Mısır sahte solunun karşı devrimci rolü – I

Paylaş

Mısırlı işçilerin Silahlı Kuvvetler Yüksek Konseyi (SKYK) askeri cuntasına karşı bu sonbaharda yeniden canlanan grevleri, Mısır devriminin siyasi bir bilançosunu çıkarmanın aciliyetini vurguluyor. Mısır, Hüsnü Mübarek’in devrilmesinden dokuz ay sonra, işçilerin sefalet ücretleriyle ve siyasi baskılarla karşılaştığı bir diktatörlük olmayı sürdürmektedir.

Bunun nedeni, işçi sınıfının mücadele etmeyi başaramamış olması değildir. Eylül ayı başlarında, Ramazan tatilinden sonra patlayan grev dalgası, Şubat ayında Mübarek’i deviren devrimci kitle mücadelesinin ardından gerçekleşen bir dizi işçi mücadelesinin yalnızca sonuncusudur. Mısır ordusu, yalnızca, solcu olduğunu iddia eden partilerin kanlı cuntayı sistematik olarak savunması ve onun işçi sınıfı tarafından devrilmesinin önünü kesmesi sayesinde iktidarı elinde tutabilmiştir.

Bu güçler, Mısır’ın eski askeri yöneticisi Albay Cemal Abdul Nasır’ın politikalarına geri dönmek isteyen Tagammu ve Karama partileri; büyük ölçüde Tagammu’ya eklemlenmiş olan Mısır Komünist Partisi’nin de aralarında yer aldığı çeşitli Stalinist gruplar ile 6 Nisan Hareketi gibi gençlik gruplarının önderlikleri, Devrimci Sosyalist (DS) ve Tagdid (Sosyalist Yenilenme) gibi “aşırı sol” denilen gruplardır.

Devrimci Sosyalist’ler, uluslararası düzeyde, Britanya’daki Sosyalist İşçi Partisi’ni ve gayrı resmi olarak ABD’deki Uluslararası Sosyalist Örgütü içeren Uluslararası Sosyalist Eğilim’in partileriyle bağlantılıdır.

Bu partiler, işçi sınıfının cuntaya karşı bağımsız seferberliğine karşı çıkmaktadır. Onlar, Mısır işçi sınıfı Mübarek’e, ardından da SKYK’ye başkaldırdıktan sonra bile, siyasi olarak Mısır’daki askeri yönetimin mirasını ve Stalinistler’in ona verdiği ulusalcı desteği savunuyorlar. Bu partiler, üyelerini, sosyolojik olarak orta sınıfın hali vakti yerinde kesimlerinden; işçi sınıfını devletin ve sendika bürokrasilerinin denetimi altında tutmanın yolunu arayan Batı emperyalizmine mali ve siyasi olarak bağlı bir toplumsal tabakadan edinmektedir.

Onlar, Washington’la gayrı resmi olarak görüşmeler yaparken, sağcı Müslüman Kardeşlerle ve Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu’nun önceki genel müdürü Muhammed El Baradey’in Ulusal Değişim İttifakı ile işbirliği yapmaktadırlar.

Bu tür partiler, solcu politikaların tarihsel zemini olan eşitlik için mücadele eden güçler değildirler. Ama onlar, tipik burjuva “sol” partiler gibi, solcu düşüncelerin emperyalizmle ve kapitalizmle uzlaşabilir olduğu savını da öne sürmüyorlar. Partilerinin adları onları komünistler, sosyalistler ya da devrimciler gibi gösteriyor ama onlar işçi sınıfının iktidarı almasını ve sosyalizm için mücadele etmesini önlemeye kararlılar. Laf ebeliği ile siyasi art niyetin bir karışımı üzerine kurulu bu tür politikalar, onları sol değil ama sahte sol güçler yapmaktadır.

Mısır işçi sınıfı, Mısır’daki mali aristokrasiyi ve onun Batılı emperyalist destekleyicilerini yalnızca Ortadoğu çapında ve uluslararası düzeyde sosyalizm mücadelesinin parçası olarak iktidarı alarak yenilgiye uğratabilir, demokrasiyi kurabilir ve halkın yaşam standartlarını yükseltebilir. Ülkenin, bölgenin ve dünyanın kaynaklarından emekçi kitleler yararına demokratik şekilde yararlanmanın tek zemini budur.

Böylesi bir mücadelede ilk adım, sahte solun karşı devrimci rolünü teşhir etmek için siyasi bir mücadeleye girişmek ve işçi sınıfının devrimci partisini inşa etmektir. İşçileri, aydınları ve gençliği bu partilerin Troçkist eleştirisiyle donatmak, işçi sınıfının yeni siyasi önderliğinin temellerini atmaya yardımcı olacaktır.

Mısır devriminde sahte sol

Mısır’daki bütün resmi muhalefetin Mısır devrimi karşısındaki tavrı, El Baradey’in Tunus Devlet Başkanı Zine El Abidin Ben Ali’nin geçtiğimiz Ocak ayında kitlesel protestolar sonucunda devrilmesinin hemen ardından yaptığı bir açıklamada özetlenmişti. Değişimin, “Tunus tarzında değil de düzen içinde gerçekleşeceğini” uman Baradey, “Her şeyin örgütlü ve iyice planlı olması gerekiyor. Ben değişimi gerçekleştirmek için sistem içi araçları kullanmak istiyorum” demişti.

Yalnızca bir hafta sonra, işçi sınıfı ile Mısır’daki “sistem” (yani Mübarek’in katil polisleri ve ordu) arasında devrimci bir hesaplaşma yaşandı.

25 Ocak günü için yapılan, siyasi kurumları ve polisi serseme çeviren kitlesel protesto çağrısı, sokak çatışmalarına ve polisin 28 Ocak’ta Kahire’de bozguna uğratılmasına yol açtı. Bir sonraki gün, Mübarek orduya Kahire’nin merkezindeki protestocuları kuşatma emri verdi. Mübarek, 1 Şubat’ta görevden çekilmeyi reddettikten sonra, atlara ve develere binmiş katillerini ordu birliklerinin arasından geçerek Tahrir Meydanı’na saldırmaya yolladı. Protestocular katilleri geri püskürttü.

Mübarek yönetimi (ve onun gösterileri ezmeye çalıştığı sırada görüşmeler yaptığı, aralarında Savunma Bakanı Robert Gates ile eski büyükelçi ve şirket lobicisi Frank Wisner’in de olduğu ABD görevlileri) orduyu protestocuların üstüne sürmeye cesaret edemedi. Bu o kadar riskliydi ki, askerler ateş açmayı reddedebilir ve isyana katılabilirdi. Mübarek rejimi, bunun yerine, bir siyasi anlaşmanın durumu istikrara kavuşturmaya ve protestocuların etkisini sınırlandırmaya yardımcı olabileceği umuduyla, 6 Şubat’ta, Müslüman Kardeşler, El Baradey’in destekleyicileri ve Tagammu ile bir toplantı düzenledi.

“Aşırı sol” bileşenleri de dahil sahte solun tamamı, bu toplantıyı destekleyen kampanyaya katıldı. Toplantıdan bir gün önce, Devrimci Sosyalistler (DS), Müslüman Kardeşler’in rejimle “diyalog turları” çağrısında bulunan ve siyasi partilerin “bütün siyasi ve ulusal güçleri bu diyaloga dahil etmeye” zorlayan bir açıklamasını yayımladı. DS, “çeşitli ulusal güçler tarafından temsil edilen bir önderliğin oluşturulması” çağrısı yapan bir başka açıklama daha yayımladı.

Müslüman Kardeşler gibi “ulusal güçler” konumuna terfi edilen DS, işçilerin Mübarek’in katillerine karşı mahallelerini korumak için kendiliğinden oluşturmuş oldukları halk komitelerini siyasi olarak iğdiş etmek için bir girişim başlattı. Onlar, bu komitelerin “demokratik biçimde seçilmiş yüksek konseyler” biçiminde “bir alternatif”i olduğunu iddia ettiler.

Bu kelime oyunu, halk komitelerinin denetiminin Müslüman Kardeşler’in ve sahte solun “ulusal güçler”i tarafından ele geçirilmesi yönündeki bir girişimi maskeliyordu. DS’nin açıkladığı gibi, bir “yüksek konsey, siyasi yelpazedeki konumundan bağımsız olarak, güvenilir ve şuralarının çıkarlarını savunabilir durumdaki insanları içermektedir”. Onlar, “protestoculara bir kadroyla [yani Müslüman Kardeşler’in ve sahte solun deneyimli ajanları aracılığıyla] seslenme”nin daha iyi olduğu konusunda ısrar ettiler.

İşçi sınıfı, “muhalefet”in planlarını bir kez daha baltaladı. Mübarek’in istifasından önceki günlerde, Mısır’da hayatı durduran yoğun bir grev dalgası yükseldi. Mahalla ve Kafr al-Davvar’daki tekstil işçilerinin, Süveyş Kanalı işçilerinin, Süveyş ve Pord Said’deki çelik işçilerinin ve Kesna’daki ilaç işçilerinin kitlesel grevlerine ilişkin haberler uluslararası medyaya ulaştı.

11 Şubat’ta, Mısır’ın Başkan Yardımcısı, istihbarat şefi ve üst düzey CIA irtibat subayı Omar Suleyman, Mübarek’in görevinden “feragat ettiğini” ve çekildiğini açıkladı.

Mısır ordusu bu karara, Genelkurmay Başkanı Sami Annan ile ABD Genelkurmay Başkanlığı sözcüsü Amiral Mike Mullen ve Feldmareşal Muhammed Huseyin Tantavi ile Savunma Bakanı Robert Gates arasındaki tartışmalarda varmıştı.

Mübarek’in yerini, 13 Şubat’ta parlamentoyu dağıtan, anayasayı askıya alıp cuntaya diktatörlük gücü sağlayan Tantavi’nin başkanlığındaki SKYK cuntası aldı. Çaresizce durumu denetim altına almaya ve grevlere son vermeye çalışan cunta, ertesi gün, olağanüstü hal ilan edeceği tehdidinde bulunarak, grevlerin ve protestoların sona ermesini istedi.

Cuntanın egemenliğini üzerine kurduğu başlıca siyasi yalan, onun Washington’ın ve Mısır’daki resmi “muhalefet”in baskısı altında demokratik, sivil bir yönetime geçişe nezaret edeceğiydi. Cunta, taslağı hazırlanmakta olan yeni anayasa için 19 Mart’ta bir referandum planladı.

Cuntanın demokratik bir yönetim kuracağına ilişkin yanılsamalar yaratmadaki başlıca ortağı sahte sol idi. O, Mısır devriminin, Mısır’ın ulusal sınırları ve ordusu çerçevesi içinde sınırlı demokratik reformları başarmayı amaçlayan bir kampanya olduğu biçimindeki ulusalcı bakış açısını teşvik ederken, sağcı partilerle sürekli bir diyalog halindeydi. Bu küçük burjuva ulusalcı bakış açısı, Ortadoğu’nun bir ucundan diğerine ortaya çıkan ve özünde uluslararası işçi sınıfının emperyalizme karşı mücadeleleri olan devrimci mücadelelerin nesnel karakteri üzerine kurulu bütün stratejilere düşmandı.

DS, işçi sınıfı Mısır’da Mübarek yönetimi altında egemen olan yüksek rütbeli subaylara karşı açık bir ayaklanma içindeyken bile, Mısır ordusunun geçmişini, sözde “halkın ordusu” olarak göklere çıkardı.

DS, 1 Şubat tarihli açıklamasında şunları yazdı: “Herkes, ‘ordu halkın yanında mı yoksa ona karşı mı?’ diye soruyor. Ordu yekpare bir bütün değildir. Askerlerin ve alt düzey subayların çıkarları ile kitlelerin çıkarları aynıdır. Ama üst düzey subaylar, Mübarek’in yolsuzluk, servet ve baskı rejimini korumak için özenle seçilmiş adamlarıdır. O, sistemin ayrılmaz bir parçasıdır. Ordu artık halkın ordusu değildir. Bu ordu, 1973 Ekiminde Siyonist düşmanı yenilgiye uğratmış olan ordu değildir.”

Açıklama, Mısır ordusunun nasıl sözüm ona “halkın ordusu” olmaktan çıkıp, işçi sınıfının ona karşı devrimci bir mücadele yükselttiği Mübarek diktatörlüğünün arkasındaki başlıca güç haline geldiğini açıklamıyordu. Bu, Mısır milliyetçiliğinden medet ummak, orduya bir şekilde Albay Cemal Abdul Nasır’ın ve onun halefi -1973’te İsrail’e karşı açılan Yom Kippur Savaşı sırasında devlet başkanı olan- Enver Sedat’ın dönemine geri dönme çağrısı anlamına geliyordu. Telkin edilen şey, bunun, en tepedeki “Mübarek’in adamları”ndan bazılarının -yani, DS’nin açıkça savunmaya cesaret edemediği subayların- görevden alınmasıyla tamamlanmasıydı.

DS’nin açıklamasında ana hatları çizilen yaklaşım (“Askerlerin ve alt düzey subayların çıkarları ile kitlelerin çıkarları aynı” olduğu) bütünüyle yanlıştır. İşçiler ve alt düzey subaylar, toplumun, işçi sınıfının devrime kazanabileceği orta sınıf ve kırsal nüfus gibi kesimlerinden alınmaktadır. Bununla birlikte, DS, askerlerin karşı karşıya oldukları apaçık durumu göz ardı etmektedir: Onlar, Mısır kapitalizminin ve Mısır’ın ABD emperyalizmiyle bağlantılarının temel taşı olan üst düzey subayların askeri disiplini altındadırlar.

Devrimci proletaryanın karşı karşıya olduğu temel görev, ordunun disiplinini ve bu yolla generallerin askerler üzerindeki egemenliğini paramparça etmektir. DS’nin açıklaması tam tersi bir çizgiyi benimsemektedir. Eğer en yakın temel görev orduyu Nasır ya da Sedat döneminde oynamış olduğu role geri döndürmekse, onun disiplinini bozmaktan ya da Mısırlı askerleri bir işçi sınıfı devrimine kazanmaktan söz edilemez.

DS ve İslamcı olmayan diğer muhalefet güçleri, resmi olarak, ordunun önerdiği anayasada değişiklikler yapılmasını ya da muhalefet tarafından hazırlanan yeni bir anayasanın oylanmasını önererek, oy vermeme çağrısı yaptı. Ama DS, aynı zamanda cuntanın anayasasını destekleyen İslamcı gruplarla bağlarını güçlendirdiği için, onun askerlerin anayasasına yönelik muhalefetinin içi boştu.

DS, 25 Şubat’ta, “25 Ocak Devrimi’nin İşçi Koalisyonunun Kuruluşuna Doğru” başlıklı bir açıklama yayımladı. Bu açıklama, DS’nin, Mısır Komünist Partisi’nin, Tagdid’in ve Müslüman Kardeşlerin üyeleri tarafından imzalanmıştı. Açıklama, Fransa’daki Yeni Kapitalizm Karşıtı Parti (NPA) gibi grupları içeren Pablocu Birleşik Sekreterlik’in uluslararası yayın organı olan internet dergisiInternational Viewpoint tarafından yayımlandı.

Tarihsel olarak şiddet kullanarak grev kırıcılığıyla ve İslamcı terörle bağlantılı sağcı bir grup olan Müslüman Kardeşler’i, sözde işçi sınıfıyla ilişkili bir koalisyona davet etme önerisi son derece gericidir.

Sahte sol, cunta ve eski rejim hakkındaki yanılsamaları destekleme konusunda her türlü çabayı gösterdi. Protestolar, Başbakan Ahmad Şefik’i istifaya zorladığı ve onun yerini 3 Mart’ta Essam Şaraf (Mübarek döneminin, kısa bir süreliğine Tahrir Meydanı’ndaki gösterilere katılmış olan ulaştırma bakanı) aldığı zaman, DS, Şaraf’ı coşkulu şekilde övdü. Onun “kurtuluş gösterilerine katıldığını” belirten DS, şunları yazdı: “Yeni başbakan, protestocuları tatmin etmek için, eski hükümetin içindeki tutulmayan bakanların çoğunu hemen değiştirdi.”

19 Mart’ta, düşük bir katılımla yapılan anayasa referandumu oyların yüzde 77’siyle kabul edildi. Mısır’daki cuntanın sahte sol tarafından desteklenen istikrarı, karşıdevrime, Ortadoğu çapında toparlanmak ve atağa geçmek için ihtiyaç duyduğu soluklanmayı sağladı.

Aynı gün, ABD, Britanya ve Fransız güçleri Libya’yı bombalamaya başladı.

Bundan birkaç gün önce, Suudi yardımıyla ve ABD’nin örtülü desteğiyle, Bahreyn’deki protestoculara karşı kanlı bir baskı başlatılmıştı. 23 Mart’ta, SKYK cuntası grevleri ve gösterileri yasakladı. Bu yasak protestoları durdurmadıysa da, o günden beri, binlerce Mısırlı işçi ve genç tutuklanmış, işkence görmüş ya da cuntaya muhalefetten askeri mahkemelerde mahkum olmuş durumda.

Referandum, SKYK cuntasına karşı protestoları durdurmadı; protestolar 1 ve 8 Nisan günlerinde devam etti. Bununla birlikte, söylentilere göre 20 genç subayın protestoculara katılıp SKYK’nin devrilmesini talep etmesinin ardından Tahrir Meydanı’ndaki oturma eylemini ezen cuntanın tepkisi daha şiddetli oldu.

Sonraki aylar boyunca, Mısır halkının devrim sırasında protestocuları öldürmekten sorumlu subayların etkili bir şekilde kovuşturulmaması, askeri mahkemelerdeki yargılamaların sürmesi ve kötü yaşam koşulları karşısındaki hoşnutsuzluğu arttı. Bu talepler, 27 Mayıs’taki gösteride yükselen “İkinci Devrim” çağrısı etrafında birleşti.

DS, kendisinin cuntayı “demokrasi yanlısı” bir güç gibi gösteren tanımlamasını aşan bu talebe karşı çıktı. DS üyesi Mustafa Ömer, 31 Mayıs’ta, ABD’deki Uluslararası Sosyalist Örgüt’ün yayını Socialist Worker’da, “Mısır’daki Mücadelenin Yeni Biçimi” başlıklı bir makale yayımladı. O, şunları yazdı: “Baskıcı önlemlerine rağmen, Yüksek Konsey, 25 Ocak ayaklanmasının Mısır’ı bir şekilde kesin olarak değiştirmiş olduğunu anlamaktadır… Konsey, siyasi ve ekonomik sistemin daha demokratik ve daha az baskıcı olmasına olanak sağlayan iyileştirmeleri amaçlamaktadır.”

Al Hamalavi, son gösterilerden ve kan banyosundan hiçbir şey öğrenmediğini kanıtlarcasına, 22 Temmuz’da Reuters’teki röportajında, cuntaya ilişkin Şubat ayındaki yorumlarını yineledi: “Onların [SKYK’deki generaller] iktidarı sivillere devretme konusunda samimi olduklarını hissediyorum. Ama bu onların … Mısır’ın siyasi yaşamındaki rollerinden vazgeçecekleri anlamına gelmiyor.”

Bu yorum sinik ve saçmadır. Yüksek rütbeli subaylar Mübarek rejiminin en önemli siyasi ve ekonomik desteğiydi. Yasal açıdan bakıldığında, ordu, şimdi, SKYK yönetimi altında mutlak diktatörlük yetkisi kullanmaktadır. Sivil bir yönetimin kurulması, ama ordunun “Mısır’ın siyasi yaşamındaki rolü”nden vazgeçmemesi durumunda, bu bir sivil rejim değil, askeri diktatörlüğün devamı için bir maske olur.

Sınıf mücadelesi, El Hamalavi’nin cuntanın demokratik eğilimlerine ilişkin hayallerini, El Baraday’ın göstermelik “düzen içinde değişim” umutlarından daha fazla dikkate almadı. 27 Haziran’daki bir kitlesel protesto cuntanın saldırısına uğradı ve onlarca kişinin öldüğü ve binden fazla protestocunun yaralandığı kapsamlı çatışmalara yol açtı. Grevler ve protestolar, 8 Haziran’da, Mısır’ın dört bir yanındaki milyonlarca işçinin gösterileriyle ve başta devrim şehitlerinin aileleri tarafından Kahire’de Tahrir Meydanı’ndaki eylemi olmak üzere çok sayıda meydanda düzenlenen oturma eylemleriyle birlikte arttı.

Sınıf mücadelesinin yükselmesi, sahte sol grupları çok daha açık şekilde karşıdevrimin kollarına attı. Onlar, 27 Temmuz’da, Mısır’daki siyasi güçlerin neredeyse tamamını (“sol”u, liberalleri ve İslamcıları) kapsayan bir “Birleşik Halk Cephesi”ne katıldılar. Bu cephe, DS’nin, Devrimci Gençlik Koalisyonu’nun, Mısır Sosyalist Partisi’nin yanı sıra İslamcı Selefi Gençlik’i ve -devletin gazetesi Al Ahram’ın sözleriyle “akıl almaz şekilde”- faşist İslamcı parti Cemaati İslami’yi de içeriyordu. “Birleşik Halk Cephesi”, “anlaşmazlık içeren konular”ı tartışmama konusunda anlaştı.

Birleşik Halk Cephesi, 29 Temmuz’da, Tahrir Meydanı’nda bir gösteri çağrısı yaptı. Mısır’ın dört bir yanından yandaşlarını kamyonlarla Kahire’ye taşıyan Cemaati İslami, açıkça cuntayı destekleyen sloganlar haykıran yürüyüş koluna hakim oldu: “Tantavi, bizi işitiyor musun? Biz senin çocuklarının Tahrir’deki sesiyiz!”

Faşistlerin cuntayı desteklemesine şaşırmış ve kızmış numarası yapan sahte sol partiler, 31 Temmuz’da, onların oturma eylemlerine katılımını yasakladıklarını ilan ettiler. Onlar, neden Cemaati İslami’nin sözünü tutmasını ve “anlaşmazlık içeren konuları” ortaya koymamasını beklemiş olduklarını ya da neden onun farklı şekilde davranmasını ummuş olduklarını açıklamadılar. Faşist bir partiyle ittifak kurmuş olduklarını da inkar etmediler.

1 Ağustos’ta, ordu, Tahrir Meydanı’nda kalan son güçler olan şehit ailelerine saldırdı ve onları dayaktan geçirip oturma eylemine son verdi. Bu yenilgi, Ramazan tatilinin başlamasıyla birlikte, siyasi mücadeleyi, okulların açılmasıyla başlayan son mücadelelerin patlamasına kadar durdurdu.

Alex Lantier ve Johannes Stern

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir