Sendikaların iflası ve yeni kitlesel örgütlenme ihtiyacı

Ocak ayında işçi istatistikleri yayınlandı. Resmi gazetede yayımlanan Sosyal Güvenlik Kurumu (SGK) rakamlarına göre Türkiye’de 11 milyon 600 bin 554 işçi çalışırken işçilerin sadece 1 milyon 96 bin 540’nın sendikalı olduğunu belirtelim[1]. Hangi işkolunda hangi sendikanın ne kadar işçi üyesi olduğunu gösteren bu rakamlar, kaç sendikanın yüzde 1 işkolu barajının altında kaldığını ya da üstüne çıktığını göstermesi açısından önemli. 2012 yılında yasalaşan 6356 sayılı Sendikalar ve Toplu İş Sözleşmesi Kanunu’nun [2] kabul edilmesinin ardından ilk kez 2013 Ocak ayında açıklanan işçi istatistikleri, her yılın ocak ve temmuz aylarında yayımlanmaya devam edecek.

Yayınlanan son istatistikler, işkolu barajında yaşanan düşüş ve güncellenen sendika üye sayıları ile toplu sözleşme yapan sendika sayısında düşüşleri gündeme getirdi. Bu gelişmeler sendikalar ve onların peşinden koşan küçük-burjuva solunda öfkeye yol açtı diyebiliriz. Öfkenin kaynağı hakkında bilgi vermeden önce, daha önce yüzde 10 olan işkolu barajının 6356 sayılı yasa ile birlikte 2013 Ocak ayından 2016 yılının Temmuz ayına kadar yüzde 1 olarak belirlendiğini, 2016 yılı Temmuz ayından 2018 Temmuz ayına kadar yüzde 2 olarak güncelleneceğini ve nihayet, yüzde 3’e çıkarılacağını belirtelim.

Gelelim sendikaların ve küçük-burjuva solunun öfkesine. Son rakamlara göre yüzde 1 olan işkolu barajını aşamayan ve yasa öncesinde (yani, yüzde 10 barajıyla) toplu sözleşme yetkisini kazanmış olan 7 sendika bu yetkisini kaybetmiştir. (Düzenlemeye göre bir kez daha toplu sözleşme yapabilecekler ki bu, AKP’nin sendikalara açık desteğidir) Yasadan önce 52 sendika toplu sözleşme yaparken bugün bu sayı 43’ye gerilemiş[3]; 68 sendika ise barajın altında kalmıştır.

Küçük-burjuva solunun ve sendika bürokratlarının öfkelendiği şey, işte bu durum. Ama onlar, yasada yüzde 3 olarak belirlenen barajın AKP iktidarı tarafından geçici madde ile 2018’e ertelendiğinden hiç söz etmiyorlar. Eğer yüzde 3 barajı ertelenmemiş olsaydı, küçük-burjuva solcuların devrimci methiyeler düzdüğü Birleşik Metal İş, Tez-Koop İş vb. “solcu” sendikalar yetkilerini kaybedecek; 115 sendikadan 94’ü barajın altında kalacaktı. Yani sadece 21 sendika toplu sözleşme yapabilecekti.[4]

Sendikalar ve bu örgütlerde “devrimci rol” arayan “sol” bugün bu gelişmeler karşısında öfkeye kapılsalar da önceki uygulamanın içeriği hakkında konuşmayı pek sevmezler. Bilindiği üzere son yasadan önce sendikaların toplu sözleşme yetkileri Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı’nın her yıl Ağustos ayında yayınladığı sendikalı işçi verilerine göre belirleniyordu. Çalışma bakanlığı verileri ise yine sendikaların bildirimleriyle belirleniyordu.

Sendikaların bakanlığa yaptığı bildirimlere göre, 2009 yılında, toplam sigortalı işçi sayısının 5,4 milyon gözüktüğü Türkiye’de sendikalara üye işçi sayısı 3,2 milyondu. Bu verilerde ne sigortalı işçi sayısı ne de sendikalı işçi sayısı gerçeği yansıtıyordu. Bu rakamlara göre, AKP iktidarı sigortalı işçi sayısını 2010 yılında yüzde 100’ün üzerinde arttırarak 11 milyona ulaştırmıştı! Yine, bu rakamların doğru olduğunu kabul edersek, Türkiye, sendikalaşma oranında, yüzde 50’yle, dünya biricisi olurdu. Sendikalar ve küçük burjuva solu, bütünüyle manipülasyondan ibaret olan bu rakamlar karşısında ses çıkarmadı.

Çünkü onlar, ölmüş, emekli olmuş, işten ayrılmış ve işkolunu değiştirmiş işçileri, sahte evraklar ile üye gösterebiliyor ve bu çarpıtmayla, bir yandan yüzde 10 işkolu barajının üstünde kalıyor diğer yandan naylon delegelerle seçilip bürokratik işleyişlerini kolaylıkla sürdürebiliyorlardı. Ama bu durum, özellikle krizin derinleştiği, toplumsal alt-üst oluşların yakıcı bir biçimde kendisini hissettirdiği bir dönemde, patron örgütleri ve iktidar için kabul edilebilir olmaktan çıktı. Onları önlem almaya zorlayan şey, sendikaların, gayri resmi rakamlarla 20 milyona yaklaşan işçiler içindeki örgütlülüğünün yüzde 5’lere gerilemiş olmasıydı. Başta stratejik sektörlerde çalışanlar olmak üzere, işçi hareketinin sendikalar üzerinden denetim altında tutulmasını zorlaştıran bu durum, patron örgütlerini ve iktidarı olası bir ekonomik kırılmanın tetikleyeceği işçi hareketi öncesi kaygılandırmaya yetiyordu.

Bu kaygıyı gidermek için 2009-2012 yılları arasında, işçi ve işveren sendikaları arasında süren pazarlıklar neticesinde, iktidar, işçi sınıfını kontrol edip denetleyebilecek güçte sendikalar olması için bir yandan barajı düşürürken diğer yandan sendikalara üyelik önündeki engelleri kaldırdı. Sendikalara üyeliklerde noter şartını kaldıran iktidar e-devlet aracılığıyla, üyeliği basit bir internet işlemi haline getirdi. Bu düzenlemelerle bir yıl içinde sendikalı işçi sayısında 90 bin artış ortaya çıktı (artık, aynı işkolunda farklı işlerde çalışan işçiler birden fazla sendikaya üye olabiliyorlar). Bu yasal düzenlemelerle, AKP iktidarı, sahte sol tarafından ifade edildiğin aksine, sendikalaşmayı önlemek yerine onları güçlendirmiştir (Bunun, iktidara ve sermayeye karşı değil ama işçilere karşı bir güçlenme olduğunu unutmayalım). İktidar ve büyük sermaye, böylesi düzenlemeler ile olası kriz öncesinde “kitle” gücü olan ve onu kontrol edebilen “güçlü” sendikaların kurulmasını istemektedir.

Öte yandan, yeni yasayla birlikte işkollarının 28’den 20’ye düşürülmesi özellikle “solcu” sendika bürokratlarının tepkisini çekti. Bu “solcu” bürokratların, örneğin kara, deniz, hava ulaşımında ayrı ayrı örgütlenen işçileri ulaşım işkolunda birleştiren düzenlemeyi, ağızlarından düşürmedikleri “işçi sınıfının birliği” adına desteklemeleri gerekirdi ama onlar bunu yapmadılar. Çünkü onlar, bu durumda tekkelerini kaybedeceklerini biliyorlardı.

Kapitalizmin son otuz yılına damgasını vuran küreselleşme süreci teknolojik atılımlara bağlı olarak üretimin ve iş bölümünün dünya çapında örgütlenebilmesini sağladı. Böylelikle üretimin dünya çapında “parçalanması” önceki yüzyılda damgasını vurmuş olan Keynesci istihdam politikalarını yerle bir etti. Taşeronlaşma ve yarı zamanlı işlerdeki artış, bu eğilim en önemli tanığıdır. Dahası, kitlesel üretim yapan işletmeler ortadan kalkarken ulusal kalkınmacı sistemde reformist bir rol oynayabilen sendikalar, küreselleşmenin bu sonuçları ile birlikte varlık nedenini yitirmiştir. Son otuz yılda, gelişmiş ülkeler dahil bütün ülkelerde sendikalı işçi sayısı yüzde 20’nin altında seyir etmektedir. Sendikalı işçi sayısındaki azalmaları iktidarların sendika düşmanı yasaları ile açıklamaya çalışmak gerçeği yansıtmamaktadır. Sendikaların iflasının ardında, ulusal piyasalar üzerinde yükselmiş olan bu reformist örgütlerin, işçi sınıfının küreselleşme sürecindeki gereksinimlerine yanıt verememesi yatmaktadır.

Bugün, Türkiye’deki AKP iktidarı da dahil, dünyadaki bütün burjuva hükümetler olası kriz ve kitlesel alt-üst oluşların öngününde, işçi sınıfı üzerindeki denetimini büyük ölçüde yitirmiş olan sendikaları yeniden işçi sınıfına karşı güçlendirme telaşı içinde. Kapitalizmin dünya çapında yaşadığı ekonomik ve siyasi krizin ortasında işçilerin gardiyanları olan sendikalara karşı işçi ve emekçileri uyarmak, sahte solun sendikalar konusunda yaydıkları yanılsamaları açığa çıkarmak zorundayız. İşçi sınıfı, sermaye ve burjuva iktidarlar ile bütünleşmiş olan bu örgütlerin yerine, günümüzün gerçeklerine uygun yeni kitlesel örgütlenmelerini yaratmak zorunda. Bu örgütler, ulusalcı ve reformist programlar üzerine kurulu sınıf işbirlikçisi örgütler olan sendikaların tersine, enternasyonalist, devrimci ve kapitalizm karşıtı olmak zorundadır.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir