli’nin vurguladığı gibi, kuşkusuz “siyasi akımlar ve partiler belirli miraslara” dayanır, dolayısıyla Türkiye sosyalist solunun büyük bir bölümü de “mirasyedidir”. Bugün hala 60-70’li yıllara damgasını vuran küçük burjuva öğrenci radikalizminin “ekmeğini yiyen” pek çok solcu aydın vardır. Kuşkusuz, artık bu solcu aydınların yiyeceği bir miras da kalmamıştır (Bu yılları anlatan otobiyografi kitapları bile, artık eskisi kadar satmıyor!). Dün Stalinizm’e, (ve onun Asyatik versiyonu olan Maoizme) toz kondurmayan bu sözde aydınlar, bugün liberalizmden anarşizme kadar geniş bir ideolojik yelpazede, kendilerine yer açma yarışı içindeler. Bu ideolojik başkalaşım süreci, kaçınılmaz olarak en temel devrimci değerlerin bile, “eleştirel düşünce” adı altında aşağılanmasını zorunlu kılıyor. Zileli’nin Lenin ve Troçki’nin mirasına duyduğu öfke, gerçekte onun kendi iç dünyasında yaşadığı, ideolojik kafa karışıklığının bir dışavurumudur. O, gerçek bir “anarşist” olmanın yolunun, “Marksist geçmişi” ile hesaplaşmaktan geçtiğine inanıyor. Bu yüzden Zileli’nin bütün yazıları, liberal anarşizmin basit birer yan ürünü olmaktan öteye geçemiyor.

Zileli, yazısının sonunda “Eğer görmediyseniz Sözcü gazetesinin 10 Kasım tarihli nüshasına bakın, ne demek istediğimi anlarsınız. İflas, tam bir iflas!” diyor. Sözcü gazetesinin 10 Kasım’daki manşetinde, “Atam Yaşasaydı” başlığı altında bir “haber” var. Zileli bu haber dolayımıyla, kendince Marksizm ve Kemalizm arasında bir paralellik kurmaya çalışıyor. Zileli’nin bu tip liberal mantık oyunlarına artık alıştık. Eğer Zileli’nin kastettiği “Lenin ve Troçki Yaşasaydı” ise, bu arsız ima bile, Marksistlerin zekasına hakaret etmektir! Lenin ve Troçki’nin bugün fiziksel anlamda yaşamasına gerek yok, onların işçi sınıfının kurtuluş öğretisi olan Marksizm’e yapmış olduğu katkılar, bugün hala komünizm yolunda ilerleyen dünya proletaryasına ve Marksist devrimcilere yol göstermeye devam ediyor.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir