Krizin Çözümü Korumacılık mı?

ABD Temsilciler Meclisi’nin Barack Obama’nın 819 milyar dolarlık teşvik paketini onaylaması, aslında uzunca süredir tartışılan ulusal korumacı politikaları yeniden gündemin ilk sıralarına yerleştirdi. Konu, Davos Zirvesi’nin de başlıca gündem maddelerinden biriydi. Ama Türkiye’deki medya Davos’u asıl olarak başbakan Erdoğan’ın İsrail Cumhurbaşkanı Perez karşısında sergilediği “delikanlılık”la sınırlı olarak ele aldığından, konu, birkaç ciddi ekonomi yorumcusu dışında kimse tarafından işlenmedi.

Obama yönetiminin teşvik paketinin en fazla tartışılan yanı, 3 yıl içinde 3 milyon kişiye iş yaratması öngörülen altyapı yatırımlarında Amerikan malı kullanma şartı. Bu durum, ilk olarak, doğallıkla, dünya piyasalarındaki payı sürekli azalan Amerikan şirketlerini (örneğin, uluslararası piyasalardaki payı, 2008 yılı içinde yüzde 7,9’dan yüzde 7,2’ye inen ABD çelik şirketlerini) sevindirdi. Uluslararası alanda pazarlarını Çinli, Brezilyalı, Hindistanlı vb. rakiplerine kaptıran Amerikalı şirketler, Obama yönetiminin teşvik paketi sayesinde canlanacağını umdukları ABD pazarındaki paylarını arttırmayı hesaplıyorlar.

Obama yönetiminin bu kararı, en fazla, ABD ile ticareti sürekli fazla veren ve bu ülke pazarını -elbette her zaman varolan korumacı önlemler elverdiğince- deyim yerindeyse, işgal etmiş olan Çin’i, ardından da AB ülkelerini ilgilendiriyor. Anımsanacaktır, ABD, kısa süre önce Çin’i parasının değerini düşük tutarak uluslararası ticarette haksız rekabet elde ettiği için sert biçimde kınamış; Çin de buna, aynı sertlikte bir yanıt vermişti. Pekin’e Yuan’ın değerini arttırtarak Çin mallarının fiyatlarını yükseltemeyen ABD yönetiminin Amerikan malı kullanmayı teşvik etmesinin iki ülke arasındaki ilişkileri ciddi biçimde etkileyeceğinden; bunun da uluslararası sonuçları olacağından kimse kuşku duymamalı.

Öte yandan, uluslararası sermaye yatırımlarına tümüyle açıldıktan sonra onmilyonlarca köylünün proleterleştiği ve kölelik koşullarında çalıştırıldığı Çin, küresel krizin yol açtığı talep azalmasından ciddi biçimde etkileniyor. Bu ülkenin 2007 yılının son çeyreğinde yüzde 13 büyüyen gayrisafi yurtiçi hasılası, geçtiğimiz yılın aynı döneminde hemen hemen hiç büyümedi. 2007 ve 2008 yılları Aralık aylarına ilişkin rakamlar karşılaştırıldığında, Çin’in dışsatımı yüzde 2,8; dışalımı ise yüzde 21 azaldı. Benzeri durum, Çin gibi küresel çapta üretim yapan bir fabrika haline gelmiş olan Hindistan, Singapur ve Güney Kore gibi ülkeler için de geçerli. ABD’de ve AB’nin büyük ekonomilerinde (Almanya, Fransa, İngiltere, İtalya, İspanya) korumacı eğilmlerin artması, krize çözüm olmak bir yana, yol açacağı zincirleme tepkilerden dolayı, devletler lararası gerilimleri daha da yoğunlaştıracaktır. İşin “ilginç” yanı, bugün ABD önderliğinde korumacılığa göz kırpmaya başlayan devletlerin, küreselleşmenin önde gelen savunucuları olması. Sahi, birkaç hafta önce “G 20 ülkeleri” olarak Washington’da yaptıkları toplantıda, gerilemekte olan dünya ticaretinin önüne yeni gümrük engelleri çıkarmama kararı alanlar aynı devletler değil miydi? Bütün bunlarda da şaşıracak bir şey yok. Çünkü ulusal korumacılık kapitalizmin yapısal bileşenlerinden biridir.

Küresel sermayenin çokuluslu ve ulusötesi şirketlerde temsil edilen her bir kesiminin, yalnızca malların ve hizmetlerin değil ama yatırımların da dünya çapında serbestçe dolaşımını talep ederken kendi ulus devletinin desteğini aldığı biliniyor. Bu yüzden, onlarca yıldır, başta ABD olmak üzere, en güçlü burjuva devletlerin dünya çapında ekonomik, siyasi ve askeri müdahalelerde bulunduğunu görüyoruz. Ancak, “yeni dünya düzeni” olarak adlandırılan burjuva siyasi projenin ekonomik altyapısını oluşturan küreselleşme, aynı zamanda, kapitalizmin temel unsuru olan rekabeti ve tekelleşmeyi de tarihte görülmedik ölçüde arttırmaktadır. Sermayenin güçsüz kesimlerinin ulus devlete ve korumacılığa sarılması, küresel ölçekte artan rekabetin ve tekelleşmenin en doğrudan ve doğal ürünüdür.

Dünyanın dört bir yanındaki küçük sermaye sahiplerinin, onlarca yıldır, kendi hükümetlerinden yüksek gümrük uygulamaları, teşvikler ve krediler dolayımıyla ulusal korunma talep ettikleri hiç kimse için sır değil. Onlar bu amaçla, “küreselleşme karşıtı” hareketler örgütlemiş; küresel kapitalizmin kitleler halinde mülksüzleştirdiği köylülükle, sendika bürokrasileriyle ve küçük burjuva sosyalistleriyle birlikte, ulusal surların (buna “hapishaneler” de diyebilirsiniz) ardına kapanma talebini yükseltmişlerdi.

Sermayenin uluslararası rekabetten zarar gören güçsüz kesimleri (buna “ulusal burjuvazi” deniyor) gerçekte şunları söylüyordu:

“Benim gücüm büyük şirketlerle dünya çapında rekabete yetmiyor; çünkü onlar kadar sermayem yok. Onların –örneğin- 1 TL’ye ürettiği malı / hizmeti ben 10 TL’ye üretebiliyorum. Ama ben Türk’üm (Arjantinli’yim, Perulu’yum, Amerikalı’yım, Alman’ım vb.) ve kendi ülkemde iş alanları sağlıyor, işçi çalıştırıyor ve vergi veriyorum (sanki gücü yetse dünyanın en uzak köşelerinde yatırım yapmazmış gibi!). Ey benim ulus devletim! Onlarla uluslararası düzeyde rekabet edebilmem için, aradaki farkı sen öde, ben de ucuza dışsatım yapayım (bu parayı nasıl olsa –dolaylı vergileri arttırıp sosyal harcamaları kısarak- emekçilerden çıkartırsın). Beni bu emperyalist, gavur vb. şirketlerden koru; gümrük duvarlarını yükselt, bana ucuz krediler ve teşvikler ver ve benden vergi alma. Benim kendi ulusal pazarımı korumama, ürettiğim malları ve hizmetleri burada dünya piyasalarından çok daha pahalıya satmama yardımcı ol. Kendi ülkemin işçilerini ben sömüreyim.”

Ancak, birkaç istisna hariç neredeyse bütün önde gelen ülkelerdeki hükümetler, güçsüzlüğünden dolayı “ulusal” takılmak zorunda olan sermaye kesiminin bu talebini duymazdan gelmiş ve ulusal koruma duvarlarını tümüyle ortadan kaldırmamakla birlikte –ki bunu yapmaları zaten mümkün değildi- asıl olarak küresel sermaye yararına politikalar uygulamıştı.

Şimdi, yalnızca ABD’de değil ama bütün ileri kapitalist ülkelerdeki burjuva hükümetler, serbest piyasanın “kutsallığı”na ilişkin önceki sloganlarını bir yana bırakarak korumacı politikalara yönelme eğilimi sergiliyorlar. Bunun nedeni, burjuva devletin çok uzun süredir küçük mülk sahiplerinin değil ama tekelci sermayenin elinde olması; koruma talebinin de, bizzat küresel düzeyde faaliyet gösteren tekelci sermayenin birbirini izleyen mali krizler ve iflaslarla birlikte zor duruma düşen kesimlerinden gelmesidir. Bugün çıkarları –hatta varlığı- tehlikede olanlar, kırların ve kentlerin orta tabakaları ile memurlar değil ama devletlerin gerçek sahipleri olan büyük sermayedir.

The Economist dergisi, 29 Ocak 2009 tarihli sayısında, “1929’da, Cumhuriyetçi Parti’den iki korumacı Willis Hawley ile Reed Smoot, gümrük vergilerini ABD’nin o güne değin tanık olmadığı en üst düzeye çıkartılmasını desteklediler ve ekonomik sıkıntının ortasında korumacılar kazandı. Sonuç, gümrük vergilerinin her yerde karşılıklı olarak yükseltilmesi ve uluslararası ticarette korkunç bir çöküş oldu” diye yazdı. Büyük sermayenin bu “saygın” dergisi, yukarıdaki lafları ederken, yalnızca tarihteki bir olayı anımsatmıyor; aynı zamanda, kapitalist sistemin temel özelliklerinden birini de ifade ediyordu: Üretimin uluslararası / küresel karakteri ile üretim araçlarının özel mülkiyeti -ve onun ifadesi olarak ulusal sınırların / ulus devletlerin varlığı- arasındaki çelişki.

Dahası var. Aynı dergi, 5 Şubat 2009 tarihli son sayısında yayınlanan “The return of economic nationalism” (Ekonomik ulusalcılığa dönüş) başlıklı yazıda da, “Bankalar ulusallaştırılmalı mı?” sorusunu ortaya atarak, “bazı koşullarda evet” yanıtını veriyor ve ekliyor: “Herhangi bir çözümü yalnızca aptallar ve partizanlar kategorik olarak reddederler (ya da kabul ederler). Ama modern tarihin en karanlık döneminden bir görüntünün yeniden ortaya çıkması farklı, gerçekten acımasız bir yanıttan yana işliyor. Ekonomik ulusalcılık –işleri ve sermayeyi ülke içinde tutma dürtüsü- hem ekonomik krizi siyasi krize dönüştürüyor hem de dünyayı depresyonla tehdit ediyor. Eğer bu bir an önce yeniden gömülmezse sonuçları çok kötü olacak.”

“Ulusal korumacılık” ilerici mi?

Önceki onyıllar boyunca sermayenin küresel yayılmasına hizmet eden burjuva devletlere “ulusal korumacı” özellik kazandırma yönündeki eğilim, kapitalist rekabete ayak uyduramayan bütün kesimler tarafından farklı ideolojik maskeler altında uzunca süredir savunulan ulusalcılığı ister istemez yeniden canlandıracaktır. Ulus devletin ve ulusal korumacılığın bu kez büyük sermayenin kimi kesimlerinin desteğiyle anti emperyalist, ilerici hatta devrimci olarak yutturulmaya çalışılması kimseyi şaşırtmamalı (aralarında sözde Marksistlerin de yeraldığı ulusalcı “sosyalistler”in, bir süredir, Türkiye’de dahil bir çok ülkede burjuva medyasının başlıca konukları arasında yer aldığını ve yeni “sol” partiler kurmaya soyunduklarını anımsayalım).

Peki, korumacılık gerçekten emperyalizm karşıtı, ilerici hatta kimilerinin utanmazca iddia ettiği gibi sosyalist bir adım mı? Yukarıda, “ulusal burjuva”nın ağzından özetlediğimiz düşünceler, korumacılığın emekçilerin günlük yaşamını nasıl etkileyeceğine ilişkin ipuçlarını da veriyor: Kapitalizm altında ulusal korumacılık, “ulusal” (yani küçük) kapitalistin rakipleri karşısında korunması, bunun faturasının da işçi sınıfına ve emekçilere çıkartılmasından başka bir anlam taşımaz. “Ulusal koruma” altındaki hapishanelerde, işçiler, yalnızca “ulusal” burjuva dünyadaki rakipleriyle yarışabilecek kadar palazlansın diye -“vatan millet sakarya” ya da “21. yüzyıl sosyalizmi” sloganları eşliğinde- daha düşük ücretle daha fazla çalıştırılacak; dünya fiyatlarından çok daha pahalı olan “yerli malı” ürünleri tüketecektir. İşçi sınıfının kaçınılmaz direnişiyle karşılaşacak olan “ulusal” burjuvazi, bu direnişi ya şiddete başvurarak ya da ödünler vererek, bir şekilde kırmak zorunda kalacaktır.

Onyıllardır küresel sermayenin taleplerini destekleyen ve burjuva hükümetlerle elele işçi düşmanı yeni liberal politikaların uygulanmasına hizmet eden sendika bürokrasileri ile onların dümen suyunda giden küçük burjuva sosyalistleri, bütün hesaplarını ikinci olasılık üzerinde yapıyor; “yeniden ulusal kalkınma” hayali kuruyorlar. Onlar, Keynesçi politikalarda ifadesini bulan ve devlet teşvikleri eliyle büyüyen bir ulusal ekonomik çerçevede, işçilerin çalışma ve yaşam koşullarının iyileşeceğini; kendilerinin de, bu kalkınma sürecinde sağlanacak ulusal (bunu “sınıfsal” diye okuyun) uzlaşmanın aracıları olarak palazlanacaklarını düşünüyorlar.

Ama sendika bürokrasilerinin ve reformcu / sınıf uzlaşmacısı “sol”un unuttuğu kimi “ayrıntı”lar var ve “şeytan” tam da bu ayrıntılarda gizli:

  1. Dünya Savaşı sonrası döneme damgasını vuran ve kabaca 1970’li yılların başlarına kadar süren ulusal kalkınma stratejileri, üretici güçlerin sözkonusu savaşta uğradığı yıkımın telafisi; yani dünya ekonomisinin ulusal birimler üzerinden yeniden inşası üzerine kurulmuştu. Bu yeniden inşanın, dolayısıyla ekonomik canlanmanın tek patronu da, II. Dünya Savaşı’ndan -ekonomik, siyasi ve askeri- her yönden muzaffer olarak çıkan ABD idi. Savaş yıllarında devasa sermaye birikimi sağlayan ABD bu sayede kapitalizmin dünya çapında yeniden inşasında başrolü oynamış, Dolar’ı da altına endeksleyerek dünya parası haline getirmişti (Bretton Woods sistemi). Avrupa’nın ve Japonya’nın savaşta tahrip olmuş olan altyapısını yeniden kurmak için gerekli mal ve para sermayeyi sağlayan ABD’nin, SSCB bürokrasisiyle –elbette çatışmanın da eksik olmadığı- işbirliği içinde kapitalizmin yaralarını sardığı o büyüme dönemi uzun süre önce kapandı. Bretton Woods sisteminin 1970’lerin başındaki çöküşü, bu kapanışın ilanıydı.

Küreselleşme ve sosyalizm

Dünya kapitalizmi, 1970’lerden bu yana, başını ABD’li, Avrupalı ve Japon şirketlerinin çektiği ve küreselleşme adı verilen yeni bir sürece girmiş durumda. Türkiye’nin 1980’lerden başlayarak dahil olduğu bu sürecin belirleyici özelliği, üretken sermayenin -yani doğrudan artı değer üretiminin- uluslararasılaşmasıdır. Nasıl ki mal ve para sermayenin yüzyılı aşkın süredir ülkeler ve kıtalar arasında dolaşımı tek tek kapitalistlerin niyetlerinin ürünü değil idiyse, günümüzde tek bir malın farklı parçalarının farklı ülkeler, hatta kıtalar arasında paylaşılarak ama tek bir çok uluslu ya da ulusötesi şirketin yönetiminde üretiliyor olması da emperyalistlerin “haince” hesaplarından kaynaklanmıyor.

Onyıllardır yaşanan ve dünyayı hızla tek bir ekonomik bütün haline getiren küreselleşme dediğimiz sürecin ardında, üretici güçlerde (bilim ve teknolojide) yaşanan devrimci gelişmeler yatmaktadır. Yani küreselleşme, “sosyalist” hatta “Marksist” olduğunu iddia eden ulusalcı ideologların savunduğunun tersine, bir politika ya da ideoloji değil; üretici güçlerde yaşanan gelişmenin ürünü maddi ekonomik bir gerçekliktir (maddi gerçekliği görmezden gelmek ya da ona karşı çıkmak ise Marksistlerin değil; olsa olsa inançlı yobazların işi olabilir). Dahası, üretici güçlerdeki bu devasa gelişme, dünya ekonomisinin organik olarak bütünleşmesinin; yani, üretimin dünya çapında planlanarak gerçekleştirilmesinin maddi zeminini hazırlamıştır, ki bu, komünizmin altyapısıdır. Bu, üretimin artık büyük ölçüde küresel düzeyde toplumsallaşmış karakteri ile üretim araçlarının giderek daha az sayıda insanın elinde yoğunlaşan özel mülkiyeti (ve onun en üst düzeydeki hukuksal ifadesi olan ulus devlet) arasındaki çelişkiyi tarihte görülmedik ölçüde keskinleştirmiştir.

Bu çelişki çözülemez değildir; dahası, onyıllardır ardı ardına yaşanan krizler çözümün daha fazla ertelenemeyeceğinin çığlıklarıdır. Sorun, çözümü iki temel sınıftan hangisinin sağlayacağıdır. Burjuvazi, son aylarda yoğunlaşan bütün tartışmalarda ve uygulamalarda görüldüğü gibi, çözüm sunacak durumda değil. Sermayenin daha fazla kar ve yayılma eğiliminin kölesi durumundaki burjuvazi, üretici güçlerin coğrafi ya da siyasi hiçbir sınır tanımayan gelişmesi karşısında çaresizdir. Sermaye, bir yandan hiçbir sınır tanımadan yayılmak ve büyümek istiyor ama bizzat bu yayılma eğilimi, burjuvazinin varlık koşulu olan özel mülkiyetin ve ulusal devletlerin altını oyuyor. Bu yüzden o, sermayenin işleyiş yasalarına tabi biçimde, insanlığı, 20. yüzyılda yaşanan iki dünya savaşında olduğu gibi yıkıma sürüklemek; üretici güçleri (doğayı, bilim ve teknolojiyi, bütün kültürel birikimiyle birlikte insanlığı) artık içine sığmadıkları ulusal kalıplara yeniden sokmak için büyük ölçüde imha etmek zorundadır. Bu, bir tercih değil, kaçınılmazlıktır. Dolayısıyla, krizin derinleşmesiyle birlikte gündemin ilk sıralarına yükselen ulusal korumacılık eğiliminin işçi sınıfı ve emekçiler için telafisi son derece zor olacak yıkımlara yol açacağını görmek için kahin olmak gerekmiyor.

Üretici güçlerin gelişmişlik düzeyi, üretim araçları üzerindeki özel mülkiyetin ve ulus devletlerin ortadan kaldırılmasını; üretimin dünya çapında ve demokratik bir planlama çerçevesinde insanların gereksinimleri doğrultusunda yapılmasını gerektiriyor. Bunu başarabilecek olan tek güç, özel mülkiyet ve kar üzerine kurulu bu sistemden ve onun -ulus devlet de dahil- kurumlarından hiçbir çıkarı olmayan işçi sınıfıdır. Üretici güçlerin özel mülkiyet ve ulus devlet prangalarından kurtulması, bilimde, teknolojide ve kültürde küresel ölçekte devasa bir gelişimin kapısını açacak ve insan soyunun sınırsız, sınıfsız ve sömürüsüz yeni bir çağa adım atmasını sağlayacaktır.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir