Artan Muhafazakarlık ve Bir Kez Daha Kürtaj Hakkı

Türkiye’de her gün üç kadının öldürüldüğünü, ayda yüzlerce kadının tecavüze uğradığını ve milyonlarca kadının tacize maruz kaldığını biliyoruz. Türkiye’nin gittikçe muhafazakarlaştırılmaya çalışılan toplumunun kadının hayatını nasıl cehenneme çevirdiğine tanıklık ediyoruz. Muhafazakarlaşma her alanda ciddi geriye dönüşlere sebep olurken iktidarın önemli isimlerinden gelen açıklamalar tüyler ürpertiyor.

Başbakan Erdoğan’ın ‘En az üç çocuk’ haykırışlarını, ‘Kadın kadındır, erkek erkektir. Bunların eşit olması mümkün mü?’ çözümlemesi izliyor. Korkunç bir cinayete kurban giden Münevver Karabulut’un ölümünün ardından ‘kızı rahat bırakırsan ya davulcuya ya zurnacıya’ açıklamasını yapan başbakan suçlu olarak genç kızın anne ve babasını gösteriyor.

Kadının evde, okulda, işte, mecliste, yasalar karşısında eşit olmadığını iyi biliyoruz. Vücut bütünlüğünü ve akıl sağlığını korumak isteyen bir kadının en temel haklar konusunda bile oldukça sıkıntı yaşadığı ortada. Tecavüzün ve cinsel saldırının oldukça yaygın olduğu Türkiye’de kadınların yasalarla en sık karşı karşıya geldiği konu kürtaj hakkı. Kadın ne yazık ki dünyanın birçok yerinde olduğu gibi Türkiye’de de kürtaj hakkına kısmen sahip; üstelik bu hakkını kullanabilmesi için bir dizi sınav vermesi gerekiyor.

Tecavüz Sonrası Gebelik ve TCK

Geçtiğimiz hafta İzmir Karşıyaka Cumhuriyet Başsavcılığı’ndan çıkan bir karar daha önce defalarca benzerini yaşadığımız bir sürecin sonucu. Kısaca olayı özetlersek, babasının zorla bir adama ‘verdiği’ 16 yaşındaki lise öğrencisi annesi tarafından kurtarılıyor. Ancak annesi kızının izini bulup onu kurtarıncaya dek kız çocuğu tecavüze uğruyor. Annesi kürtaj için kızını İzmir’de bir kliniğe götürüyor. Fakat doktor 13. haftasında olan gebeliğin ancak mahkeme kararı ile sona erdirilebileceğini ifade ediyor. Bunun üzerine Karşıyaka Cumhuriyet Başsavcılığı’na başvuran anne ve kızı, buradan çıkan ‘tecavüzün gerçekleşmemesi’ kararıyla yıkılıyorlar. Çünkü Türkiye’de ceza kanunu zor yoluyla gebe kalan ve gebeliğinin 10. haftasını geride bırakmış kadınlar için kürtajı, tecavüzün yasal mercilerce kabul edilmesi şartıyla onaylıyor. 16 yaşındaki kız çocuğu ve annesi bugün yasal yollardan mücadelesini vermeye devam ediyor. Ama zaman bu kız çocuğu için onda onarılamayacak yaralar açarak ilerliyor.

Türk Ceza Kanunu’nun (TCK) kürtajın yasal süresini ifade eden maddelerini yeniden anımsatalım. TCK kürtaj süresini evli kadınlarda ‘eşinin de izni olmak suretiyle’, bekar kadınlarda ise kendi rızaları ile 10. haftaya kadar izin veriyor. TCK’nın 99. maddesine göre, tecavüzle gebe kalan kadınlarda (elbette tecavüze uğradığını kanıtlaması gerekiyor) ya da anne veya ceninin sağlık durumunda bir tehlikenin saptanması durumunda 20. haftaya dek rahim tahliyesi mümkün.

Yukarıda özetlediğimiz yasal düzenlemelere rağmen, Türkiye’de hakim ve savcılar bazen keyfi kararlar alabiliyorlar. Örneğin, geçtiğimiz Nisan ayında tecavüze uğrayan 17 yaşındaki kız çocuğunun davasının görüldüğü İstanbul 5. Sulh Ceza Mahkemesi hakimi Recep Baş ‘kürtaj cinayettir’ ifadesini kullanarak, kürtaja izin vermedi. Kız çocuğunun avukatının itirazı ile Cumhuriyet Başsavcısı Salih Türkyılmaz’ın görüşüne başvuruldu. Türkyılmaz’ın görüşü de yasaları hiçe sayarcasına ‘kürtaj yapılamaz’ şeklinde oldu. Yaşanan bu olayla 20. haftası henüz sona ermeyen tecavüz mağduru bir kız çocuğu kürtaj hakkından faydalanamadı.

Muhafazakarlık ve Kürtaj

Daha çok örneğimiz var; ama yaşanılanların sadece Türkiye’de gerçekleşmediğini, kadınların evrensel bir şekilde mağdur bırakıldığını güncel bir haberle anlatalım. 22 Kasım’da Tayland’da bir Budist Tapınağı’nda 2 bin cenin bulundu. Bu ceninler yasal olmayan yollarla yapılan kürtaj sonucunda yakılmak için tapınak morguna bırakılmışlar. Tecavüz, ensest ve anne ya da çocuğun hayati tehlikesi bulunmadığı durumlarda gebelik hiçbir şekilde sona erdirilemiyor Tayland yasalarınca. Bu yasak milyonlarca kadını sağlıksız ve tehlikeli yollarla kürtaj olmak zorunda bırakıyor. Bu olay, sağlıksız koşullarda yılda ortalama 80 bin kadının kürtaj olmasını bir kez daha akıllara getiriyor. Ancak Başbakan Abhisit Vejjajiva kürtaj ile ilgili yasaların yeterince esnek olduğunu ifade ediyor.

Avrupa Birliği’ne üye olan Portekiz, Lüksemburg ve Kıbrıs Cumhuriyetinde kürtaja yönelik ciddi kısıtlamalar mevcutken; Malta, İrlanda, Polonya’da kürtaj olmak yasalara aykırı. Avrupa Konseyine üye Andora, Monaco gibi ülkelerde de kürtaja izin verilmiyor. Avrupa Birliği ülkelerinin birçoğunda ise kürtaj hakkı nispeten daha iyi durumda; 12. haftaya dek kadınların kürtaj hakları tanınıyor. Ancak kadınların kazanılmış hakkı olan kürtaj bu ülkelerde de tehlike altında. Ekim ayı içerisinde Avrupa Hristiyan Demokratların desteklediği kararla kadına dini inancı gereği kürtaj yapmayı reddeden hastane/klinik kadının yaşayacağı sağlık sorunlarından sorumlu olamayacak. Bu kararı incelediğimizde muhafazakarlaşmanın sanıldığı gibi sadece İslam ülkelerinde olmadığını Avrupa’nın da böylesi gerici ve kadın sağlığını tehdit eden bir kararı almaya itecek denli muhafazakarlaştığını ve kadının bedeni üzerinden politika üretilmeye devam edildiğini görüyoruz.

Üretici güçlerin gelişiminin önünde gerici karakteriyle en büyük engel olan kapitalist sistem toplumsal yaşamda da gericiliği doğuruyor. Sınıflı toplumların ataerkil yapısı kadınların mağduru olduğu düzenin elini güçlendiriyor.

Kadınların Örgütlenmesi

Kadının bedeni üzerindeki haklarının kendine ait olmayışı, sınıflı toplumların tarihiyle anılıyor. Kapitalizmde kadının bedenin metalaştırılması ve bedeni üzerindeki haklarının ‘topluma’ devredilmesi sermayenin sorunsuz işleyişi için oldukça önemli. İşgücü dalgalanmaları kürtaj hakkı konusunda farklı uygulamalar yaratıyor. Bunun en bariz örneği işgücü azaldığında bir ülke yasalarını kürtaj hakkı aleyhinde değiştirilebiliyor olması. Çoğunlukla muhafazakarlıkla desteklenen bu döngü, kadınların kürtaj olmasını cinayetle eşdeğer kabul ediyor. Nüfusun kar sistemini rahatsız ettiği durumlarda ise Çin örneğinde olduğu gibi kadınlar zorla kürtaj edilebiliyorlar. Üstelik Çin’de burjuva sınıfına dahil kadınlar ciddi bir para cezası ödeyerek doğum yapabiliyorlar. İşçi kadınlar ise cezayı ödeyemediklerinden gebeliklerini mecburen sonlandırmak zorundalar.

Kadınların yaşamları hakkındaki endişeleri boşuna değil. Bugün eril şiddet kadınların yaşamları üzerinde en büyük tahakkümü kurmuş bulunuyor. Sadece bedenlerimiz değil düşüncelerimiz dahi baskı altında. Muhafazakarlık bu baskıyı oldukça arttırıyor. Bırakın cinsel özgürlüğü en temel hakkımız olan kendi bedenlerimizde bulunan gebeliği sona erdirme hakkına dahi sahip değiliz. Kocasının rızası olmadığı için kürtaj olamayan, tecavüzün kanıtlanması için adli tıpta aylar belki yıllarca bekletilen kadın mağdurlar az değil. Kadınların tek tek örgütlenerek ve bilinçlenerek kısmi kazanımlar elde etmesi elbette önemli; ancak sadece ataerkil topluma karşı mücadele etmek yeterli değil. Ataerkil toplumun can damarları kesilmedikçe yani sınıflı toplum ortadan kalkmadıkça kadınların yaşamlarında devasa gelişmeler gerçekleşmeyecek.

Kadının ekonomik ‘özgürlüğe’ kavuşması, eğitim görmesi maalesef kadının özgürleşmesini beraberinde getirmiyor. Bugün şiddet mağdurlarının arasında eğitim görmüş ve ekonomik güce sahip kadınların olduğunu da unutmayalım. Sınıflar ve artı değer sömürüsü sürdükçe kadınların ev içi emeğinin sömürüsü de engellenemez, cinsel özgürlüğü de elde edilemez. Sınıflı toplum hüküm sürdüğü müddetçe genel ahlak ve eril şiddet can almaya devam eder.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir