Hrant Dink Davası’nın 5 Yılı

5 yıl süren Hrant Dink davasında mahkeme, cinayetin arkasında herhangi bir örgütün bulunmadığını belirterek, devleti aklamıştı.* Oysaki davanın 5 yıl sürmesine hiç gerek yoktu. Dönemin İstanbul Emniyet Müdürü Celalettin Cerrah, hemen cinayetin ertesi günü “Örgüt bağlantısı yok. Şüpheli milliyetçi duygularla suç işlemiş”[1] diyerek Dink cinayeti hakkında devletin yargısını ifade etmişti. Cerrah’ın açıklamasıyla başlayan süreç, Hrant Dink’i öldürme emrini verenlerin bulunamaması için harcanan çabaları teker teker gün yüzüne çıkardı. Cinayetten hemen kısa bir süre sonra Samsun’da yakalanan Ogün Samast’ın Türk bayrağının önünde verdiği “kahramanlık” pozları ile “kahraman” Ogün’ün jandarmalarla ve polislerle çektirdiği fotoğraflar ortaya çıktı. Fotoğrafların ardından Erhan Tuncel’in, Trabzon Emniyeti için çalıştığı, Hrant Dink’in öldürüleceğini 11 ay önce (Şubat 2006’da) Trabzon Emniyeti’ne bildirdiği ve Trabzon Emniyeti’nin de durumu Ankara ve İstanbul Emniyet Müdürlüğü’ne aktardığı, fakat cinayeti önlemek adına hiçbir önlem alınmadığı ortaya çıkmıştı.

Yine aynı şekilde BBP Trabzon İl Başkanı’nın ifadesinde, “Erhan Tuncel ve Yasin Hayal’in Dink’i öldürme planları yaptıklarını Trabzon’da herkesin bildiğini” ifade etmesine rağmen, bu cinayetin plansız bir şekilde gerçekleştirildiğine inanmamız bekleniyor. Buna ek olarak, Emniyet İstihbarat Daire Başkanlığı’nın Erhan Tuncel hakkında hazırladığı istihbarat raporu da imha edilmişti.

Bir yandan böylesi gelişmeler yaşanırken, Trabzon ve İstanbul Emniyeti’nde cinayetten haberi olduğu halde, gerekli önlemleri almayan kamu görevlileri ile Trabzon Jandarma Komutanlığı’na bağlı görevliler hakkında yargılama izni çıkmadı. Tüm bu çabalar, davanın derinleşmemesi ve örgüt bağlantısının ortaya çıkmaması için birbirini izleyen hamlelerdi. Dink’in avukatlarının ısrarları sonucunda, mahkeme heyeti, Türkiye İletişim Daire Başkanlığı’ndan (TİB) cinayet günü bölgede yapılan telefon görüşmelerinin dökümünü ısrarla istemesine rağmen defalarca red yanıtı aldı. Avukatların mücadelesi sonucunda nihayet 4 yıl sonra TİB’den raporlar alındı, fakat bu sefer de raporlardaki konuşmaların hepsi örtbas edildi.

Böylece süreç, adım adım açıklanan bu son karar yönünde ilerledi. En ufak bir öğrenci eyleminde ya da gösteride gözaltına alınanları bir anda örgüt üyesi yapan ve son dönemde neredeyse herkesi terör örgütü kurmak ve üyesi olmaktan yargılayan Türk yargısı, Hrant Dink davasında bir “örgüt” bağlantısı olmadığına karar verdi.

Peki her türlü faili meçhul cinayette Ergenekon bağlantısını “açığa çıkartan” ve eline geçen her fırsatta örgüt bağantıları aracılığıyla devlet içindeki statükocu/ulusalcı kanada yeni bir saldırı dalgası başlatan AKP hükümetinin, Dink davası karşısında bu kadar isteksiz ve ikiyüzlüce bir karakter sergilemesinin sebebi neydi?

Rahip Santoro ve Zirve Yayınevi’nden Dink cinayetine

Hrant Dink cinayetinde, Dink’in öldürüleceğini daha önceden bilen ve hiçbir önlem almayan Trabzon Emniyeti ve Jandarması, Dink cinayetinden 1 yıl önce karşımıza başka bir cinayetteki “işbirliğiyle” çıkmıştı. Rahip Santoro cinayetindeki ihmalinin –siz onu göz yumma ya da organize etme diye okuyun- ardından McDonalds’ın bombalanması olayında da failler Yasin Hayal ve Erhan Tuncel’i koruyan Trabzon Emniyeti ve Jandarması Dink cinayetinde de yine karşımıza çıktı.

Farklı bir şekilde ifade edecek olursak, Rahip Santoro cinayetiyle başlayan, ardından McDonals’ın bombalanması olayıyla devam eden, 301. madde ile Hrant Dink ve Orhan Pamuk’un yargılanma süreçleriyle devam eden milliyetçi şoven dalga Dink cinayetiyle tepe noktasına ulaştı. Uzunca bir süre adım adım işlenen bu süreçte ise Trabzon Emniyeti ve Jandarması’nın rolü oldukça önemli. Trabzon ve Malatya’da yaşanan bu olayların gerçekleşmeden çok daha önce polis ve jandarma muhbirleri tarafından ihbar edildikleri, fakat hiçbir işlem –bildirmenin dışında- yapılmadığı dava süreçlerinde açığa çıkartıldı. Ama tüm bu somut delillere rağmen hiçbir yetkilinin yargılanmasına izin verilmedi. Gerek İstanbul Valiliği gerekse Trabzon Valiliği ve Jandarması olaylarda ihmali kanıtlanan birçok görevli hakkında yargılamaya izin vermedi.

Özellikle Hrant Dink davasında tüm oklar, Trabzon Jandarması’nda görevli Albay Ali Öz’ü işaret ederken, Öz bütün çabalara karşın mahkeme önüne çıkarılamadı; ta ki yükselen bu milliyetçi şoven dalganın Hrant Dink cinayeti ile ulaştığı tepe noktasının, AKP iktidarına, devlet içindeki ulusalcı/statükocu kanada karşı bir saldırıya geçme fırsatı tanıyana kadar.

Dink cinayetinin ardından düğmeye basan AKP hükümeti başta, Dink ve Orhan Pamuk’un yargılanmaları sürecinde ön plana çıkan/çıkartılan Kerinçsiz ve cinayette ihmali kanıtlanan Albay Ali Öz olmak üzere, birçok ulusalcıyı tutuklayıp Ergenekon davasını başlattı. Bu süreçte ne gariptir ki, yine Trabzon Jandarma Komutanlığı’nda yaşanan kayıp silah skandalı [2], AKP’nin “sivil” alanda başlattığı tutuklama ve yargılama dalgasını ordu içine kaydırmasına da vesile oldu.

Dink cinayetinin önemi

Dink cinayetinin ardından “demokratikleşme” dalgası başlatan AKP hükümeti liberallerin de desteğini alarak Ergenekon operasyonlarına hız verdi. Ama ne garip ki, bir yandan bu süreç yaşanırken diğer yandan Hrant Dink cinayetinde hiçbir ilerleme yaşanmıyor, dahası sorumlular hakkında bir türlü soruşturma ve yargılama izni verilmiyordu.

Bu davanın üzerine gidilerek, jandarmadan tutunda, emniyete oradan da İçişleri Bakanlığı ve dolayısıyla AKP hükümetine kadar uzanan sorumluluğun ortaya çıkma riski, AKP hükümeti için kendini açığa çıkarmak anlamına gelirdi. Nitekim soruşturmalara izin verilmeyerek, kayıtları gizleyerek ya da yok ederek ve evraklar üzerinde oynanarak buna izin verilmedi. Kendisine karşı her türlü muhalefetin ardında bir örgüt bağlantısı arayan, parasız eğitim isteyen öğrencileri bile örgüte üye olma suçundan yargılayan AKP ve “bağımsız” yargı Dink cinayetinde bir örgüt bağlantısı olmadığını hükmetti.

Cinayette 2. perde

Ama süreç henüz bitmiş değil kuşkusuz. Kararın açıklamasından sonra toplumun tüm kesimlerinden gelen tepkilerden sonra şaşırtıcı açıklamalar birbiri ardına geldi. Önce davanın savcısı çıktı, karara itiraz edeceğini ve cinayette örgüt bağlantısı olduğu yönündeki ısrarını belirtti. Ardından Erhan Tuncel’e beraat kararı veren hakim örgüt bağlantısının olduğunu ama kanıt yetersizliğinden dolayı böyle bir karar verdiğini açıkladı!

Bu açıklamaların ardından ise AKP hükümetinden birbiri ardına açıklamalar geldi. Hükümet adına ilk açıklamayı AKP Genel Başkan yardımcısı Ömer Çelik yaptı. Çelik, “Hrant Dink cinayeti davasında mahkemenin ‘örgüt yok’ demesi kabul edilemez. Adalet ve vicdan kabul etmez bunu” dedi. Açıklamalarına “Bu kadar organize bir cinayette ‘örgüt ötesi örgüt’ aranması gerekirken, örgüt yok denmesi, kamu vicdanında karşılık bulmadı. Tam tersine çok organize bir örgütün varlığını daha da çıplaklaştırdı” diyerek devam eden Çelik, “Ortaya çıkan beraat kararı, örgütün varlığının başladığı yeri gösteren bir işarete dönüştü. Hrant Dink cinayeti davası, adaletin varoluş davasına dönüşüyor” [3] diyerek okun yönünü de göstermiş oldu.

Çelik’in ardından açıklama yapan Bülent Arınç ise kamuoyunda AKP’ye yöneltilen eleştirileri  “Bu kararın, vicdanları tatmin etmediği görülüyor. Ben de işin o tarafındayım. Ama bunun yolu sokaklara çıkıp bağırmak çağırmak, hükümeti suçlamak, devleti ağır kelimelerle itham etmek değil; yargıdan bu işin sonucunu beklemekle mümkün olabilir” diyerek yanıtladı. [4]

AKP hükümetinin ve onun sözcülerinin bu çıkışı, bir yönüyle hükümeti kendisine yöneltilen eleştirilerden aklama çabasını ifade ederken, diğer yanıyla temyiz sürecini kendi çıkarları için kullanma amacını gösteriyor. İktidarın bu tutumunu “daha fazla demokrasi” istediği gibi yorumlamak büyük bir saflık olur hiç kuşkusuz. Hrant Dink cinayetinin ardından başlattığı süreçte, AKP hükümeti, devlet içindeki ulusalcı/statükocu kanadı tasfiye ederken onların yerine geçirdiği bürokratları eliyle kendi “iktidarını” sağlamlaştırdı. AKP bu gelişmelerle, gerek YÖK ve MEB eliyle eğitim alanında; Ergenekon davaları ile asker-sivil bürokrasi içinde ve yapılan düzenlemelerin ardından Anayasa Mahkemesi ve HSYK eliyle yargıda kendi hegemonyasını pekiştirdi. AKP iktidarı şimdi de, yine Dink davası üzerinden “ileri demokrasi” söylemleri eşliğinde devletin emniyet teşkilatı ve istihbarat gibi kurumları içinde yeni bir tasfiye harekatına hazırlanıyor olabilir.

Davanın beş yıllık seyrinin böylesi bir neticeyle bugüne gelmesinde, AKP iktidarının dava üzerindeki dolaylı ve doğrudan müdahalelerinin etkisi tartışma götürmez. Ergenekon davasının başlamasında önemli bir milat olan Dink cinayeti, AKP iktidarının ihtiyaç duyduğu devlet yapısı içerisinde kapsamlı değişikliklerin kamuoyunda meşruluğunu sağladı. Fakat dava ne zaman kendi iktidarına doğru uzansa, yargı üzerindeki müdahalesini geciktirmeden hayata geçirdi. Daha da önemlisi, Hrant’ın öldürüldüğü gün İstanbul Valisi olan Muammer Güler milletvekili yapılarak; dönemin İstanbul Emniyet Müdürü Celalettin Cerrah ise Osmaniye Valiliği görevine atanarak AKP tarafından ödüllendirilmişti.

Son olarak burjuva hükümetleri tarihleri boyunca bütün demokrasi ve şeffaflık söylemlerine rağmen kendi derin devletlerini inşa etmekten biraz olsun vazgeçemezler. Derin devlet ya da bugün Ergenekon olarak adlandırılıp devletin dışında bir yapı olarak sunulmaya çalışılan yapılanmalar gerçekte burjuva devletlerin ayrılmaz bir parçasıdır. Bizler tam da bu nedenle Dink cinayeti ve diğer binlerce benzer faili meçhul bırakılan cinayetin arkasında burjuva devletin olduğunu biliyoruz. Bu nedenle burjuva devletlerin bekasını ifaden burjuva hukukunun bu cinayetleri gerçekten ortaya çıkarmasının imkansız olduğunu ve esas mücadelenin burjuva hukukunda cisimleşen özel mülkiyete dayalı kapitalist sisteme karşı yürütülmesi gerektiğini vurguluyoruz.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir