Hiroşima’nın bombalanmasının 70. yıldönümü

Yetmiş yıl önce bugün, bir Amerikan B-29 bombardıman uçağı, Japon kenti Hiroşima üzerine bir atom bombası attı. Yaklaşık 13.000 tonluk TNT’ye eşdeğer olan büyük çaplı patlama, hemen ya da birkaç saat içinde 80.000 insanı, kentte yaşayanların yüzde 30’unu öldürdü ve kentin büyük kısmını yerle bir etti. ABD, üç gün sonra, 9 Ağustos 1945’te, Nagazaki kentine, 40.000 kişiyi birden öldüren bir başka atom bombası attı.

Çok daha fazla insan, daha sonra, radyasyona bağlı hastalıklar dahil, yaralarından dolayı öldü. Sadece ilk dört ay içinde, iki bombadan ölen erkeklerin, kadınların ve çocukların toplam tahmini sayısı 200.000 ile 350.000 arasındaydı. Sonraki yıllarda, çok daha fazla insan, yoğun radyasyona maruz kalmanın bir sonucu olarak, lösemiden ve diğer kanser hastalıklarından dolayı öldü. Hayatta kalanlar için, ölenlerin ve ölmekte olanların korkunç sahneleri, derin psikolojik izler bıraktı.

Washington’ın sivil halklara karşı atom silahları kullanması, Amerika Birleşik Devletleri’nin bir demokrasi ve ılımlılık gücü olduğu efsanesini sonsuza dek paramparça eden, birinci dereceden canice bir eylemdi. ABD emperyalizmi, Japonya’ya karşı Asya’daki hakimiyetini güvence altına almaya yönelik savaşını, Japon rakibi ile aynı acımasızlık ve insan yaşamına ilişkin küçümsemeyle sürdürdü. ABD, Hiroşima’nın ve Nagazaki’nin bombalanmasıyla, dünyaya, II. Dünya Savaşı sonrası dönemdeki küresel hegemonya arzusunu ilan ediyordu.

Bu vahşetlerin çapı, onları savunmak için kullanılan yalanların büyüklüğüne paraleldir. Hiroşima ve Nagazaki bazı askeri tesislere ve sanayiye sahipken, herhangi bir ayrım gözetmeyen bu tür bir kitlesel imha silahının kullanılması, sadece Japon askeri yönetimini değil, dünyayı da “şok ve dehşet” yoluyla etkisiz hale getirmek için tasarlanmıştı.

ABD Başkanı Harry Truman tarafından benimsenen ve bugüne kadar defalarca tekrarlanan temel gerekçe, atom bombalarının “yaşamları kurtarmak” için atılmış olduğuydu. İki kentin yakılmasının, Japonya’yı hemen teslim olmaya zorlayarak, Amerika’nın Japonya’yı, çok daha fazla Amerikalının ve Japon’un ölümüyle sonuçlanacak şekilde istila etmesini engellediği iddia ediliyor.

Bu sav, her yönden defolu veya yanlıştır. Bir ABD istilasından kaynaklanacak ölü sayısına ilişkin tahminler, nükleer silahların kullanımına bahane üretmek için kasten şişirilmişti. Truman yönetimi, bomba üzerinde çalışan bazı bilim insanlarından gelen, bombanın yıkıcı kapasitesinin onu ıssız bir alana atarak Japon rejimine gösterilmesi gerektiği yönündeki önerileri reddetmişti.

Dahası, Tokyo, barış yönünde nabız yoklamaya zaten başlamıştı. Japon donanması ve hava kuvvetleri büyük ölçüde imha edilmiş ve sanayisi, durmak bilmeyen Amerikan bombardımanıyla harap edilmişti. ABD, yangın fırtınaları tetiklemek üzere tasarlanmış yangın cihazlarının kullanımı yoluyla, Japon kentlerini yerle bir etme kapasitesini göstermişti. Tokyo’ya Mayıs 1945’te yapılan yangın bombardımanı (ki bu korkunç bir savaş suçudur), tek bir gecede, tahminen 87.000 insanın ölümüyle sonuçlanmıştı.

ABD, Britanya ve Sovyetler Birliği arasında Temmuz 1945’te düzenlenen Postdam konferansı, Japonya’nın “koşulsuz teslimiyet”i için bir ültimatom yayınlamıştı. Hiroşima’nın bombalanmasının ardından, Japonya için bardağı taşıran son damla, Sovyetler Birliği’nin 8 Ağustos’ta Pasifik Savaşı’na girmesi ve Japon işgali altındaki Mançurya’yı istila etmesi oldu. Truman’ın, bir gün sonra Nagazaki’ye ikinci atom bombasının atılması kararının ardında, Washington’ın, Japonya’nın teslimiyetine ABD’nin başkanlık etmesini garantiye alma kararlılığı yatıyordu ki bu, İmparator Hirohito’nun 15 Ağustos’ta ulusa seslenmesiyle gerçekleşti.

ABD’nin atom silahları kullanması, sadece Japon rejimini değil; en çok Sovyetler Birliği’ni dehşete düşürmeyi ve ABD’nin savaş sonrası küresel egemenliğini garanti altına almayı amaçlıyordu. Truman yönetimi, ıssız bir alanın hedeflenmesi önerisini, dünyaya, yalnızca bir atom bombasının geniş çaplı bir yıkıma neden olabileceğini değil; Washington’ın bunu sivil halklara karşı kullanmaya da gönüllü olduğunu göstermek istediği için reddetmişti.

Yetmiş yıl sonra, jeo-politik gerilimler ve bir Üçüncü Dünya Savaşı tehlikesi, 2008 küresel mali krizinin ardından derinleşen bir ekonomik çöküşün ortasında hızla artıyor. Yirminci yüzyılda iki dünya savaşına yol açan kapitalizmin -dünya ekonomisi ile miadını doldurmuş ulus devlet sistemi ve toplumsallaşmış üretim ile üretim araçlarının özel mülkiyeti arasındaki- temel çelişkileri, bir diğer küresel felaketin koşullarını yaratıyor.

Günümüzde, dünya politikasındaki en istikrar bozucu etken Amerika Birleşik Devletleri’dir. Washington, Sovyetler Birliği’nin 1991’deki çöküşünden bu yana, ekonomik gerilemesini dengeleme arzusu içinde, Ortadoğu, Balkanlar ve Orta Asya’dakiler dahil olmak üzere, defalarca askeri güce başvurdu. Geçtiğimiz yıl, Washington’ın, özellikle Çin’e ve Rusya’ya yönelik entrikaları ve müdahaleleri, her zamankinden daha pervasız bir karakter edindi.

Geçtiğimiz yıl ABD ve Almanya tarafından düzenlenen Ukrayna’daki faşist darbeyi, NATO’nun Rusya’ya karşı, nükleer silahlı güçler arasından bir çatışma riskini fazlasıyla arttıran Doğu Avrupa’daki askeri yığınak kışkırtması izledi. Avrasya’nın diğer tarafında, ABD’nin “Asya’ya dönüş”ü, tehlikeli bir şekilde, ABD ile Çin arasında bir savaşı tetikleyebilecek, Güney Çin Denizi gibi bölgesel yanma noktalarını kışkırttı.

Tüm büyük emperyalist güçler savaşa hazırlanıyor. Almanya ve Japonya, silahlı kuvvetlerine savaş sonrasında dayatılmış olan askeri kısıtlamalardan hızla kurtuluyor ve yeniden militaristleşiyorlar. Hem Alman hem de Japon emperyalizmi, şu anda bir ABD ittifakı içinde faaliyet göstermekle birlikte, onları Washington ile anlaşmazlık içine sokabilecek ekonomik ve stratejik çıkarlara sahipler. ABD ile Japonya arasındaki son savaşın, Çin’e ve Asya’ya hangi gücün egemen olacağı üzerine verildiği unutulmamalı.

  1. Dünya Savaşı, atom bombalarının atılmasıyla sona ermişti. Üçüncüsü, kaçınılmaz olarak, Hiroşima ve Nagazaki’dekileri gölgede bırakacak nükleer silahların kullanılmasıyla başlayacak. ABD emperyalizminin nükleer üstünlüğünü sürdürme ve arttırma kararlılığı, devasa nükleer silah cephaneliğini ve dağıtım sistemini geliştirmek için, önümüzdeki 30 yıl içinde 1 trilyon dolar yatırım yapma planlarıyla vurgulanıyor.

70 yıl önce Japonya’ya atom bombaları atılmasından çıkarılacak ders şudur: ABD ve aslında tüm emperyalist güçler, insanlığın varlığını sürdürmesini tehdit etse bile, kendi çıkarlarını acımasızca ilerletmekte hiçbir engel tanımayacaklardır. Nükleer bir felakete gidişi, kar sistemini ortadan kaldırmaya yönelik bir devrimci mücadele yoluyla durdurabilecek tek toplumsal güç, uluslararası işçi sınıfıdır. Dördüncü Enternasyonal’in Uluslararası Komitesi’nin ve onun şubelerinin dünya çapında sosyalist enternasyonalizm temelinde bir uluslararası savaş karşıtı işçi hareketi inşa etmek için sürdürdüğü kampanyanın önemi burada yatmaktadır.

6 Ağustos 2015

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir