Nükleer Santral İhalesi “Sonuçlandı”

Uzun yıllar gündemdeki yerini gerek enerji ihtiyacı gerekse çevrecilerin protestoları nedeniyle koruyan nükleer santraller, bugün küresel mali krizin gölgesinde, tekrar karşımıza çıktı. Türkiye’de geçmişi 1960’lı yılların sonuna kadar giden nükleer santral projeleri, yaklaşık onar yıllık periyotlarla hükümetlerin gündemine gelmiş olsa da her defasında maliyet ve yasal düzenlemelerin yetersizliği gerekçesiyle ertelenmişti. Fakat 3 Kasım seçimlerinden sonra AKP’nin tek başına iktidar olması, yıllardır “aksayan” bu süreci tamir etmiş ve 2007 yılının son aylarında ihtiyacını duyduğu “Nükleer Güç Santrallerinin Kurulması ve İşletilmesi ile Enerji Satışına İlişkin Kanunu“* Cumhurbaşkanı Gül’e onaylatmıştı. Bu kanunun yürürlüğü girmesi ile süreç hızlanmış ve “nükleer santral inşaatı ve işletimi ihalesi” içinde bulunduğumuz yıl içerisinde açılmıştı. Açılan bu ihale 24 Eylül 2008 tarihinde sonuçlandı.

Mersin Akkuyu’da kurulması planlanan bu ilk nükleer santralin inşaatı ve işletimi için açılan ve adına “yarışma” denilen ihale sürecinin sonunda, Türkiye Elektrik Ticaret AŞ’ye (TETAŞ) 6 zarf ulaşırken, bunlardan beşinin teşekkür, bir tanesinin de teklif içerdiği, TETAŞ yetkilileri tarafından açıklandı. İhale şartnamesi alan 13 şirketin 7 tanesi zarf göndermezken şartname alan şirketlerden “Atomstroyexport (Rusya)-Inter Rao (Rusya)-Park Teknik (Türkiye), AECL Atomic Energy Of Canada Limited (Kanada), Suez Tractebel (Fransa-Belçika), Unit Investment N.V. (Hollanda), Hattat Holding-Hema (Türkiye) ve Ak Enerji (Türkiye) zarf gönderdi. Fakat bu zarflardan çıkan tek teklifin sahibi, Rus-Ciner ortaklığı olarak ifade edilen Rus-İnter Rau ve Ciner Grubu’na ait Park Teknik Elektriktir.

Teklifi veren bu şirket, Rusya Federasyonu Atom Enerjisi Bakanlığı’nın 1998 yılında aldığı karar sonucunda iki Rus kamu şirketinin birleşmesiyle kuruldu. Bugün şirketin Başkanlığını, Rusya Başbakanı Vladimir Putin yapıyor. Sovyet dönemindeki nükleer enerji birikimini devralmış ve bugüne kadar dünyada 30 nükleer santralin altına imzasını atmış olduğu belirtilen Atomstroyexport, Almanya, Slovakya, Çek Cumhuriyeti ve Macaristan’da büyük projeler gerçekleştirmiştir. Halihazırda İran da dahil beş nükleer santral projesi yürütmekte olan ve özellikle İran’da yürütülen nükleer santral projesi nedeniyle oldukça eleştirilen Atomstroyexport’in nükleer santral yapımındaki pazar payı yüzde 20 olarak ifade edilmekte.

İhalede tek teklifin ortaya çıkması hem ihale öncesini hem de sonrasını tartışmalı hale getirdi. Çünkü şartname alan şirketlerin çoğunun ihalenin ertelenmesini içeren dilek ve taleplerini Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı kabul etmemişti. İhalenin ertelenmesini gerekçelerinden ve enerji bakanlığının kabul etmediği talepler, özellikle finans piyasalarında yaşanan krizde cisimleşmekte olduğu söylemek zorundayız. Bu konuda ortaya çıkan bir diğer önemli nokta ise, TBMM’de kabul edilen Nükleer Kanun’la ilgili mevzuat altyapısının tamamlanmamış olması. Ayrıca buna bağlı olarak, santral inşaatına başlanıldığında herhangi bir mahkeme kararıyla inşaatın durdurulması durumunda nasıl bir yol izleneceğinin bilinmiyor oluşu ve muhtemel bir kazada kimin ne yapacağı, atıkların depolanması vb. konuların şartnamede açıklığa kavuşturulmaması gibi teknik belirsizlikler de ihalenin ertelenmesini gerektiren koşullar olarak bizzat şartname alan şirketler tarafından belirtildi.

Bu gelişmeler ışığında ihalenin iptali hakkındaki değerlendirmeler basında yer bulmaya başladı. Bunun üzerine TETAŞ Genel Müdürü Hacı Duran Gökkaya, tek teklif sunulmasının rekabeti önlemediğini ve bu durumun komisyonun ihaleyi iptal etmesi için bir gerekçe olmadığını söyledi. Bunun üzerine süreci değerlendiren Gökkaya, kapalı teklifle yapılan yarışmada Atomstroyexport grubunun yalnızca ilk zarfının açıldığını ve bundan sonraki süreçte, Atomstroyexport grubuna ait, Türkiye Atom Enerjisi Kurumu (TAEK) ölçütlerine uygunluk belgelerini içeren ikinci zarfın, TAEK’e gönderileceğini bildirdi. TAEK daha önceden belirlediği teknoloji ölçütlerine göre 15 gün içinde firmanın teklifini değerlendirecek. TAEK’in ikinci zarfta yapacağı değerlendirmenin ardından teklif uygun bulunursa üçüncü zarf açılacak. Atomstroyexport grubunun fiyat teklifi Bakanlar Kurulu’nun onayına sunulacak. Bakanlar Kurulu kararı onaylarsa şirket Enerji Piyasası Düzenleme Kurumu’ndan lisans alıp santrali kurma işlemlerine başlayacak. Kamu, elektriğe 2031 yılına kadar 15 yıl sürecek alım garantisi verdiği için santralin en geç 2015’te devreye alınması gerekecek.

Türkiye Atom Enerjisi Kurumu’nun (TAEK) bu konudaki kararı önemli. Kurumdan şirkete ‘teknik uygunluk’ çıkarsa ihalenin diğer aşamaları devam edecek. Aksi bir durumda ihale bu şekilde yarım da kalsa Enerji Bakanlığı’nın elinde geçtiğimiz yıl çıkarılan kanunun verdiği iki yetki var. Ya ihale yenilenecek ya da kamu, santral yapımını üstlenecek. Bunu da özel sektöre yaptırılabileceği gibi, yurtiçi ve dışında nükleer santral kurmak, işletmek ve bu santrallerde üretilen elektriğin satışını yapmak için kamu şirketi kurabilir. Benzer şekilde özel sektörle ortaklık da yapabilecek düzenlemeler mevcut.

Bütün bu tartışmalar bu haliyle sürerken kamu eliyle yeni bir santral kurma projesinin üzerinde sıkça durulan bir gelişme olduğunu belirtelim. Rusların verdiği teklif teknik açıdan yeterli görünse bile tek firmanın verdiği birim fiyatla verilecek ihalenin rekabetçi olup olmadığı yeni tartışmaları başlatacağı için ve yakın zamanda (yapılan üçüncü nesil mobil iletişim (3G) ve Petkim gibi bazı ihaleler tek teklif nedeniyle iptal edilmişti) ABD, AB dengeleri dikkate alındığında Tüpraş, Erdemir ve Petkim ihalelerinden sonra Rus şirketlere verilen ret cevabı, kuvvetle muhtemel nükleerde de geçerli olacağına ilişkin açıklamalar basında ağırlığını koyan gelişmelerin başında geliyor.

Bugün ihalenin sonucunun ne olacağı hakkında öne sürülen iddiaların hangisinin yerinde olacağını kestirmek mümkün değil. Hâlihazırda bu, bu yazının konusu da değil. Burada bütün çıplaklığıyla ortaya çıkan gerçek şu ki, nükleer santral projesi bugün tarihte hiç olmadığı kadar hükümetin gündemindedir. Hal böyle olunca önümüzdeki günlerde nükleer santral projesinin hayata geçirilmesi konusunda engel teşkil eden eksiklikler, AKP hükümeti tarafından giderilecektir. Yani teknik düzenlemelerle beraber mali piyasalarda yaşanan krizin yol açtığı sıkıntılar yasal düzenlemeler ve kamu eliyle ortadan kaldırılacaktır.

Bu gelişmeler yaşanırken çevreci harekette ihalenin bu sonuçları dolayısıyla bir sevinç yaşandığını belirtelim. Yalnız, zarf göndermeyen şirketlerden hiçbirisi bu kararı, nükleer santrallerin doğaya ve insanlığa verdiği zararlar gerekçesiyle aldığını ifade etmediler. Aksine onlar, gerekçeli açıklamalarında, bu enerji elde etme yönteminin, önümüzdeki yıllarda yaşanacak enerji krizi dolayısıyla, kaçınılmazlığına vurgu yaptılar. Bu konuda ortaya çıkacak en küçük yanılsamayı başından yazımızın dışında tutalım. Benzer şekilde küresel ısınma tartışmalarının yoğun yaşandığı bir dönemde nükleer santrallerin temiz enerji kaynağı olduğu yönündeki yanılgıların, Kyoto ve diğer anlaşmalardaki çevreci patronlar tarafından uydurulduğunu açıklamadan geçmeyelim. Bu yaklaşımın doğruluğunu ispatlamaya çalışan ve bunun için nükleer santralleri fosil yakıtlarla karşılaştıran -nükleer santral üreten şirketlerin- bilim insanları, çalışmalarının hiçbir yerinde olası kazalara ya da ortaya çıkacak atıkların ne olacağına ufak da olsa değinmezler.

Şimdi, fosil yakıtlarla nükleer santrallerin karşılaştırılması sorunsalında nükleer santrallerin olası zararları ve riskleri bizim tarafımızdan mahkûm edilirken karşılaştırmanın diğer tarafında yer alan fosil yakıtlar da en az bu santraller kadar mahkûm edilmelidirler. Çünkü her ikisi de -biri diğerinden az olmaksızın- dünyaya ve insanlığa çok büyük zararlar vererek canlı yaşamını tehlikeye sokmaktadır. Bu konuda Türkiye’de kendisini solda hatta Marksist hareket içerisinde tarif edenlerin çoğu, bu tartışmalarda nükleer santrallere karşı gelseler de onun yerine utanarak da olsa fosil yakıtları koymaktan geri durmazlar. Bugün üretimin küreselleşmesini ve üretici güçlerin gelişmişlik düzeyini de görmezden gelen aynı çoğunluk, genellikle argümanlarını dışa bağımlılık ve anti-kapitalist olmayan bir “anti-emperyalizm” ile desteklerler. Bunu yaparken de adına yerel kaynak dedikleri, kömürü petrolü ve doğalgazı önemseyen yazıları ulusalcı bir perspektifle yazmaktan asla çekinmezler. Bu grupların bir kısmının kendilerine enternasyonalist demeleri bahsi geçen tespitlerden dolayı onların bu ulusalcı yaklaşımlarını değiştirmeyecektir.

Benzer şekilde, bu bahsi geçen ulusalcı çoğunluk, vurgularının önemli bir kesimini de yenilenebilir enerji kaynaklarına yaparlar. Haklarını yemeyelim. Yalnız yenilenebilir enerji kaynaklarını dahi ulusal bir perspektifle değerlendiren adı geçen siyasi ekipler, hâlihazırda bugün bu kaynakların kullanılmasının zor olduğunu da tespitlerine eklerler. Dahası üretici güçlerin gelişmişliğine gözleri kapalı olduğundan dolayı bu ekipler, isteseler de istemeseler de patronlarla aynı perspektifin arkasında yan yana yürürler ve sonunda iş, bu kaynakların yaygın kullanımı için teknik alt yapının pahalı olduğunu belirten yaklaşımlara kadar gider. Dolayısıyla kar-zarar hesaplarını içeren her türden tespit, daha ucuz olan fosil yakıtların insanlığa olan maliyetini gizlemekten başka bir şey ifade etmez.

Biz konuyla benzerlik taşıyan diğer birçok yazıda yaptığımız gibi bu ulusalcı yaklaşımları mahkûm etmekten geri durmadık. Ama bu yazıda mevzu nükleer santraller olduğundan bazı kavramlara açıklık getirmek durumundayız. Çünkü kavramların ifade ediliş biçimi çoğu zaman, sorunun çıplak gerekçelerini gizlemek anlamına geliyor. Bunun için bugün kurulması planlanan “nükleer santrallerle” insanlığın geleceği için oldukça önemli olan “nükleer enerji” kavramlarını birbirinde ayırmanın elzem olduğunu ekleyelim. Biz, Marksistler, atomun parçalanabiliyor oluşuyla ifade edilen ve insanlığın binlerce yıllık doğayı denetim altına alma çabasının en önemli sonuçlarından biri olan nükleer enerjiye, karşı değiliz. Çoğu yerde hoyrat bir biçimde nükleer santrallerle aynı anlamda değerlendirilen nükleer enerji, sağlıktan enerjiye birçok alanda geleceğin önemli kaynaklarından biri olacak dinamiklere sahiptir.

Bugün bizim esas olarak karşı çıktığımız gerçek, fisyon yöntemiyle üretim yapan nükleer santrallerdir. Bu santraller, atomun parçalanması sonrasında elde edilen enerjiyi kullanır ve elektrik üretir. Dolayısıyla bu işlem sonrasında ortaya çıkan atıklar binlerce yıl doğanın ve insanlığın yaşamından çıkmaz. Canlı yaşamın için gerekli alt yapıyı tehlikeye sokar.

İçinden geçtiğimiz ve adına küreselleşme dediğimiz dönem itibariyle, teknolojide ulaşılan nokta, böylesine büyük bir riski koynunda saklı tutan enerji yöntemini gereksiz kılmaktadır. Fisyon yöntemiyle elektrik üretimi yerine bir başka nükleer enerji yöntemi olan füzyon, patronlar için maliyetli olduğu gerekçesiyle hayata geçirilmekten uzak bir konumdadır. Füzyon da nükleer enerji elde etme yöntemidir. Atomların birleşmesi sonrasında ortaya çıkar. Fakat füzyon, fisyon gibi doğaya ve insanlığa zararı olacak atıklar üretmez. Ve geleceğin enerji kaynağı olarak insanlığın karşısında bütün çıplaklığı ile durur. Ama kapitalizm için temel dürtü kar olduğundan bu adımlar atılmayacaktır. Ya da daha açık söylemek gerekirse bugün küçük köylerde bile sıklıkla kullanılan güneş enerjisi, üzerine yapılan çalışmalara rağmen patronların kar ve maliyet hesapları arasında sürecin dışında yavaş bir seyir izlemektedir. Bugün özellikle güneş ve rüzgâr enerjisi üzerine ortaya çıkan gelişmeler, dünyanın mevcut enerji ihtiyacını fazlasıyla karşılayacak düzeydedir.

Marksizmde üretici güçlerin gelişimi olarak ifade edilen ve bugün bilimsel ve teknolojik gelişmelerde cisimleşen bu süreç, fisyon yöntemiyle enerji üreten bu nükleer santralleri tarihsel olarak gerici kılmıştır. Nasıl ki kömür, sanayi devriminde odunu bir enerji girdisi olarak gerici kılmışsa alternatif enerji kaynaklarında ulaşılan gelişmişlik düzeyi de fosil yakıtlarla birlikte bu santralleri de gericileştirmiştir. Fakat bizim bugün bu adı geçen kaynaklara gerici dememiz onların doğaya ve insanlığa verdiği zararları ortadan kaldırmayacaktır.

Dünyanın hızla, geri dönüşü olmayan fiziki zararların ortasından geçtiğini dolayısıyla insanlığın da bundan üzerine düşeni fazlasıyla aldığını belirtmiştik. Bu durumda dünyada hem enerji hem de buna bağlı olarak ortaya çıkan çevre sorununa bulmaya çalıştığımız çözümler bir bütün olarak dünyanın tamamında bizzat üretici güçlerin gelişmişliğinde kendini göstermektedir. Bu sorunlar artık tarihte hiç olamadığı kadar dünya ölçeğinde sorunlardır ve çözümü de buradadır. Sanıldığı gibi çevreci patronlarla ve kapitalizmi bu sorunların dışında tutan angajmanlarla bu sorunlar aşılamayacaktır. Sorunun kaynağı bir bütün olarak kapitalizm ve onun mülkiyet ilişkileri olduğu için çözüm elbette işçi sınıfındadır. Ama bu sorunlara bugün Türkiye’de ya da dünyanın birçok coğrafyasında oldukça yaygınlık kazanan ulusalcı perspektifler çözüm olmayacaktır. Aksine bu saatten itibaren ortaya çıkacak en küçük ulusal müdahale farklı ulustan işçilerin birbirini boğazlamasına neden olacaktır. Bunun içindir ki bir kez daha söylemekten çekinmeksizin dünyanın içinden geçtiği krize bağlı olarak enerjiden çevreye, açlık ve yoksulluktan sağlığa her türden sorunun kaynağı olan kapitalizme karşı uluslararası bir mücadelenin örgütlenmesinin kaçınılmazlığı ve aciliyeti sosyalist devrimin dünya partisinin inşasını zorunlu kılmaktadır.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir