I. Dünya Savaşı’nın patlamasının 100. yılı

Dün, Britanya’nın Almanya’ya karşı savaş ilanının 100. yıldönümüydü ve bu, tüm Avrupalı emperyalist güçlerin I. Dünya Savaşı’na katılması anlamına geliyordu.

Britanya’nın savaş ilanı, korumayı taahhüt etmiş olduğu Belçika’nın tarafsızlığının, Almanya’nın 3 Ağustos günü Fransa’ya savaş ilan edip Belçika topraklarına girmesi sonucunda çiğnendiği gerekçesiyle yapılmıştı.

Almanya’nın savaş ilanı ise Fransa’nın müttefiki olan Rusya’nın askeri seferberlik ilan etmesinden sonra gerçekleşecek şekilde, özenle planlanmıştı. Rusya’nın seferberliğine, Avusturya’nın, 28 Temmuz’da, Rusya’nın güneydoğu Avrupa’daki yayılmacı amaçlarına uygun olarak savunma vaadinde bulunduğu Sırbistan’a savaş açması nedne olmuştu.

Sonraki dört yıl boyunca, emperyalist güçlerin propaganda aygıtları, onların gerçek savaş amaçlarını gizlemek amacıyla işledi.

Britanya’nın, “Hunlar”ın [bu sözcük, İngilizce de, Almanlar’ı olumsuz anlamda tanımlamakta da kullanılıyor-çev.] zulmüne karşı koymak ve “küçük ulusların hakları”nı savunmak için savaşa girdiği öne sürüldü. Oysa “küçük Belçika”, gerçekte, Afrika’da hatırı sayılır sömürgelere sahip, kendi çapında emperyalist bir devletti.

Fransa’daki siyasi önderler, Prusya militarizmine karşı özgürlük ve demokrasi ideallerini savunmak için savaştıklarını vurguladılar. Oysa Fransa, büyük miktarda borçlar sağladığı ve ordusunu ve baskıcı devlet aygıtını ayakta tutmasına yardımcı olduğu Rusya’daki despot ve kanlı yönetim ile ittifak halindeydi.

Almanya, Avrupa’ya egemen olmaya ve küresel bir güç olarak “iyi bir konum” elde etmeye çalışırken, savaşa, diğer Avrupalı güçlerin faaliyetleri sonucunda zorlanmış olduğunu ve Rus barbarlığına karşı Avrupa kültürünü savunma uğruna savaştığını iddia ediyordu.

Savaş, gerçekte, “demokrasi” ve küçük ulusların hakları için ya da despotluğu ortadan kaldırmak amacıyla değil; pazarlar, karlar, sömürgeler ve etki alanları uğruna başlatılmıştı. O zamanlar deniz kuvvetlerindeki ilk lord olan Winston Churchill, az tanık olunan samimi anlarından birinde, Britanya’nın, diğerlerinin sahip olmaya çalıştığı zor yoluyla elde edilmiş ve korunmuş bir imparatora sahip olduğunu anlatmıştı.

Avrupa’nın siyasi üstyapısı bugünkünden son derece farklı olmakla birlikte (bir Alman imparatoru, bir Rus Çarı ve bir Avusturya İmparatoru vardı) savaşın itici güçleri kapitalist ekonomide kökleşmişti.

Lev Troçki’nin, günümüzün küreselleşmiş üretim döneminde son derece güçlü bir şekilde yankılanan sözcüklerle açıklamış olduğu gibi, önceki 40 yıl boyunca yaşanan büyük ekonomik genişleme, dünyanın (kara, deniz, yeraltı -ki bugün buna uzayı da ekleyebiliriz) tek bir ekonomik birim haline gelmesini ifade ediyordu. Ekonomik gelişmenin merkezi olarak ulus-devlet sisteminin yerini, bir bütün olarak dünya ekonomisi almıştı. Bununla birlikte, dünya, emperyalist güçlerin egemenliğindeki ulus-devlet sistemi eliyle parçalanmış olmaya devam ediyordu.

Kısacası, insan soyunun üretici güçleri (dünyadaki tüm insanların ekonomik ilerlemesinin zemini), kapitalist kar sisteminin içinde kökleşmiş olduğu ulus-devlet çerçevesi ile çelişkiye düşmüştü.

Troçki, emperyalizmin, bu çelişkiyi, hangi kapitalist büyük gücün egemen güç haline geleceğini belirlemek üzere herkesin herkese karşı kanlı mücadelesi yoluyla çözmeyi önerdiğini yazdı. Savaş, kapitalizmin, gelişmesinin en üst aşamasında, bu çözülemez çelişkiyi çözmeye çalıştığı yöntemdi.

Ona göre, tek ilerici çözüm, şu ya da bu emperyalist gücün zaferi değil; emperyalist şiddet patlamasının ve yıkımın kaynağı olan kapitalist sistemin yıkılmasıydı. Dünya sosyalist devrimi programı gündemin konusu haline gelmişti.

Ama savaş, en az kapitalist sistemin tarihsel krizini açığa vurduğu kadar güçlü bir şekilde, işçi hareketi içindeki derin krizi de gözler önüne serdi. 4 Ağustos 1914’te, silahlar patlamaya başlarken, Fransız ve Alman sosyalist partileri (İşçilerin Enternasyonali’nin Fransa Şubesi-SFIO ve Almanya Sosyal Demokrat Partisi-SDP), kendi hükümetlerini destekleme yönünde oy kullandılar.

En büyük şubeleri bu partiler olan İkinci Enternasyonal, önceki dönem boyunca savaş tehlikesine işaret etmişti. O, 1912 yılında toplanan Basel Kongresi’nde, şubelerinin savaşa karşı mücadele etmeleri ve onu önlemenin olanaksız olması durumunda, savaşın yol açtığı krizden kapitalizmin devrilmesini hızlandırmada yararlanmaları yönünde bir karar almıştı. Bu taahhüt ayaklar altına alındı. İkinci Enternasyonal, sosyalizm amacı açısından ölmüştü.

En kapsamlı sonuçlar, o zamanlar pek tanınmayan Marksist önder Vladimir Lenin tarafından çıkartıldı. Lenin, İkinci Enternasyonal’in neden ihanet ettiği sorusunun yanıtının, basitçe, tek tek önderlerin siyasi özgeçmişlerinde bulunamayacağını açıkladı. Bu, her şeyden önce, kapitalizmin gelişmesinde, İkinci Enternasyonal’in kurulup geliştiği bir dönemin (kapitalizmin barışçıl, yapısal gelişmesi dönemi) sonunu ve yeni bir dönemin, savaşlar ve devrimler döneminin başlangıcını ifade ediyordu.

Lenin’e göre en önemli sorun, savaşa karşı yükseleceğinden emin olduğu kitle hareketi için taktik sloganlar geliştirmek değil; bu kitle hareketine yol gösterecek bir perspektif sorunuydu. Sosyalist devrimin, bir gün ulaşılacak olan uzakta bir olay değil ama aktif şekilde hazırlanılması ve bilinçli bir şekilde yönlendirilmesi gereken tarihsel bir süreç olduğunun kavranması gerekiyordu. Lenin’in, “emperyalist savaşı iç savaşa dönüştür!” çağrısının anlamı buydu.

Dahası, kitle hareketinin ortaya çıkmasını beklemeksizin, işçi sınıfının uluslararası devrimci önderliği olarak Üçüncü Enternasyonal’in kurulması gerekiyordu. Bu, kitleler kapitalist savaş barbarlığına karşı mücadeleye sürüklendiklerinde, siyasi iktidarın işçi sınıfı tarafından ele geçirilmesinin başlıca önkoşuluydu.

Lenin, Üçüncü Enternasyonal’in inşasının, oportünizmin bütün biçimlerine karşı (yalnızca ihaneti açıkça yaşama geçirmiş İkinci Enternasyonal içindeki sağ kanada değil ama onların ihanetini gizleyen “solcular”a karşı da) amansız bir mücadele yoluyla gerçekleşmesinde ısrar etti.

Lenin ve Troçki önderliğindeki Bolşevik Parti’nin, dünya sosyalist devriminindeki ilk hamle olarak Ekim 1917 Rus Devrimi’ni gerçekleştirdiği perspektif, işte buydu. Lenin’in benzersiz bir rol oynamasının nedeni, onun Bolşevik Parti’yi inşa etme mücadelesinin, bütünüyle, oportünizme karşı boyun eğmez bir mücadele üzerine kurulu olmasıydı. Onun karşıtlarına “sekterlik”, “kuramcılık” ve “kılı kırk yarma eğilimi” olarak görünen şey, dünya-tarihsel bir öneme sahipti. Bu, yeni çağın görevlerini yerine getirebilecek devrimci bir partinin inşasının temel önkoşuluydu.

Bu dersler, I. Dünya Savaşı’nın patlamasının 100. yıldönümünde, emperyalist güçler insanlığı üçüncü bir dünya savaşına sürüklemekle tehdit ederken, yakıcı bir güncellik kazanmaktadır. Rusya ve Çin gibi nükleer silah sahibi güçler ile çatışma tehlikesini oluşturan şey, yalnızca Suriye’ye, Libya’ya, Ukrayna’ya ve ötesine yayılan savaşlar değil ama bu savaşların emperyalist ülkelerdeki sahte-sol partiler tarafından da sahiplenilmesidir. Dahası, bu savaşlar yayıldıkça, bizzat emperyalist güçler arasındaki gerilim de artıyor.

Uluslararası işçi sınıfının kapitalizme karşı mücadelede zorunlu uluslararası önderliğini inşa etme görevi, ulusal oportünizmin her türüne karşı 60 yıldan uzun bir süreye yayılan mücadelesi bu uğurda belirleyici hazırlığı oluşturan Uluslararası Komite’nin önderliği altındaki Dördüncü Enternasyonal’e düşmektedir.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir