Kıdem tazminatının gaspına ve modern kölelik yasasına karşı sosyalist bir strateji

AKP hükümeti, 2016 eylem planında yer alan ve egemen sınıfın uzun süredir beklediği kıdem tazminatının gaspı ve modern kölelik yasası doğrultusunda harekete geçmiş durumda.

Hükümet, bir yandan temel demokratik haklara yönelik saldırılarını ve savaş yönelimini sürdürürken, diğer yandan da işçi sınıfın kazanılmış haklarına yönelik yıllardır sürdürdüğü saldırılarını, bu defa, kıdem tazminatı ve çalışma hayatının yeniden düzenleyecek modern kölelik yasası üzerinden geniş kapsamlı bir şekilde hayata geçirmeyi hedefliyor. Özetle, uzun bir süredir vurguladığımız üzere, sermaye sınıfının, içeride ve dışarıda savaş gündemine, dünyanın dört bir yanında olduğu gibi, toplumsal haklara yönelik dizginsiz bir saldırı eşlik etmektedir.

2010 yılından bu yana üzerinde çalışılan ve bugüne kadar tartışma konusu olan kıdem tazminatı hakkında çeşitli AKP kurmayları, “işçilerin yüzde 90’ı tazminat alamıyor”, “işçiler dava açmadan tazminatlarını alabilecek”, “işçiler bir gün dahi çalışsa tazminatını alabilecek”, “kıdem tazminatı fonu işçinin güvencesi olacak” gibi söylemlerle yasanın işçi sınıfının lehine olduğu yalanını yayıyor. Bu konuda, hükümete en büyük destek, yine, burjuva medyadan geliyor.

Hükümetten gelen “işçi dostu” sahte açıklamaları bir kenara bırakıp onun gerçek niyetini, “kıdem tazminatı istihdamın önünde engel teşkil ediyor”, “işverenler üzerinde büyük bir mali yük” oluşturuyor, açıklamalarında aramak gerekiyor. Hükümetin, “ortak nokta bulunması için” “sosyal tarafların anlaşmasına bıraktığı” kıdem tazminatı meselesi, işçinin bir nevi iş güvencesi olması ve bir yıllık çalışması karşılığında bir aylık brüt ücret ödenmesi nedeniyle patronların her zaman huzurunu kaçıran bir konu olmuştur.

Ayrıca, küresel kapitalist krizin giderek yoğunlaştığı ve toplu işten çıkarmaların gündemde olduğu bu günlerde, patronların yükünün hafifletilmesi ve onlara bir fon sağlanması hedefleniyor. Bu doğrultuda, işçilerin tek güvencesi olan kıdem tazminatına yağmalanması egemen sınıf için yakıcı bir gereklilik halini almıştır.

Hatırlayacak olursak, yüz binlerce işçinin işten çıkarılmasına, kısa çalışma ödeneği adı altında ücretlerin düşürülmesine, işsizliğin büyümesine, yoksulluğun daha da artmasına neden olan 2008 küresel mali krizin ardından, kıdem tazminatı, güvencesiz esnek çalışma, uzaktan çalışma, evde çalışma, özel istihdam bürolarının yaygınlaşması, bölgesel ücret gibi çalışma hayatını ilgilendiren konular, TÜSİAD, MÜSİAD, TİSK, TOBB gibi sermaye örgütleri tarafından oldukça sık bir şekilde gündeme getirilmiş; hazırlanan raporlar ve görüşler hükümetle paylaşılmıştı. Bunun üzerine, dönemin başbakanı Erdoğan liderliğindeki AKP hükümeti, 61. hükümet programında kıdem tazminatının gaspı, ulusal istihdam stratejisi, işgücü piyasasındaki yapısal sorunların çözülmesi (esnek ve güvencesiz çalışma modeli) gibi konulara yer ayırmıştı. 2012-2014, 2014-2016 ve 2015-2017, 2016-2018 Orta Vadeli Programlar’da da, söz konusu konular özellikle vurgulanmıştı.

Sermayenin programını uygulayan AKP hükümeti, Türkiye burjuvazisinin küresel piyasalar ve pazarlarda “daha iyi şartlarda” rekabet edebilmesini mümkün kılacak şekilde, sendikaların ve sermaye örgütlerinin de yer aldığı kurum/kuruluşlarla işbirliği içerisinde gerekli yasanın alt yapısını oluşturan Ulusal İstihdam Stratejisi (2014-2023) ve Eylem Planları (2014-2016) hazırladı. Hükümet, ilerleyen günlerde de yasalaşma sürecinin tamamlanmasıyla birlikte, sendikaların da işbirliği ile işçi sınıfının elinde kalan kazanılmış haklarını bir bütün olarak gasp etmeyi hedefliyor

Kıdem tazminatı fonu

Patronlar, öncelikle, kıdem tazminatının hesaplanmasında bir aylık sürenin on beş güne düşürülmesini istemişlerdi. Başlangıçta, buna sıcak bakan hükümet yetkilileri, sendikalarla yapılan pazarlıklar sonucunda, son dönemde yapılan açıklamalara göre, sürenin değişmemesi noktasına geldi; ancak, bu, sendikaların, böylesi bir durumda, patlamaya hazır, öfkeli işçi sınıfını kontrol edememesi ihtimalinden ileri geliyordu. Hükümet, patronları tatmin etmek için, asgari ücretin 1300 liraya yükseltilmesinde devlet katkısı yaparak patronların “yük”ünü asgariye indirirken, işçi sınıfının sırtına yüklenen zamlarla asgari ücret zammı kısa sürede eritildi.

Hükümetin, yine aynı şekilde, aylık kıdem tazminatı ücretinin yüzde 25’ini ödemek ve bununla birlikte patronlardan işsizlik sigortası fonu için kesilen yüzde 2’lik payı kıdem tazminatı fonununa aktarmak gibi bir formül arayışında olduğu burjuva medyada yer alıyor. Halihazırda işsizlik sigortası fonundan patronlara ve devlete aktarılan tutarın 25 milyar lirayı bulduğu belirtiliyor.

Kıdem Tazminatı Fonu sistemine, başlangıçta işe yeni başlayacak işçilerin dahil edilmesi, mevut işçilerin ise patronla anlaşıp sisteme dahil olabileceği gibi, işten ayrılıp yeni bir işe başladığında zorunlu olarak sisteme tabi olması düşünülüyor. Şu anki mevcut sistemde, işçilerin patron tarafından işten çıkarılması ve kadın işçiler evlendikleri tarihten itibaren bir yıl içerisinde, erkek işçiler ise askere gittiklerinde kıdem tazminatı almaya hak kazanıyorlardı. Yeni sistemle birlikte, işçiler, patron tarafından işçilerin bireysel kıdem tazminatı fonu hesabına aylık olarak yatırılan ücreti, 10 yıl sigortalı olması ya da en az 3600 gün prim ödenmiş olması durumunda, konut almak şartıyla sadece yarısını, emekli olduğunda ise tamamını alabilecek. Yani, işçinin kıdem tazminatına dokunacak yeni sistem, işçinin hesabına istediği zaman, istediği gibi dokunmasına dahi izin vermiyor!

Bununla birlikte, yasanın can alıcı kısmı, işçilerin kıdem tazminatlarından oluşturulacak fonun sermaye sınıfının yağmasına açılmasından oluşuyor. İşçilerin bireysel kıdem tazminatı fon hesapları, patronların seçeceği Bireysel Emeklilik Sistemi (BES) şirketleri tarafından yönetilecek ve böylece finans şirketleri de fonda söz sahibi olabilecek.

İşsizlik sigortası fonu gibi devasa büyüklükte bir kıdem tazminatı fonu üzerinden, vergiler, kesintiler, faiz gelirleri, tasarruf önlemleri gibi hükümetin ve sermayenin iştahını kabartan kazanç sağlama hesaplarına ek olarak, işten atmanın kolaylaştırılmasıyla zaten yok hükmünde olan iş güvencesinin tümüyle ortadan kaldırılması hedefleniyor. IMF’nin de destek verdiği kıdem tazminatında öngörülen yasal değişiklik; bütünüyle, büyük banka ve şirketlerin çıkarlarına hizmet edecektir. Bu nedenledir ki, hükümet, patronların dört gözle beklediği, sendikaların açık ya da sessiz bir işbirliği içinde onayladığı yasayı bir an önce çıkarmak üzere çalışmalarını hızlandırmış durumda.

Modern kölelik yasası

Hükümetin, kıdem tazminatını gasp etme hazırlığına, çalışma ilişkilerini yeniden düzenleyecek olan evden çalışma, uzaktan çalışma, yarı zamanlı, esnek ve güvencesiz çalışma, özel istihdam büroları vb. aracılığıyla uygulanacak modern bir kölelik yasası eşlik ediyor. Bu yasa tasarısı, bir bütün olarak Türkiye işçi sınıfının iş ve çalışma koşullarını ve geleceğini tehdit etmektedir.

Modern kölelik yasası, patronlara, iş güvencesi elinden alınan işçiyi istediği zaman çalıştırma, istediği zaman işten çıkarma, düşük ücretlerde çalıştırma, sigorta primlerinden kaçma, servis ve yemek maliyeti sorumluluğunu üstünden atma, taşeron şirketler aracılığıyla işçiyle arasındaki hukuksal ilişki ve bağı ortadan kaldırma hakkı tanıyor. Şu anki mevcut ve yasal düzenlemelerle işçiler, patronlar tarafından işten atılma ve diğer saldırılar karşısında, uzun yıllar süren hukuksal mücadeleleri sonucunda haklarını ve ödenmeyen ücretlerini büyük ölçüde elde edebiliyordu. Ancak, yeni yasa, bunun da önüne geçerek patronları büyük bir maliyetten kurtarırken, işçi ve emekçilerin sosyal ve ekonomik haklarını budayarak modern köleliği dayatıyor.

AKP hükümetinin bu saldırısı, ayrıca, emekçi kadınları eve hapsederek, onların doğum öncesi ve doğum sonrası ücretli izin hakkı, süt izni, işyerlerinde kreş hakkı gibi mevcut yasal haklardan yararlanmasını zorlaştırıyor ve bu anlamda da patronları önemli bir maliyetten kurtarıyor. Böylece, evde hiçbir hakka sahip olmadan sınırsız bir sömürüye tabi tutulan emekçi kadınların sayısının hızla arttırılması hedefleniyor.

Sendikaların ikiyüzlülüğü ve işbirliği

İşçi sınıfının sosyal ve ekonomik haklarına yönelik on yıllardır yoğunlaşarak süren saldırılar karşısında açıkça ya da sessiz kalarak işbirliği yapan sendikalar, bu kapsamlı saldırının da suç ortağı konumundadırlar.

Kıdem tazminatının gaspı ve modern kölelik yasası gündeme geldiği günden bu yana, Türk-İş, DİSK ve Hak-İş sendika konfederasyonları, işçi sınıfını ilgilendiren meselelerin konuşulduğu, basına kapalı olarak gerçekleştirilen Üçlü Danışma Kurulu toplantılarına katıldılar. Bu örgütler, hükümetin sınıfsal saldırı planları ve girişimlerine karşı çıkmak bir yana, toplantılarda yasanın içeriğine ve detaylarına ilişkin konuşulanları paylaşmaktan kaçınarak, hükümet ve sermaye ile olan ortaklıklarına ve ilişkilerine zarar vermeyecek şekilde emek polisi rollerini başarıyla yerine getirdiler.

Türk-İş ve DİSK bürokratları, konunun gündeme geldiği dönemlerde “kıdem tazminatının dokunulmasına izin vermeyeceğiz”, bu, “genel grev nedenidir” diye atıp tutarak işçi sınıfı tabanından gelecek basıncın önüne geçmeye çalışırken, hükümetin “işçi kolu” konumundaki Hak-İş ise, saldırı planlarını en başta destekleyenler arasında yerini almıştır.

Sahte solun “işbirlikçi” Türk-İş ve Hak-İş’e karşı adres olarak gösterdikleri DİSK, izlediği her zamanki ikiyüzlü politikayla rolünü tekrar yerine getirmektedir. İşçi sınıfının öfkesinin sendikalardan bağımsız bir şekilde patlamasından en az sermaye sınıfı ve hükümet kadar korktuklarını metal grevleri sürecinde açıkça gösteren DİSK bürokratları, olası bir patlamanın önüne geçmek üzere basınç azaltmak ve yılgınlık yaratmak için elinden geleni yapıyor. DİSK, imza toplayarak ve basın açıklamaları yaparak yalnızca suç ortaklığını gizlemeye çalışmaktadır.

Egemen sınıfın toplumsal-karşı devrim programına karşı mücadelenin ön koşulu, rolleri kapitalizmin koltuk değnekliği ve emek polisliği olan sendikalardan bağımsız, uluslararası sosyalist bir stratejidir.

Taban komitelerinde birleşelim

Bugün, Türkiye işçi sınıfının karşı karşıya olduğu tablo, kapitalizmin giderek derinleşen küresel krizinin tüm ülkelerde işçi sınıfını karşı karşıya bıraktığı durumun ayrılmaz bir parçasıdır.

Dünya işçi sınıfı, emtia fiyatlarının benzeri görülmemiş bir gerileme içerisinde olduğu, borsalarda ciddi düşüşlerin yaşandığı, dünya çapında büyük şirketlerde toplu işten çıkarmaların yaşandığı, işsizlik ve yoksulluğun büyüdüğü, toplumsal eşitsizliğin arttığı, tüm ülkelerde işçi sınıfının demokratik, sosyal ve ekonomik haklarını hedef alan saldırıların yoğunlaştığı, yeni bir dünya savaşı tehlikesinin gündemde olduğu bir dönemden geçmektedir.

Böyle bir dönemde, ABD’de toplu sözleşmeden kaynaklı hak gasplarına karşı otomotiv işçilerinin mücadelesi, Çinli işçilerin işten çıkarmalara ve ücret gasplarına karşı artan grev ve protestoları, Tunus’taki işsizliğe karşı kitlesel protestolar, Yunanistan’da Syriza’nın kemer sıkma önlemlerine karşı artan öfke ile sınıf mücadelesinin dünya çapında yükselişe geçtiğine tanık oluyoruz.

Türkiye’de de, geçtiğimiz yılın sarsıcı metal grevleri dalgasının ardından, işçilerin Renault başta olmak üzere çeşitli fabrikalardaki asgari ücret zam farkı eylemleri, yine bir patlamanın hazırlanmakta olduğunun sinyalini veriyor.

Karşı karşıya olduğumuz görev, uluslararası işçi sınıfının birbirinden kopuk ve devrimci bir stratejiden yoksun bu mücadelelerini sosyalist bir program temelinde birleştirmektir. Bunun için, Türkiyeli işçilerin uğradığı saldırıların Asya, Afrika, Avrupa ve Amerika’daki işçilerin uğradığı saldırının ayrılmaz bir parçası olduğunun ve verilecek mücadelenin sendikal çerçevede ve kapitalizmin sınırları içinde başarıya ulaşamayacağının kavranması gerekmektedir. En temel sosyal ve ekonomik hakların savunusu, bu haklara yönelik saldırının arkasında yatan kapitalizme karşı bir mücadeleyi gerektirmektedir.

Öncü işçiler, kıdem tazminatının gasp edilmesini ve modern kölelik yasasını püskürtmek üzere bu perspektifle tüm fabrika ve işyerlerinde taban komitelerinin inşa edilmesi için inisiyatif almalıdır. İşçi sınıfının bu saldırıya karşı direnişe geçmeye başlaması, uzun süredir bastırılmaya çalışılan öfkenin bir patlama kanalı bulmasını ve hükümetin savaş, diktatörlük ve toplumsal karşı-devrim programının şiddetli biçimde sarsılmasını doğurabilir.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir