Hatay – Kırıkhan’daki “TIR olayı”: 2014’te yaşanacakların ilk işareti

2013 yılına “yolsuzluk ve rüşvet soruşturması”nın sarsıntılarıyla veda eden Türkiye, yeni yılı “TIR olayı” ile karşıladı. Kırıkhan Jandarma Komutanlığı’na gelen bir ihbar üzerine 1 Ocak tarihinde durdurulan TIR, Hatay Valiliği’nin emriyle serbest bırakıldı. Ancak daha sonra Adana’da görevli Cumhuriyet Savcısı Özcan Şişman’ın talebiyle akşam saatlerinde Hatay’ın Kırıkhan ve Reyhanlı ilçeleri arasında tekrar durdurulan ve Suriye’ye yardım malzemesi götürdüğü söylenen TIR’ın aranması, yine Hatay valisinin (iktidarın) emriyle engellendi. Milli İstihbarat Örgütü’nün (MİT) denetiminde taşıdığı malzemelerin “devlet sırrı niteliğinde” olduğu gerekçesiyle aranmayan Ankara plakalı TIR, olayın ardından ortadan kayboldu.

Yasaların açık hükmüne karşın TIR’ın aranmasını engelleyen iktidar, basında yer alan haberlere göre, olay yerindeki polisleri talimatla görevden aldı ve kimi şube müdür yardımcıları ile polis şeflerinin görev yerini değiştirdi.

1 Ocak günü Hatay’da yaşanan bu olay, AKP iktidarının 17 Aralık’taki “yolsuzluk ve rüşvet soruşturması”nın ardından iyice pervasızlaşan hukuk tanımazlığının ve bir polis devletinin inşası yönündeki çabalarının süreceğinin ifadesidir. Zira AKP iktidarı, boğazına kadar batmış olduğu yolsuzluk çamurunda boğulmamanın yolunu, ona karşı mücadelede değil (yolsuzluğa batmamış kaç tane bakan ya da milletvekili var?); yolsuzlukların açığa çıkarılmasını engelleyecek baskı ve yasakları arttırmakta bulmuş görünüyor.

Devletin başlıca çıplak zor aygıtı olan polis ve jandarma, yasalara göre savcıların emrinde olması gereken “adli kolluk işlevi”ni bile, artık doğrudan valilerin, bakanların ve başbakanın emri altında yerine getiriyor (ya da getirmiyor). Bu ülkede hiç kimse, biçimsel de olsa, “hukukun üstünlüğü”nden ya da “yargı kararlarının geçerliliği”nden söz edemez. Hatay’daki “TIR olayı”, egemenlerin, kendi çizdikleri anayasal ve yasal çerçeveyi, işlerine geldiğinde nasıl kolayca ayaklar altına alabildiklerini gözler önüne seren en son örnektir.

Ama hepsi bu değil. “TIR olayı”, AKP iktidarına damgasını vuran yolsuzlukların ve onun giderek daha fazla sarıldığı polis devleti uygulamalarının uluslararası gelişmelerle (özellikle de Ortadoğu’dakilerle) olan sıkı ilişkisini gözler önüne sermektedir.

Yine basında yer alan haberlere göre, “insani yardım yapan bir vakıfla bağlantılı” (burada İHH kastediliyor) biri tarafından kiralanmış olan ve MİT görevlilerinin eşlik ettiği bu TIR’da ne vardı? Kuşkusuz, un, ekmek, çocuk maması ya da süt değil! Eğer öyle olsaydı, söz konusu TIR’ın sürücüsü taşınan malı gösteren listeyi sunar ve görevlilerin arama yapmasına izin verirdi. Dolayısıyla, bu TIR’ın aranmasının doğrudan iktidar tarafından “devlet sırrı” bahanesiyle engellemesinin ardından, hiç kimse, onun Suriye’de BAAS rejimine karşı savaşan Sünni-İslamcı militanlara askeri donanım taşımadığını söyleyemez.

Dahası, Ankara’nın Suriye’deki Sünni-İslamcı teröristlerin başlıca destekçisi olduğu ortadayken ve son yıllarda Türkiye’de ortaya çıkan yasadışı kimyasal silahlar göz önünde bulundurulduğunda, Hatay’da yakalanan ve iktidarın emriyle “kaçırılan” TIR’da, Ankara’dan Suriye’ye gönderilen silahlar (belki de kimyasal silahlar) olduğunu söyleyebiliriz. Belli ki AKP iktidarı, Suriye’deki müttefiklerini Cenevre 2 görüşmelerine katılmaya “ikna etmek” için Dışişleri Bakanı Davutoğlu’nu İstanbul’da onlarla görüşmeye gönderirken, aynı saatlerde, bu TIR’ı -belki de “rüşvet” olarak- Suriye’ye doğru yola çıkarmış.

“TIR olayı”, dünya basınının ve Batılı başkentlerin, dikkatlerini, 17 Aralık “yolsuzluk ve rüşvet soruşturması”nın ardından yeniden AKP iktidarı üzerinde yoğunlaştırmasına yol açtı. Bu olay, Batılı başkentlerin, Ankara’nın özellikle uluslararası politikada izlediği çizgiden duydukları memnuniyetsizliği ve kaygıyı pekiştirmekten başka bir işe yaramadı. Kendi ülkelerindeki demokratik ve toplumsal hakları ayaklar altına alan Batılı iktidarların kaygı duydukları şey, elbette, Türkiyeli emekçilerin ve gençliğin giderek kötüleşen durumu değil. Onlar, ekonomik ve siyasi olarak hızla köşeye sıkışan AKP iktidarının attığı “başına buyruk” adımlarının, kendi bölgesel çıkarlarına zarar vereceğinden tedirginler.

Birleşmiş Milletler (BM) İnsani İşlerden Sorumlu Genel Sekreter Yardımcısı Valerie Amos, önceki gün düzenlediği basın toplantısında, “TIR olayı”ndaki tavrına yönelik eleştirisini, “diplomatik” bir dille ifade etti. O, “Biz TIR’ların normal güvenlikten geçtikten sonra kontrol noktalarında gerekli evrak işlemlerinin yapılmasını, daha sonra da serbest bırakılmasını istiyoruz.” dedi. Amos, “Bölgedeki mülteci kamplarının sınırdan daha uzak noktalara kurularak askeri kamp haline getirilmesine engel olunmasını da istemiştik.” sözleriyle, El Kaide bağlantılı Sünni-İslamcı teröristlerin eğitim gördüğü Türkiye’deki kamplara da dolaylı bir gönderme yaptı.

2014’ün ilk gününde Hatay’da yaşanan “TIR olayı”, AKP iktidarının 2014’te izleyeceği yolun açık bir işareti olarak değerlendirilmeli. 17 Aralık “yolsuzluk ve rüşvet soruşturması”nın ardından kendi içinde paniğe kapılan ve hızla parçalanma eğilimi sergileyen iktidar, kaçınılmaz sonunu geciktirme (mümkünse engelleme) çabası içinde, uluslararası politikada öncekinden daha “başıboş” saldırgan bir çizgi izleyecek; içeride ise giderek pervasızlaşan baskıcı uygulamalara başvuracaktır. Bu süreçte, başta başbakan Erdoğan olmak üzere, AKP sözcülerinin daha sık ifade etmeye başladığı “dış düşmanlar ve yerli işbirlikçileri” masalı giderek önem kazanmaktadır. Bu tür ucuz “ulusalcı” argümanların, ekonomik ve mali sıkışmışlık içinde giderek daha fazla ulusal refleksler sergilemek ve Batılı emperyalist merkezlerin bölgesel hesaplarıyla çelişen bir dış politika izlemek zorunda kalan iktidarın, giderek artan otoriter yönelimine halk desteği sağlamaya yönelik olduğunu biliyoruz.

Hızla yaklaşan ekonomik-mali çöküşün eşiğinde olmanın tedirginliğini yaşayan iktidarın bu süreçteki en sıkı destekçileri, bütün sızlanmalarına rağmen, ondan vazgeçemeyen bankalar ve şirketler ile onların emrinde ülkeyi yönetmeye aday olan burjuva muhalefet partileri, öncelikle de CHP’dir.

AKP’nin kabaca son iki yıldır -mecburen- vazgeçtiği ekonomik ve siyasi liberalleşme programını sahiplenen ve bu yolla Batılı emperyalist merkezlerin desteğini almaya başlayan CHP, kendisini iktidara hazırlıyor. Ama CHP ve onun Batılı destekleyicileri (uluslararası bankalar ve şirketler), bu iktidar değişikliğini, herhangi bir ekonomik ve siyasi kırılma yaşanmaksızın; özellikle de toplumsal bir çalkantıya yol açmaksızın gerçekleştirmenin hesabı içinde. Bunun nedeni, onların, herhangi bir toplumsal muhalefet hareketinin, özellikle de işçi sınıfının aktif katılımı durumunda, bugünden hesap edemedikleri sonuçlara yol açabileceğini bilmeleridir.

Bu yüzden onlar, bir yandan iktidar bloğu içindeki parçalanmanın krize yol açmasını önlemeye ve emekçi düşmanı programlarını kitlesel desteğe sahip daha “güvenilir” bir hükümet eliyle (hizaya çekilmiş “yeni” bir AKP hükümeti, belki de bir “yeni AKP”-CHP koalisyonu) uygulamaya hazırlanırken, aynı zamanda, toplumsal muhalefeti, kendi yedeklerindeki sendikalar ve küçük-burjuva “sol” partiler eliyle denetim altında tutmanın hesabını yapıyorlar.

2013 yılının son günlerine damgasını vuran ve iktidarı derinden sarsmakla kalmayıp, gerçek bir rejim tartışmasını alevlendiren “yolsuzluk ve rüşvet soruşturması”nın hemen ardından gelen “TIR olayı” ile burjuva ve küçük-burjuva siyasi önderliklerin bütün bu gelişmeler karşısındaki tavrı, işçi sınıfının ve gençliğin 2014 yılında karşı karşıya kalacağı tehlikeler hakkında açık bir fikir vermektedir.

Özetle, 2014 yılı, sermayenin, sürmekte olan ve yaklaşan ekonomik-mali çöküşün eşliğinde hız kazanacak olan toplumsal karşı-devrim programını uygulayacağı, rejim tartışmalarının daha da keskinleşeceği bir yıl olacak.

Bu süreçte, her biri gırtlağına kadar yolsuzluğa batmış ve uluslararası sermayenin emrine girmiş olan burjuva partilerinden, sendikalardan ya da onların kuyruğunda yaşamını sürdüren küçük-burjuva “sol”dan yarar ummak, yapılabilecek en büyük yanlış olacaktır. İşçi sınıfının ve gençliğin kendisini bekleyen tehlikelerin üstesinden gelebilmesinin tek yolu, enternasyonalist sosyalist bir işçi partisinin önderliği altında, bütün bu sendikal ve siyasi önderliklerden bağımsız bir mücadeleye koyulmasıdır. Bu mücadele, yalnızca AKP iktidarını değil ama bütün diğer burjuva siyasi önderlikler gibi onun da yaratıcısı olan kapitalist sistemi hedeflemelidir.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir