Havaalanı işçileri, TTB, ÇHD, Gezi Parkı, Tekel: Hükümet mahkemeler üzerinden baskıyı arttırıyor

Yerel seçimlerin ardından, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan başkanlığındaki Adalet ve Kalkınma Partisi’nin (AKP) İstanbul, Ankara başta olmak üzere en önemli büyükşehirleri kaybetmesi ve seçim sonuçlarına itirazlarıyla beraber, siyasi kriz derinleşme işareti veriyor. Son dönemde toplumsal muhalefeti bastırma doğrultusunda birbirini izleyen davalar, hükümetin polis devleti baskısını arttırdığı ve olağanüstü hal koşullarını kalıcı hale getirdiği gerçeğine tanıklık ediyor.

2013’te İstanbul Taksim Meydanı’ndaki Gezi Parkı’nda başlayan ve tüm ülkeye yayılararak resmi rakamlarla milyonlarca insanın katıldığı Gezi Parkı protestolarına ilişkin iddianame, soruşturmanın başlamasından tam 16 ay sonra geçtiğimiz ayın başında, İstanbul 30. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından kabul edildi. Mahkeme ilk duruşmanın 24 Haziran’da yapılmasına karar verdi. Aralarında Osman Kavala, Can Dündar, Mehmet Ali Alabora, Mücella Yapıcı ve Can Atalay’ın da olduğu 16 kişi için ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası istenirken, sanıklar “darbeye teşebbüs” ve “Gezi olaylarını finanse etmek” ile suçlanıyor; Gezi Parkı direnişi “kalkışma” olarak yorumlanıyor ve 27 Mayıs 1960 darbesine benzetiliyor.

Basına yansıdığı kadarıyla, hazırlanan iddianame son derece akıl dışı bir içeriğe sahip. Gezi Parkı protestoları sürecinde yaşanan Duran Adam eylemleri, Onur Yürüyüşü, sendikaların sözde iş bırakma eylemleri, hatta polise çiçek vermek gibi “eylemler”, iddianamede “suç” olarak kabul edilmiş durumda. Ayrıca iddianamede, “tehdit nedeniyle evden çıkmamak”, “etki ajanlığı”, “protesto için soyunmak”, “hapis cezası almaya çabalamak”, “sırtını dönmek” gibi akıl sınırlarını zorlayan fantastik suçlamalar da var. Gaz maskesi, gözlük ve süt bile çatışma aleti olarak tanımlanırken, eylemlerin arkasındaki güç olarak George Soros ile OTPOR/CANVAS’ın olduğu iddia ediliyor. Bunun için gösterilen sözde kanıt ise basında çıkan haberler. Protestolardaki “asıl amacın… silahlı kalkışma” olduğu iddiasının da bir şekilde “anlaşılmış” olduğu belirtiliyor.

Gündemde olan bir diğer dava ise Türk Tabipleri Birliği (TTB) davası. Geçtiğimiz yıl Ocak ayı sonunda Türk Silahlı Kuvvetleri’nin düzenlediği Afrin harekatına karşı TTB’nin merkez konseyinin 11 üyesi, “Savaş Bir Halk Sağlığı Sorunudur” başlıklı bir açıklamayla savaşa karşı çıktıkları için gözaltına alınmışlardı. Mart ayının sonunda, TTB’nin 2016-2018 merkez konsey üyeleri ikinci kez hakim karşısına çıktılar. Ankara Adliyesi 32. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen davada doktorlar, “terör propagandası yapmak” ve “halkı kin ve düşmanlığa tahrik” ile suçlanıyorlar.

TTB avukatlarından Ziynet Özçelik, daha ilk duruşmanın ardından savcının mütalaa hazırlamasının yargılamayı engellediğini, mütalaanın iddianameden kopyalandığını ve savcının değiştirilmesini talep ettiklerini söyledi. Mahkeme bu talebi oy birliği ile reddetti.

Diğer yandan Ankara’da, Türkiye ve Ortadoğu Forumu Vakfı (Özgür Üniversite) Başkanı Fikret Başkaya hakkında, 7 Kasım 2016 tarihinde ozguruniversite.org sayfasında yayınlanan “Asıl Terör Devlet Terörüdür” başlığını taşıyan yazısında, “terör örgütü propagandası” yaptığı gerekçesiyle Ankara 21. Ağır Ceza Mahkemesi’nde dava açıldı. Başkaya, “terörü lanetleyen bir yazıda terör örgütü propagandası keşfedilmiş” diyerek iddianameye haklı olarak tepki gösterdi ve iddia makamının polis memurlarının değerlendirmelerini aynen kopyaladığını belirtti.

Mart ayında karara bağlanan bir diğer “adil” ve “tarafsız” yargılama, Çağdaş Hukukçular Derneği (ÇHD) ve Halkın Hukuk Bürosu (HHB) davasıydı. 20 Mart’taki karar duruşmasında, “adil yargılanma” talebiyle 56 gündür açlık grevinde olan avukatlar, kendileri ve avukatları salondan atıldığı için duruşmaya katılmadılar. 20 avukatın “terör örgütü yöneticiliği” ve “terör örgütü üyeliği” suçlamasıyla yargılandığı davada, mahkeme sanıkların savunmasını bile almadan kararını açıklayıp 17 avukata 3 ile 18 yıl arasında hapis cezaları yağdırdı.

2017 Eylül ayında tutuklanıp bir yıl sonra çıkarıldıkları mahkemede tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakılan avukatlar, savcının itirazı üzerine yeniden tutuklanmışlardı. Mahkemede sanıkların reddi hakim talebi karara bağlanmazken, avukatların üst mahkemeye yaptığı itiraz da yanıtlanmadı.

2016’da “Bu suça ortak olmayacağız” bildirisini imzalayarak askeri operasyonlara karşı çıktıları için hükümet tarafından hedef tahtasına konulan Barış İçin Akademisyenler’e de, beklendiği üzere, son haftalarda art arda ertelemeli-ertelemesiz hapis cezaları veriliyor.

Hükümetin mahkemeler üzerinden toplumsal muhalefeti sindirme ve gözdağı verme harekatının son adımı, Tekel direnişi işçilerine açılan dava oldu. 2010 yılında üç ay boyunca Ankara’daki Kızılay Meydanı’nda direniş yapan Tekel işçilerine, aradan dokuz yıl geçmiş olmasına rağmen ceza davası açıldı. Tekel’in özelleştirilme sürecine karşı 78 gün süren direniş, işçilerin kararlılığına rağmen, Tek Gıda İş sendikasının işbirliğiyle yenilgiye uğratılmıştı. Ankara 7. Asliye Ceza Mahkemesi’ne gönderilen iddianamede, Tekel işçileri; “AKP il binası önünde gösteri yapmak”, “pankart açmak”, “uyarıya rağmen dağılmamak”, “parti eşyalarına zarar vermek” ile suçlanıyorlar.

Davadaki en önemli ayrıntı ise iddianamenin 16 Mart 2010 tarihli olması. Bu da iddianamenin, kan davası güdülerek bir gün kullanılmak üzere hazırlanıp yıllarca bekletildiğini ve mahkemelerin nasıl bir baskı, sindirme ve gözdağı aracına dönüştüğünü gösteriyor.

Eylül ayında İstanbul’daki yeni havaalanı inşaatında çalışan binlerce işçinin dayanılmaz koşullara karşı başkaldırması, hükümetin asıl korkusunun ne olduğunu gösteriyordu. Kitlesel protestonun ardından tutuklanan 30’dan fazla işçinin, elbette tutuklu kalmaları hatta yargılanmaları için hiçbir sebep olmamakla birlikte, ilk duruşmada tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakılmış olması kimseyi yanıltmasın. Egemen sınıfın bundan sonra işçi sınıfına vereceği her tepki, bu protestonun bastırılmasını gölgede bırakmaya aday olacaktır.

Kapitalizmin dünya çapındaki krizinin tırmandığı, toplumsal eşitsizliğin görülmemiş boyutlara ulaştığı ve sınıf mücadelesinin uluslararası ölçekte canlandığı ortamda, egemen sınıflar buna demokrasi maskesinden kurtularak ve en basit burjuva hukuk kurallarını bir kenara atıp otoriter rejimlere ve polis devletlerine yönelerek yanıt veriyor.

Örneğin Hindistan’da Maruti Suzuki otomobil montaj tesisinde, Temmuz 2012’de meydana gelen bir çatışmadan kaynaklanan asılsız cinayet suçlamaları üzerine kurulan komplonun sonucunda, 13 işçi ömür boyu hapse mahkum edilirken, Fransa’da orduya sarı yelekli protestocuları vurma yetkisi veriliyor. ABD’de Chelsea Manning, Julian Assange aleyhinde ifade vermeyi reddettiği için belirsiz süreliğine ve hukuka aykırı bir şekilde hapsedilirken, Assange’ın kendisi de yıllardan beri Ekvador’un Londra Büyükelçiliğinde hapis hayatı yaşıyor ve sığınma hakkının iptal edilip, ABD’ye teslim edilmesi tehlikesiyle karşı karşıya. Alman emperyalizminin yeni savaşlara hazırlanmasına ve bu doğrultuda tarihsel suçlarını aklamaya çalışmasına karşı mücadele eden tek örgüt olan Sosyalist Eşitlik Partisi (SGP), devlet kurumları tarafından tehlikeli bir örgüt sayılıp izlemeye alınırken, faşizm devlet eliyle teşvik ediliyor.

Kapitalist sistemi, demokratik bir rejimin varlığı altında sürdürme imkanını kaybeden egemen burjuvazi, işçi sınıfı tehdidine karşı servetini ve iktidarını korumak, süreci rakipleri zararına, kendi çıkarlarına ilerletmek için, İkinci Dünya Savaşı öncesinde olduğu gibi bir kez daha savaşa ve otoriter diktatörlüklere yöneliyor. Bütün bu süreçte, egemen sınıfın tüm partileri ve onların arkasındaki sendikalar, en temel demokratik hakların ortadan kaldırılmasına doğrudan ya da dolaylı olarak göz yumarak suç ortaklığı yapıyorlar.

Bu yüzden, demokratik haklar ve adalet uğruna mücadelenin ileriye taşınmasının tek yolu, bu mücadelenin uluslararası işçi sınıfına dayanmasından ve sosyalizm uğruna mücadeleyle kopmaz biçimde birleştirilmesinden geçiyor.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

shares