Kapitalizmin krizi, “faiz lobisi” ve ABD Merkez Bankası

Başbakan Erdoğan günlerdir şehir şehir gezip “milli iradeye saygı” mitingleri düzenliyor. Yerel seçimlere hazırlık olarak ifade edilse de, bu mitinglerin Gezi Parkı eylemlerine yönelik olduğunu hepimiz biliyoruz. Başbakan, Gezi Parkı eylemlerinin kendisi ve hükümeti üzerinde yarattığı gerilimlerle birlikte faizlerdeki yükselişlerin seçmenleri üzerindeki etkilerini azaltmaya çalışmaktadır. Mitinge katılan kitle üzerinde, özellikle cami, türban, besmele gibi dini referanslarla baskı kuran Başbakan, yaşanmakta olan krize karşı, her fırsatta faiz lobisine saldırarak, futbol oynadığı günlerin anısına, topu sürekli taca atıyor.

Erdoğan, kendi seçmenleri dahil milyonlarca insanı banka ve kredilere mecbur bırakan, onları faiz basıncı altında ezen AKP iktidarı değilmiş gibi, faiz lobilerine saldırarak son bir aydır yaşananların altında yatan temel dinamikleri gizlemeye çalışıyor. Benzer şekilde, faize karşı “Müslüman tepkisini” kendisine yedeklemeye çalışan Başbakan, geçtiğimiz on yılda yakalanan büyüme rakamlarına yaygın kredi kullanımı ve faizle ulaşıldığını ve bunun da bankalar (“faiz lobisi”) eliyle gerçekleştirildiğini bilmiyor olamaz.

Başbakan, on yıldır “faiz lobisi” sayesinde iktidarını güçlendirirken, birkaç haftadır, faizlerde yaşanan yükselişleri bahane ederek Gezi Parkı eylemlerine katılan herkesi “faiz lobisine” destek olmakla suçluyor. İktidarın bu kaba yalanlarının hiçbir inandırıcılığı bulunmuyor.

Bu iddianın arkasında, Gezi Parkı ile başlayan kitlesel eylemlerin, iktidarın toplumu Sünni İslam’ın referanslarıyla dizayn etme çabalarına yönelik tepkiyi de gösterdiği gerçeğini gizleme çabası yatmaktadır. 11. yılını yaşayan AKP iktidarı altında, toplumu Sünni-İslamlaştırma yönünde, kürtajın yasaklanmasından kadın cinayetlerine, 4+4+4 “eğitim reformu”ndan alkol yasaklarına ve her köşe başına -okul sayısını çoktan aşmış olan- cami inşaası planlarına kadar çok sayıda adım atılmıştır.

“Faiz lobisi” Brezilya’da da iş başında

Başbakan tarafından “faiz lobisi” ile ilişkilendirilmeye çalışılan eylemcilerin neredeyse tamamının bankalara borçlu olduğunu ve yüksek faizler ödediğini tahmin etmek için kredi derecelendirme kuruluşunda çalışmak gerekmiyor. Evet, eylemcilerin “faiz lobisi” ile bir ilişkisi olduğunu söyleyebiliriz ama bu bir borç ilişkisidir. Çünkü AKP iktidarının bu ülkeye getirdiği en büyük yenilik, yoksul kitlelerin bankalara kolaylıkla borçlanabilmesidir. Geçelim banka kredilerini, bizzat iktidarın kendisi, üniversite öğrencilerinden öğrenim kredisi adı altında dünyanın faizini alırken, Başbakan Erdoğan, her fırsatta öğrencileri ve gençleri “faiz lobisi”ne çalışmakla suçluyor. Hatta o, daha ileri gidip on yıldır “faiz lobileri” ile işbirliği yapan ve iktidarını bu işbirliğine borçlu olan kendileri değilmiş gibi, kalkıp, Brezilya’da ulaşım ücretlerine yapılan zammı protestoyla başlayan kitle hareketini de aynı “faiz lobisi” ile çalışmakla suçluyor.

Brezilya’da faizlerin yükseldiği şüphesiz doğrudur. O halde Başbakan “milli iradeye saygı” mitinglerinde Çin, Güney Kore, Japonya, Güney Afrika vb. ülkeler hakkında da bir şeyler söylemek zorunda. Çünkü bu ülkelerde de faizler yükseldi. AB ekonomisi ise zaten “faiz lobisinin tutsağı olmuş” durumda ve neredeyse 2 yıldır küçülüyor.

Başbakan’ın böylesi kriz dönemlerinde sorumluluktan sıyrılma çabası yeni değil. AKP iktidarı ve Başbakan, on yıl boyunca ekonomide yaşanan bütün “olumlu” gelişmeleri -dünya piyasalarındaki uygun koşullara bakmaksızın- kendi başarı hanesine yazmakta ama piyasalardaki “en ufak” krizi, “dış mihraklar”ın ve “faiz lobileri”nin gizli müdahalesinin eseri olarak göstermektedir. Hükümetin küreselleşmeden anlayan isimleri, arada bir, Türkiye ekonomisinin küresel piyasalardan bağımsız ele alınamayacağını açıklamaya çalışsa da “Osmanlı ruhu”nu mehter marşıyla uyandırmaya çalışan Başbakan ve hükümet üyeleri, “faiz lobileri”ni Viyana kapılarına kadar kovalamanın hesabını yapıyor.

Fed’in yeni kararı

AKP iktidarının bütün siyasi aymazlıklarını bir kenara bırakıp, Başbakan’ın Gezi Parkı eylemlerinin başladığı günlerde ağzına doladığı “faiz lobisi”ni, ABD Merkez Bankası’nın (Fed) geçtiğimiz hafta aldığı kararında aramakta yarar var. Çünkü bu kararın ardından, piyasalar altüst olmuş, Türkiye dahil, dünya borsalarında önemli düşüşler yaşanmış ve dolar yerel para birimleri karşısında değer kazanmıştı. Sahi, Erdoğan, dünyanın en büyük “faiz lobisi” olan Fed’e neden savaş açmıyor?

Fed, 2008 yılında ABD’de başlayan ve etkileri artarak süren krize karşı, dolar basarak banka ve şirketlere fon aktarmaya başlamıştı. Amaç, batık durumdaki kimi küresel bankaları ve şirketleri kurtarmaktı. Fed, piyasaya tahvil karşılığı pompalanan dolarlarla sağlanması düşünülen iyileşmenin sonuna geldiği tespitiyle, geçtiğimiz Çarşamba günü, 5 yıldır uyguladığı bu yöntemi 2014 itibariyle bitireceğini ifade etti.*

Mortgage krizinin ardından uygulamaya konmuş olan piyasaya para pompalama kararı sonucunda, yaklaşık 5 yıldır, dünya piyasalarında dolar arzı artmış, gelişmekte olan ülkeler ucuza borçlanabilme imkânı sağlamıştı.

Sıcak para olarak da ifade edilen ve doğrudan yatırıma dönüşmeyen böylesi sermaye hareketleri, Türkiye’de cari açığın ve dış borcun finansmanında kullanıldı. Dahası, bankalar bu ucuz kaynaklarla kredilerini genişlettiler ve kârlarına kâr kattılar. Hatta kredi büyümesinin yüzde 40’lara ulaştığı günlerde, Türkiye ekonomisinin iç tüketime dayalı büyüme oranları rekorlara koşmuş ve neredeyse Çin ile yarışır hale gelmişti.

Birçok ülke gibi Türkiye ekonomisine de son on yılda önemli katkılar sunan ve iç piyasada faizlerin düşmesini sağlayan sermaye hareketlerinin Fed’in kararı ile azalacak veya bitecek olması, Başbakan’ı öfkelendirmeye yetmiştir. Çünkü doların TL karşısında değer kazanması engellenememiş, faizler hızla tırmanmaya başlamıştır. Fed’i ve ABD’yi doğrudan karşısına alamayan Başbakan, çaresizce, yaşanan ekonomik kırılmanın sorumluluğunu Gezi Parkı eylemlerine katılan kitlelere yıkmaya çalışmaktadır (bu arada, daha akıllı kimi bakanların, borsada yaşanan çöküşte, doların değer kazanmasında ve sermaye çıkışında, eylemlerin payının çok az olduğunu ifade ettiğini unutmayalım).

Kriz derinleşiyor

Fed’in faizlerin yükselmesine sebep olan kararı her ne kadar geçtiğimiz hafta gündeme gelmiş olsa da bu kararın belirtileri Mart ayı itibariyle piyasalarda hissedilmeye başlamıştı [1]. Piyasalardaki belirsizlik ve artan faizler, 31 Mayıs itibariyle başlayan kitle gösterilerine yıkılmaya çalışılıyor ama gerek hükümet gerekse Merkez Bankası, Fed’in alacağı karardan habersiz değillerdi. AKP iktidarı, bu kararın piyasalarda ve ekonomide nasıl etkileri olabileceğini biliyordu. Bugün Başbakan, Türkiye ekonomisinde yaşanan gerilimlerin önemli aktörlerinden biri olan Fed’in kararını gizleyip, hükümetinin sorumluluğunu Gezi Parkı eylemcilerine yıkma çabasını sürdürüyor.

Başbakan, günlerdir, “milli iradeye saygı” mitinglerinde, “her şeyin yolunda gittiği” ekonomiyi “faiz lobileri”nin ve göstericilerin bozduğu yalanını yineliyor ama bu yalanı daha fazla sürdüremeyecek. Çünkü Fed’in kararı ve olası etkileri Gezi Parkı eylemlerinden çok önce gerek dünya piyasalarında gerekse Türkiye ekonomisinde yakından hissediliyordu.

2012 yılını yüzde 2,2’lik büyümeyle kapatan hükümetin (ki “altın ihracatı balonu”ndan arındırıldığında gerçek büyüme yüzde 1 civarındadır), bu yılın ilk çeyreğinde sağlanan yüzde 3’lük büyümeyle övündüğünü biliyoruz. Bununla birlikte, büyümeye damgasını vuran ana kaleminin kamu kaynaklı harcamalar ve kamu kaynaklı yatırımlar olduğu da bir gerçektir. Özel sektör, aşırı finansallaşmanın rüzgârıyla, yatırım musluklarını çoktan kapatmış durumda. Hükümet, patronlara, işçi ve emekçileri acımasız sefalet koşullarında çalıştırmak pahasına “teşvik” adı altında her türden desteği sağlamasına rağmen, sermaye doğrudan yatırımlara yönelmiyor. AKP iktidarının kamu kaynaklarının yardımı ile üçüncü köprü, üçüncü havaalanı, kentsel dönüşüm, kanal projesi gibi planları hayata geçirme arzusu, özel sektörün yatırımdan bütünüyle uzaklaşmasının yaratacağı gerilimleri azaltma çabasını ifade etmektedir.

Ekonomiyi Ali Cengiz oyunları ile süsleyen AKP iktidarı, yaşanan krizi artık gizleyemiyor. İhracata yapılan olumlu göndermeler çökmüştür. 2013’ün ilk çeyreğinde ihracatın büyüme oranına katkısı sıfıra yakın çıkmıştır. Bununla birlikte toplam ihracatın en az %60’ının ithal girdi mallarından oluşması da ihracat yalanın daha fazla sürdürülemeyeceğini ispatlamaktadır [2]. Dahası Türkiye için İhracatta önemli bir paya sahip olan AB’nin 7 çeyrektir büyümemesi, AB’ye yapılan ihracatta düşüşlerin devam edeceğini göstermektedir. Ortadoğu ve Kuzey Afrika’ya yapılan ihracat ise “Arap Baharı” ve benzeri gelişmeler sebebiyle kocaman bir soru işareti ile karşı karşıyadır. Türkiye’nin en fazla ihracat yaptığı Almanya’yı -Merkel ile Egemen Bağış arasında yaşanan son tartışmalar nedeniyle- bir kenara koyduğumuzda, onun ardından en fazla ihracat yapılan 2. ülkenin her an büyük altüst oluşlarla karşı karşıya olan Irak olması, bu soru işaretinin çapı hakkında bilgi vermektedir. Türkiye’nin ihracat yaptığı İran ve Rusya ile olan ticari ilişkilerin Suriye üzerinden derinleşen kriz sebebiyle ne kadar kalıcı olduğu ise fazlasıyla tartışmalı.

İhracata ve üretime dayalı büyümenin yanından geçmeyen Türkiye ekonomisi, gerçekte, yıllardır iç tüketime dayalı bir büyüme sürdürüyordu. Artan faizler ve ithalatta yaşanacak düşüşler, iç tüketimde artış öngörüsünün de pek gerçekçi olamayacağını göstermektedir. 2012 yılında iç tüketimde yaşanan daralma, 2013 yılında da sürmeye devam edeceğe benziyor [3]. Artan faizlerle süren bu gerilim, on binlerce şirketin batmasıyla ve yüz binlerce işçinin işten çıkarılmasıyla sonuçlanacak bir sürece evrilmiştir.

Kriz kitleleri hızla sokağa itecektir

Ekonomide işler yolunda gitmiyor. “Çılgın” projeler ile kamu kaynakları üzerinden rant yaratmaya çalışan AKP iktidarı, kısa vadede krizin etkilerini ötelemeye çalışıyor. Yani kamu yatırımlarını ve rantı dışarıda bıraktığımızda, geriye bir şey kalmıyor. Fed’in kararıyla sıcak para girişlerinin azalmasına bağlı olarak, doların değerinin ve faizlerin yükselmesi Başbakan’ı öfkelendirirken, AKP iktidarını daha totaliter uygulamalara itiyor. AKP iktidarı, dışarıda, başta Suriye ve Irak olmak üzere hegemonyacı-yayılmacı bir politikayı uygularken içeride dini referanslarla toplumu dönüştürmeyi, baskı altında tutmayı planlıyor. Bunları yaparken ortaya çıkan en küçük muhalefet hareketini polis terörü ile aşmaya çalışan AKP iktidarı, bu tavrını en son 5 kişinin ölümüyle sonuçlanan Gezi Parkı eylemlerinde göstermiştir.

Üretime ve ihracata yönelik bir büyümenin yerini, uzun süredir, aşırı finansallaşmanın dolaylı sonucu olarak karşımıza çıkan iç tüketime dayalı bir büyüme almıştır. Özellikle faiz oranlarında yaşanan yükselişler ve doların TL karşısında değer kazanması, ithalatın daralmasına ve fiyatların artışına sebep olacaktır. Enflasyon ve durgunluk yaygın işten çıkarmalar biçiminde karşımıza çıkacaktır.

Başbakan ve hükümet üyeleri, istatistik oyunlarıyla çizdikleri pembe tabloların hızla karardığını görmeye başladılar. Bugün Gezi eylemlerine karşı örgütlenen “milli iradeye saygı” mitingine katılan ve AKP’nin seçmenleri olan kitleler, krizle birlikte, gerçek yerlerine, yani Gezi Parkı eylemcilerinin yanına geçmeye başlayacak ve meydanlara çıkacaklardır. Patlaması hiç de uzun sürmeyecek bir krizin etkisiyle harekete geçecek olan toplumsal muhalefetin, Gezi Parkı eylemlerinden çok daha yaygın ve güçlü olacağı ortada. Bununla birlikte, söz konusu muhalefetin başlıca handikapı, onu krizin yıkıcı etkilerine, yaşanmakta olan toplumsal karşı-devrime ve Suriye’ye karşı sürdürülen savaşa; en önemlisi de bütün bunların altında yatan kapitalist sisteme karşı mücadele perspektifiyle donacak enternasyonalist-sosyalist bir işçi sınıfı önderliğinin yokluğudur.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir