İran hükümeti protestoları bastırmak için yüzlerce kişiyi öldürdü

Uluslararası hak örgütlerinin, muhalefet gruplarının ve yerel gazetecilerin haberlerine göre, İran Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani’nin güvenlik güçleri, 15 Kasım’da kitlesel işçi ve gençlik protestolarının patlak vermesinden bu yana 400’den fazla kişiyi öldürdü. Benzin fiyatına yapılan zam ve yaygın ekonomik sıkıntı çalkantıyı tetiklemişti. Hükümetin baskısı sırasında 2.000 kişinin yaralandığı ve 7.000 kişinin gözaltına alındığı bildiriliyor.

Hükümetin beş gün boyunca interneti kapatması ve Batı medyasının İran’a yönelik düşmanlığı göz önünde bulundurulduğunda, bu rakamların kesinliğini ve protestoların acımasızca bastırılmasının arkasında kimin olduğuna ilişkin iddiaların ve karşı iddiaların doğruluğunu bilmek güç.

Uluslararası Af Örgütü 10 eyalette büyük kısmı açılan ateş sonucunda en az 161 kişinin öldürüldüğünü iddia ederken, hükümet protestoların üçüncü gününden sonra 12 kişinin öldürüldüğünü kabul etmişti. ABD ordusu ve güvelik aygıtı ile sıkı bağları bulunan New York Times’a göre, hükümetin son iki haftadaki baskısı sonucundaki ölü sayısı 180 ile 450 arasındaydı.

İçişleri Bakanı Abdurrıza Rahmani Fazli, 731 bankanın, 140 kamusal alanın, dokuz dini merkezin, 70 benzin istasyonun, 307 aracın, 183 polis arabasının, 1.076 motosikletin ve 34 ambulansın saldırıya uğrayıp hasar gördüğünü söyledi. Bakan, 31 eyaletin 29’unda protesto meydana geldiğini ve 50 askeri üssün saldırıya uğradığını belirtti. Eğer doğruysa bu rakamlar, 2009’daki ve 2017-18’deki önceki gösterilerde ve doğrusu, Ortadoğu’daki başka protesto hareketlerinde görülmemiş bir eşgüdüm düzeyine işaret etmektedir.

Tahran’ın batı banliyösünde yaşayan bir aktör olan Hamed, Financial Times’a, saldırıları düzenleyen protestocular hakkında şunları söyledi: “Bir çete gibiler; yüzleri kapalı bir şekilde sokaklarda yürüyor ve bankalar gibi belirli hedefleri tahrip ediyorlar… Sofistike araçlara sahip profesyoneller gibiler.” Hamed, onlardan bazılarına “yabancı güçler tarafından önderlik ediliyor olmalı,” diye ekliyordu. İslami Devrim Muhafızları (IRGC), bazı protestocuların normalde İran’da mevcut olmayan araçlar taşıdığını iddia etti. Ama başkaları da saldırıların yalnızca IRGC baskıya bahane sağlamak için kimi protestocuları yönlendirdiği zaman gerçekleşebildiğini öne sürüyor.

Protestolar her binek aracı için (taksiler ve ticari araçlar için daha fazla) litre başına 15.000 riyal –yüzde 50 zam– olmak üzere aylık sadece 60 litreye (16 galon) izin veren –60 litre üzeri alımlarda yüzde 300’lük zamla litre başına 30.000 riyal– yeni bir vesika usulüne tepki olarak başlarken, kısa süre içinde daha kapsamlı sosyal, ekonomik ve siyasi taleplere doğru genişledi. Yüz binlerce insan sokaklara döküldü ve barikatlar kurdu.

İran’ın petrol fiyatları dünyadaki en ucuz fiyatlar arasındayken, Washington’ın tek taraflı yaptırımlar uygulamasının ve İran’la ticaret yapan ülkelere karşı –kritik biçimde– ikincil yaptırımlar tehdidinde bulunmasının ardından, birçok insan enflasyonla eriyen yetersiz gelirlerine ek nakit kazanmak için araçlarını gayri resmi taksi olarak kullanıyor. Yaptırımlardan beri, ham petrol satışları günde 2,8 milyon varilden (bpd) 500.000 bpd’nin altına düştü ve döviz gelirlerini büyük ölçüde düşürdü.

İran siyaset kurumunun tüm hiziplerinin desteğiyle hükümetlerin yıllardır uyguladığı kemer sıkma ile beraber bu durum, enflasyonun yükselmesine, işsizliğin artmasına, gelirlerin daralmasına ve toplumsal eşitsizliğin durmadan derinleşmesine yol açtı. Birçok genç insan, şehir merkezlerinden, en fazla huzursuzluğun meydana geldiği dış mahallelere ve uydu kentlere taşındı. Mevcut durum, emperyalist güçler ile bir uzlaşmaya varma peşinde koşarken işçi sınıfına yönelik saldırılarını tırmandıran burjuva dini rejimin bütünüyle gerici karakterinin altını çiziyor.

Hükümet önce, zammın kaçakçılıkla mücadele etmek için gerekli olduğunu ve IMF tavsiyeleri ile uyumlu olduğunu iddia etti. İran merkez bankası IMF’den bir kredi almaya çalıştığını inkar ederken, protestoların ölçeği ortaya çıkınca çark etti. Yaygın ve haklı bir öfke olduğunu kabul eden hükümet bakanları, benzin zammının asıl amacının yoksul ailelere aylık nakit ödeme sistemiyle daha fazla mali destek sağlamak olduğunu savundu. İlk kez 2011’de başlayan bu uygulamadan yaklaşık 60 milyon insan –İran 82 milyonluk nüfusunun yüzde 70’inden fazlası– yararlanacaktı.

Protestoların nasıl üstesinden gelineceği konusunda egemen seçkinler içinde apaçık bölünmeler ve tedirginlik var. Ruhani’nin bazı sosyal muhafazakar rakipleri başlangıçta zamlara karşı çıkmıştı fakat İran’ın dini lideri Ayetullah Ali Hamaney’in Ruhani’ye desteğini açıklamasının ardından geri çekildiler.

Hamaney, şiddeti “çok tehlikeli bir komplo” işi olarak nitelerken, Ruhani hükümeti “haydutlar”ı sürgündeki İranlı muhaliflerle ve ülkenin başlıca dış düşmanlarıyla –ABD, İsrail ve Suudi Arabistan– bağlantılı olmakla suçladı. 1979’da ülkedeki burjuva dini rejimi savunmak için oluşturulan IRGC, ABD’nin Tahran’a azami baskı yapmak amacıyla “psikolojik savaş” ve “yerel paralı askerler” kullanarak protestoları desteklediğini söyledi.

Haberlere göre, en şiddetli müdahalelerin bir kısmı, Huzistan Eyaleti’ne bağlı Mahşehr’de meydana geldi. Ülkenin güneyinde bulunan kent, İran’ın en büyük petrokimya tesisine yakın ve büyük liman kenti Bender İmam’a doğru geçit konumunda. Haberlere göre IRGC güçleri kentte bir bataklığa sığınmaya çalışan 40 ile 100 arasında göstericiyi vurarak öldürdü. Öldürülenlerin çoğu silahsız gençlerdi. Kent meclisi üyesi Mohamad Golmordai, mecliste hükümete öfkeyle saldırınca kavga çıktı. Söz konusu olay İran devlet televizyonunda yayımlandı ve sosyal medyada hızla yayıldı. Golmordai, Şah’ın zorba rejimini sonraki yıl deviren 1978’deki protesto hareketine yönelik baskıya atıfta bulunarak, “Şerefsiz Şah’tan farklı ne yaptınız?” diye soruyordu.

Muhalif yeşil hareketin önderi ve 2009 seçiminde cumhurbaşkanı adayı olan Mir Hüseyin Musavi, ölümlerden Hamaney’i sorumlu tuttu. Musavi, seçim sonuçlarına hile karıştırıldığını iddia ederek kitlesel protestoları tetiklemişti. 2011’den beri ev hapsinde tutulan Musavi de, baskıyı Şah güçlerinin 1978 katliamıyla kıyasladı.

ABD’nin, Suudi Arabistan’ın, Körfez monarşilerinin ve İsrail’in İran’ın karşı karşıya olduğu artan krizi kendi çıkarlarına kullanmaya çalıştıklarından kuşku duyulamaz. ABD’nin “azami baskı” ve bir ekonomik abluka anlamına gelen tek taraflı yaptırım harekatının ilan edilen hedefi, ülkeyi dünya bankacılık sistemine erişimini yoksun bırakırken, petrol ihracatını sıfıra indirmektir. Bu ekonomik savaş eylemi, İran’ın ulusalcı rejimini devirmeyi sağlamak, bölgedeki etkisini geriletmek ve emirleri Washington’dan alan ve böylece Çin’i ve Rusya’yı yalıtan bir hükümet kurmak üzere tasarlanmıştır.

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu da, aylardır Trump yönetimine, İran’a karşı daha militarist bir tavır alma baskısı yapıyor.

Beyaz Saray, Başkan Donald Trump’ın Pazar günü İsrail Başbakanı Netanyahu ile telefon görüşmesi yaptığını ve görüşmede İran’ı ve diğer bölgesel meseleleri ele aldığını açıkladı. Bu, Netanyahu’nun aşırı sağcı dinci bloğunun 17 Eylül’deki seçimde bir kez daha çoğunluğu sağlayamamasının ardından yapılan ikinci görüşmeydi.

Ekim ayında, Netanyahu, İran’ı “Lübnan, Suriye, Irak, Yemen ve Gazze Şeridi’ndeki kontrolünü sağlamlaştırma peşinde koşmak” ile suçlamış ve şunları söylemişti: “İran aralıksız olarak silahlanıyor, uzantılarını tehlikeli silahlarla donatıyor, uluslararası nakliye rotalarında denizcilik özgürlüğüne saldırıyor. Amerika’ya ait büyük bir insansız hava aracını vurup düşürdü ve Suudi Arabistan’daki petrol sahalarına apaçık ve görülmemiş bir saldırı düzenledi.” Netanyahu, devamında, İsrail “bize yol gösteren temel kuralı her zaman hatırlayacak ve ona uyacaktır: İsrail kendini her tehdit karşısında savunacaktır.”

ABD ordusundan birçok üst düzey yetkili, Tahran’ın Suriye, Irak, Lübnan ve Yemen’deki rolü ve etkisi üzerine artan gerilimler konusunda İsrail ordusundaki meslektaşlarıyla görüşmeler düzenliyor. Netanyahu, ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo ile bu hafta bir görüşme yapmayı umuyor. Geçtiğimiz hafta Pompeo, protestoları bastırırken gerçekleşen “insan hakları” ihlalleri için İran’a daha fazla yaptırım uygulama tehdidinde bulunmuştu.

Pompeo’nun tehdidi, ABD Merkez Komutanlığı’nın başındaki General Kenneth McKenzie’nin, ABD’nin Körfez’deki askeri gücünü arttırmasına rağmen İran’dan gelen tehdidin arttığını iddia etmesinin ardından geldi. Hiçbir gerçekliği olmayan bu tür açıklamalar, bölgede tüm büyük güçleri içine çekecek bir savaş tehlikesinin arttığını gösteriyor.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir