“Kayıp kuşak” ve kapitalizmin başarısızlığı

Bir sistemin yaşama yeteneğinin temel ölçütlerinden biri, gençliğin durumudur. Genç kuşaklara anne-babaları ile büyük anne-babalarına vaat ettiğinden daha kötü gelecek beklentileri sunan bir sistem, ilerlemeyi durdurmuş ve gerilemeye başlamış; her türlü tarihsel meşruluk iddiasını yitirmiş bir sistemdir.

Günümüz kapitalizmi bu duruma ne kadar uyuyor? 2008’deki mali çöküşten beş yıl sonra, genç insanlar, birçok bakımdan tarihte görülmedik ölçüde, küresel ölçekte bir ekonomik gerilemeye maruz kalmış durumda. Günümüzdeki koşullar, her bakımdan (istihdam beklentisi, gelir, ev sahipliği, borçluluk), 1930’lardan bu yana hiçbir zaman olmadığı kadar kötü ve ortada bir toparlanma beklentisi bulunmuyor.

Bu gerilemenin, dünya kapitalizminin merkezi olan ABD’de, kapsamlı sonuçları var. Haftasonu Wall Street Journal’da yayımlanan bir makale, iş krizinin özellikle “yeni kayıp kuşak” adını verdiği kesim üzerindeki etkisine dikkat çekti.

Gazete, gerilemenin kimi belirtilerini gösterdi. ABD’deki 16-24 yaş grubunun toplam istihdam içindeki payı, çöküş öncesinden yüzde 5,6 düşük ve 2008’den bu yana sabit durumda. Nüfusun bu kesiminin ortalama haftalık geliri, ücretlerdeki ve çalışma saatlerindeki azalma sonucunda, 2007’den bu yana, yüzde 5’ten fazla düştü.

Wall Street Journal, “[Gençlerin] yarısından biraz fazlası tamgün çalışıyor (bu oran genel nüfusta yaklaşık yüzde 80) ve onların yüzde 12’si asgari ücret ya da daha azını kazanıyor.” diye belirtiyor.

Milyonlarca genç, sürekli ekonomik güvencesizlik içinde yaşıyor. Bir aile kurmaya ya da evi geçindirmeye yetecek mali kaynağa sahip olmayan çok sayıda genç yeniden anne-babalarının yanına dönmüş durumda.

Yüksekokul bitirenler, okullarından, hem ekonomik hem de psikolojik olarak felç edici bir borç yüküyle ayrılıyorlar. Bankalar ve alacak tahsilatçıları, yiyecek, giyinme ve barınma gibi temel gereksinimler için harcanandan geride kalan geliri emiyorlar. Öğrenci borçlarına sahip hanehalkları içindeki ortalama borç miktarı 1989’dan bu yana üç kat artarak, 26.000 doları aşmış durumda.

Ekonomi Politikaları Enstitüsü’nün kısa süre önce yaptığı araştırmalarından birine göre, 2000-2012 yılları arasında, en son lise mezunlarının ücretleri şaşırtıcı şekilde yüzde 13, yüksek okul mezunlarının ücretleri ise yüzde 8 azalmış. Üst düzey eğitimli ve yüksek lisanslı olanların düşük ücretli hizmet sektöründe çalıştırılması sıradan bir olgu haline geldi.

Bu koşullar, küresel ölçekte farklı biçimle altında tekrarlanıyor. Özellikle Avrupa’da, genç kuşakların yaşan standartlarında bir çöküş yaşanıyor. Gençler arasındaki işsizlik oranı İspanya’da yüzde 56,1, Yunanistan’da ise yüzde 62,9 iken, Avrupa Birliği’nde yüzde 23’ten fazla. “Gelişmiş dünya”da, istihdamda, eğitimde ya da stajda sınıflandırılmamış 26 milyon genç var. Yoksulluk ve evsizlik yaygın bir olgu haline gelmiş durumda.

Bu toplumsal dönüşümlerin siyasi etkileri kapsamlıdır ve bunlar -yalnızca ekonomik ve toplumsal meselelerle ilgili olmayan- açık ifadelerini bulmaya başlıyorlar. Genç kuşak, yalnızca kapitalizm altında bir geleceğe sahip olmadığı için değil ama aynı zamanda egemen sınıf ve onun siyaset kurumu tarafından giderek “yitirildiği” için de “kayıp”tır. Burjuvazinin siyasi denetimini sürdürmeye çalıştığı biçimler de dayanaklarını yitiriyor.

Suriye’ye karşı savaş yönelimine olan büyük halk muhalefeti bunun bir ifadesidir. Bu, halkın bütün kesimleri içinde varolan bir muhalefet olmakla birlikte, genç ve yoksul Amerikalılar arasında özellikle belirgindir. Egemen sınıf bu düzeyde bir muhalefete hazırlıksız yakalandı. Düzen medyası tarafından pompalanan yalanlar ve propaganda ile Demokratik Parti’nin ve onun yan örgütlerinin “insan hakları” emperyalizmi, kitlesel muhalefeti yalanlar üzerine kurulu bir diğer savaşa yöneltmede başarısız oldu.

Ulusal Güvenlik Teşkilatı’nın (NSA) usulsüzlüklerini ifşa eden Edward Snowden’a en güçlü destek genç yetişkinlerden geldi. ABD’deki gençler, büyük farkla, sosyal programlara daha fazla para harcanmasından, daha yüksek vergilerden ve şirketler üzerinde daha fazla kısıtlama yapılmasından yanalar. Sosyalizme olumlu yaklaşanların oranı, kapitalizme olumlu yaklaşanlardan daha yüksek (sosyalizm sözcüğünün, düzen medyasında, bir küfür olarak kullanılmanın dışında anılamadığı gerçeği göz önünde bulundurulduğunda, bu, olağanüstü bir olgudur).

Bu duyarlılıklar, genç kuşağın deneyimleri göz önünde bulundurulduğunda daha iyi anlaşılabilir. Bugün 30’lu yaşların başlarında olanlar, 2000 seçimlerinin çalınmasıyla, Bush’un iktidara gelmesiyle, internet şirketleri balonunun çökmesiyle ve “terörle mücadele”nin başlatılmasıyla eşzamanlı olarak, yüzyıl dönümünde liseden mezun olmuşlardı. Onların bilinçli siyasi deneyimlerine ekonomik kriz, savaş, demokratik hakların parçalanması, siyasi gangsterlik ve yozlaşma egemen oldu.

Obama’nın seçilmesi önemli bir deneyimdi. Şimdi 20’li yaşlarının başlarında olanlar, 2008’de, Bush yönetiminin gidişatını değiştirme umuduyla Obama’yı destekleyerek, muhtemelen ilk kez oy kullanmıştı. Aynı yıl, 2008 mali çöküşü yaşandı.

Geçtiğimiz beş yıl, mevcut siyasi sistem içinde herhangi bir şeyi değiştirmenin mümkün olmadığını gösterdi. Eşitsizlik aşırı derecede arttı. Borsa hızla yükseliyor; Forbes’in 400 kişisi her zamankinden daha zengin; gençlerin ve işçilerin yaşam koşulları felaket. Savaş devam ediyor ve Obama, İnsan Hakları Beyannamesi’ni ölü bir metne dönüştürmede Bush’u fazlasıyla geride bırakmış durumda.

Siyaset kurumunun daha ileri görüşlü unsurları, bu durumun toplumsal istikrar üzerindeki etkileri ve sistemlerinin korunması konularında kaygılılar. Onlar, kendi kitle desteklerini genişletme arayışı içindeler. Burjuva politikasının bir parçası olarak, üst-orta sınıfların ayrıcalıklı kesimlerinin temsilcisi sahte-sol grupların hizmetinden yararlanan kimlik politikaları benimsenmiş durumda.

Ama egemen sınıfın geniş halk kitlelerine sunabileceği hiçbir şey yok. Onun sistemi, kapitalizm başarısız oldu.

Kapitalizmin tarihsel iflası, onun otomatik çöküşüne yol açmaz. Resmi siyasete yabancılaşma, bir başına, sosyalist devrimi üretmez.

Gençlerin, kendi yaşadıkları deneyimlerin yanı sıra bir bütün olarak işçi sınıfının 20. yüzyıl boyunca yaşamış olduğu deneyimleri de ciddi bir biçimde incelemesi gerekiyor. Hayal kırıklığı, giderek daha fazla odaklanmış ve kararlı bir muhalefete dönüşüyor. Bunun, bilinçli bir siyasi mücadeleye dönüştürülmesi gerekiyor.

Varolan toplumun inceleme üzerine kurulu bir eleştirisini yapmak ve bu eleştiriden siyasi sonuçlar çıkartmak gerekiyor. Bu, sosyalizm uğruna mücadele etmek için işçi sınıfının devrimci partisinin inşası gereğidir.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir