İskoçya’daki bağımsızlık referandumunun Avrupa üzerindeki etkisi

İskoçya’nın bağımsızlığı için yapılan referandum oylaması, Britanya ve tüm Avrupa için tarihi bir dönüm noktasıdır. 18 Eylül oylamasının sonucuyla birlikte, ilk kez “evet” kampının çoğunluk elde ettiğini gösteren son bir kamuoyu yoklaması, kıta genelinde, tüm egemen çevreler içinde bir krizi tetikledi. Çok sayıda siyasi lider ve nüfuz sahibi kişi, İskoçya’nın bağımsızlığına muhalefet etmek ve onun yıkıcı sonuçları ile ilgili uyarıda bulunmak için hizaya geçti.

Bu tepkinin nedeni, ilk önce, İskoçya’nın ayrılığının, Britanya’daki ekonomik krizi arttırmakla kalmayıp, aynı zamanda, kendisiyle birlikte tüm Avrupa’yı da sürükleyeceği korkusudur. “Evet” oyunun, poundun yüzde 15’e kadar bir değer kaybetmesine neden olacağı tahminlerinin ortasında, yaklaşık 17 milyar poundluk Britanya hisse senedi, tahvili ve finansal varlığı geçtiğimiz ay boyunca yatırımcılar tarafından satıldı.

Times gazetesi, “evet” oyundan duyulan korkunun“Wall Street’teki Lehman Brothers bankasının çöküşünden bu yana Britanya yatırımlarının en büyük elden çıkartılması”na yol açmış olduğu yorumunu yaptı.

2008 küresel ekonomik krizinin ve kapitalist sistemin uluslararası ölçekte çökmesini tetikleyen şey Lehman’ın çöküşüydü. Britanya ekonomisinin çökmesi, özellikle Avrupa’nın çoktandır karşı karşıya olduğu belirsiz durum göz önünde bulundurulduğunda onun gibi yıkıcı olabilir.

Avrupa Merkez Bankası, kıta ekonomisini yeniden canlandırmak ve durgunluğa saplanmayı önlemek için son bir ümitsiz girişim olarak faiz oranlarını yüzde 0,05 indirirken, sadece bu ay, başlangıç olarak 100 milyar avro değerinde özel sektör tahvilleri alımını kararlaştırdı. Fransa’da zaten sıfır büyüme yaşanıyor ve Almanya ile İtalya ekonomileri “üçlü düşüş eğilimli” bir ekonomik gerileme uyarılarının ortasında daralıyor.

Avrupa’daki egemen seçkinlerini az bunun kadar kaygılandıran şey, 307 yıl önceki Birlik Yasası’na dayanan Britanya’nın parçalanmasının kendi devletlerinin istikrarı üzerindeki etkisidir. Eğer Britanya parçalanırsa, o zaman, benzer bir gelişme, Avrupa’nın birçok başka bölgesinde de yaşanabilir.

İskoçya’daki gelişmeler, İtalya’daki, Belçika’daki, İspanya’daki ve başka yerlerdeki ayrılıkçı hareketler tarafından hevesle takip ediliyor. Geçtiğimiz Perşembe günü, Barselona’da, Katalonya’nın bağımsızlığını isteyen yüz binlerce kişilik bir gösteriye tanık olundu. Birçok insan İskoçya bayrağı taşıdı; yasal olarak bağlayıcı İskoçya referandumunu örnek göstererek, İspanya’nın Katalan bağımsızlığı üzerine resmi olmayan 9 Kasım tarihli referandumu tanımasını talep etti.

Başka yerlerde İskoçya’dakine benzer ayrılıkçı bir hareketin bulunmayışı, Avrupalı egemen seçkinler için bir avuntudur. İskoçya Ulusal Partisi’nin (SNP) ve onun çeşitli çanak yalayıcılarının elde ettiği ilerleme, büyük ölçüde, bütün daha eski düzen partilerinin kemer sıkma önlemlerini dayatmalarına ve savaş kışkırtıcılıklarına yönelik yoğun muhalefeti başarılı şekilde kendi çıkarlarına kullanmalarının sonucudur.

Bu sadece Britanya’da iktidardaki Muhafazakar-Liberal Demokrat koalisyonu ile sınırlı değil. İşçi Partisi, İskoçya’ya Birleşik Krallık içinde kalması için bir gerekçe sunmak şöyle dursun, kendisini bu partilerin alternatifi olarak bile gösteremiyor. Bunun nedeni, Irak’taki ve Afganistan’daki gayrimeşru savaşlara desteğinden, serbest piyasa kocakarı ilacını coşkuyla desteklemesinden, 2008 banka kurtarma paketini ve sert kemer sıkma önlemelerinden dolayı ona yönelen yaygın nefrettir.

Avrupa’daki hiçbir parti daha iyi bir durumda değil. Onların hepsi, mevcut düzene yönelik hoşnutsuzluğun ve muhalefetin çapına, o tam olgunlaşmamış da olsa, korkuyla bakıyor olacaklar.

İskoçya referandumunun oluşturduğu bu çok büyük gerilimler, 18 Eylül Perşembe günkü oylamanın sonucu ne olursa olsun, daha önce benzeri görülmemiş bir yönetim krizine işaret ediyor. Son birkaç gün içinde yapılan anketler, ayrılmanın ekonomik etkisine ilişkin kaygıları yansıtan bağımsızlık karşıtı bir çoğunluğa işaret ediyor. Öte yandan, bir “evet” oyu, açıkça, benzersiz bir siyasi krize işaret ederken, az farkla çıkacak bir “hayır” oyu, açılmış olan “Pandora’nın Kutusu”nu kapatmayacak.

Bunların hiçbiri, SNP’nin ya da başka yerlerdeki benzeri hareketlerin ayrılıkçı gündemine ilerici bir karakter vermeyecek. Tersine, onların ortaya çıkması, baştan sona gerileticidir.

İskoç milliyetçiliği, burjuvazinin, SNP ve bir sürü orta sınıf çanak yalayıcı tarafından temsil edilen, on milyarlarca poundluk petrol ve vergi gelirleri dahil,İskoçya’nın varlıklarının daha büyük bir kesimini ele geçirme ve düşük işletme vergilerini ve işçi sınıfının daha fazla sömürüsünü sunarak büyük şirketlerle ilişkilerin güvence altına alınması umuduyla kendinden geçmiş bir kesiminin çıkarlarını dile getirmektedir.

Aynı açgözlü unsurlar, İtalya’da ayrılıkçı Kuzey Birliği’nin, Belçika’da VlaamsBelang’ın, İspanya’da Katalan ve Bask milliyetçilerinin ve kıta genelindeki benzeri oluşumların denetiminde.

Ayrılıkçı projenin altında yatan gerçek sınıf çıkarları, SNP’nin ilerici toplumsal politikalar uygulama yönündeki çeşitli vaatleri ile bağdaşmamaktadır ve birçok işçi bunu biliyor. Bu koşullar altında, milliyetçilik savunusundaki kilit rol, aralarında İskoçya Sosyalist Partisi’nin (SSP), Radikal Bağımsızlık Kampanyası’nın ve eski SSP lideri Tommy Sheridan’ın da bulunduğu sahte sol liderler tarafından oynanmaktadır.

Onlar, “evet” kampanyasına destek kazanmada, en az Financial Times kadar “önemli bir etmen” olarak tanımlandılar. Bunun nedeni, onların, bağımsızlığın Westminster tarafından dayatılan sağcı politikalardan kopuş anlamına geleceğini iddia ederek, çalışanlar arasındaki toplumsal ve siyasal hoşnutsuzluğu, SNP’ye rağmen ona yönlendirmek için çalışmaktadırlar.

Ancak ayrılıkçılık, sırf SNP bağımsızlık sonrasında iktidardaki parti olacağı için değil; egemen olacak sınıftan dolayı gericidir. İskoçya ve Avrupa işçi sınıfı için ayrılıkçılığın kabul edilmesi felaket anlamına gelecektir. Bu, sadece, her ülkedeki ve en küçük bölgedeki işçilerin, kardeşlerin birbirini öldürdüğü dibe doğru bir rekabet içinde birbirleriyle yarışmasıyla, tüm kıtanın Balkanlaşmasına yol açar. Bu, beraberinde, çalışanlar arasındaki ilişkileri zehirleyen ve onları kapitalist sınıfın rakip kesimlerinin arkasına dizen ulusal çelişkilerin patlamasını getirir.

Sahte sol, uluslararası bankalar ve şirketler ile onların denetimindeki hükümetlerin Avrupa’nın her parçasındaki ve tüm dünyadaki işçilere yönelik saldırılarında çarpıcı bir benzerliğin olduğu; küresel ekonomik yaşamın, işçilerin mücadelesinin bütün ulusal sınırların ötesinde, enternasyonalist ve sosyalist bir perspektif temelinde birliği için daha önce tanık olunmadık bir zemin ve gereklilik yarattığı koşullar altında, ayrılıkçılığı teşvik ediyor.

Sahte solcu ulusalcılar, kapitalistlerin kirli işlerini yapıyorlar. Onların bağımsız bir İskoçya’nın ilerici gizil gücüne ilişkin yalanları, özellikle korktukları ve karşı oldukları, açıkça imkansız diye reddettikleri sosyalizm uğruna mücadelenin karşısına yerleştirilmektedir.

Gerçekte, tüm perspektiflerin en gerçekdışı olanı, çok sayıda daha küçük ve az yaşayabilir devletlerin yaratılmasının işçi sınıfına ileriye doğru bir yol sunduğu düşüncesidir.

Britanya’daki Sosyalist Eşitlik Partisi, İskoçya referandumunda kesin bir “hayır” oyu için çağrı yapıyor. İskoçyalı, İngiliz ve Gallerli işçiler, birbirlerine karşı bölünmelerine izin vermemeli; hangi bayrak dalgalanıyor olursa olsun, ortak sınıf düşmanına karşı birleşik bir mücadele yürütmelidir.

Mali oligarşinin diktatörlüğüne ve onun Britanya’daki partilerine yanıt, aynı toplumsal güçlerin egemen olacağı yeni bir İskoç devletinin oluşturulması değil; bir işçi yönetimi ve sosyalist bir Britanya uğruna mücadeledir. Biz, Avrupalı ve uluslararası yoldaşlarımız ile birlikte, Avrupa Birleşik Sosyalist Devletleri’nin kurulması yoluyla kıta genelinde kapitalist egemenliğe son vermeyi savunuyoruz.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir