Güngören’de bombalı saldırı: Provokatörler İşbaşında

Paylaş

İstanbul‘un Güngören semtinde çöp kutularına yerleştirilmiş iki bombanın aralıklarla patlatılması sonucunda en az 17 kişi öldü, yüzü aşkın insan yaralandı. Bunun, oldukça ayrıntılı biçimde planlanmış, profesyonel bir terörist saldırı olduğu ortada. Apaçık ortada olan bir başka olgu da, saldırının, çocuğundan yaşlısına halkı hedeflediğidir.

Şimdi, Güngören’deki saldırıya ve onun ardında yatan örgütün kimliğine ve amacına ilişkin yorumlar, İstanbul Valisi’nin olay yerinde yaptığı “kibar“ uyarının etkisiyle olsa gerek, burjuva medyada, eskiye oranla oldukça “ağırbaşlı“ biçimde işleniyor. Bu arada, bu terörist eylemi Anayasa Mahkemesi’nde süren AKP’nin kapatılması davasıyla, “Ergenekon davası“yla, hatta yaklaşan Yüksek Askeri Şura toplantısıyla ilişkilendirenler de yok değil.

Saldırının hemen ardından, her zaman olduğu gibi, burjuva medyada, bu terörist eylemi gerçekleştiren örgüt üzerine spekülasyonlar başladı. Bu terörist saldırıdan sorumlu tutulan ilk –hatta tek- örgüt PKK oldu. Güngören’deki saldırı sonrası okları PKK’ye yöneltenlerin kendilerince “haklı“ gerekçeleri vardı: “PKK aylardır darbe üstüne darbe yiyordu ve bir çıkış yapması gerekiyordu“, “eylemi PKK yöneticilerinin denetleyemediği unsurlar yapmış olabilir“di vb.. Bu arada PKK, saldırının hemen ardından yaptığı açıklamada eylemle ilişkisi olmadığını belirtmişti. Ancak burjuva medyasının özellikle “ulusalcı“ kanadı, “terör uzmanı“ dedikleri kamuoyu yaratıcılarının ağzından, eylemin PKK tarafından gerçekleştirildiğinde ısrarlı. Örneğin, 29 Temmuz tarihli Cumhuriyet Gazetesi, “uzmanların PKK’yi işaret ettiğini“ manşete çıkartıyor ve yine bir “uzman“ın ağzından, “PKK‘nın Irak’ta çok şey öğrendiği anlaşılıyor“ diyordu.

“Ağırbaşlı“ medyanın ve uzmanların bu değerlendirmelerine, terörist eylemin hemen ardından Güngören’de ve cenazelerin kaldırıldığı Fatih’te sokağa çıkan ayaktakımı eşlik etti. Bu faşist güruh, elbette, medyadaki abileri kadar ağırbaşlı ve akıllı değildi. Bu yüzden onlar, doğrudan halkı hedefleyen bu terörist saldırıyı kınayamaz; onun yerine Kürt düşmanı sloganlar atıp savaş tamtamları çalabilirlerdi. Nitekim öyle oldu ve bu cahiller sürüsü, Güngören’deki saldırıyı örgütleyenlerin değirmenine su taşımaya çalıştı.

Peki, Güngören’deki saldırının amacı neydi? Güngören’deki trafiğe kapalı gezi ve alışveriş alanında, önce “küçük“ bir ses bombasının, ardından da halkın –yaralılara yardımcı olmak için ya da meraktan- olay yerinde toplandığı sırada ikinci ve güçlü olanının patlatılması, bu eylemin hedefinin halkta dehşet, korku ve öfke yaratmak olduğunu ortaya koyuyor. Ancak, doğrudan halkı hedefleyen bu tür saldırıların doğrudan –kısa vadeli, somut- sonuçları onun örgütleyicileri tarafından bile öngörülemez. Onlar, bu tür eylemlerde, olsa olsa, kapsamlı bir plan çerçevesinde “olasılık hesapları“ yapar; olası gelişmelere göre, ikinci, üçüncü vb. adımları atmaya çalışırlar. Buna, zaten elde silah sokağa çıkmak için can atan –ve sayısı hiç de az olmayan- lümpen kitleyi şu ya da bu “düşman“a (şimdiki durumda Kürtler‘e) saldırtarak milliyet temelinde toplumsal bir çatışma yaratmaktan; hükümeti, çıplak devlet terörüne (polis ve asker) başvurmaya itmeye; “demokratikleşme“yi uzun bir süre unutmaya; hükümetin “düzeni sağlama“da yetersiz kaldığı ve arkasındaki seçmen desteğini yeterince yitirdiği noktada onu seçim ya da askeri darbe yoluyla devirmeye … kadar onlarca olasılık dahil edilebilir. İçinde bulunduğumuz durumda, bütün bu ve benzeri olasılıkları göz önünde bulundurmakla birlikte, onların herhangi birini ya da bir kaçını merkeze koyarak kesin yargıda bulunmanın erken olduğunu söyleyebiliriz. Bunun nedeni, Ortadoğu’nun ve Türkiye’nin içinden geçtiği sürecin fazlasıyla “gri“ tonlar taşıyor olmasıdır.

Türkiye hedef mi, yuva mı?

Üniversitelerdeki ve “stratejik araştırma“ şirketlerinki “uzmanlar“, burjuva politikacıları ve medyanın en “aklı başı yerinde“ kalemleri, “Türkiye terörün hedefidir“ diye açıklamalar yapıyor ve -her zaman olduğu gibi- “Türkiye istikrarsızlığa itilmek isteniyor“ diye ekliyorlar. Hükümet yanlısı liberallerin “yola (liberal politikalara) devam“, ulusalcıların ise “ABD-AB ile AKP elele vatanı yıkıma sürüklüyor“ nakaratları eşliğinde okuduğu bu masalın devamının “terörle mücadele“nin yoğunlaştırılması; yani, daha iyi bir yaşam için sokağa çıkacak her işçiye, öğrenciye, Kürt’e terörist muamelesi yapılması olduğunu biliyoruz.

Ama en az bunun kadar önemli olan, bütün bu kalem ve söz erbabının, Türkiye’nin terörün “hedef“i değil ama yuvası olduğu gerçeğini ya görememesi ya da bilinçli olarak gözlerden kaçırmaya çalışmasıdır. Terör, bütün devletlerin ayrılmaz parçası olan resmi-yasal versiyonu bir yana, Türkiye Cumhuriyeti devletinin siyasi sınırları içinde, en azından son 50 yıl boyunca her zaman vardı. 1955’te Rumları ve Ermenileri hedefleyen pogromu düzenleyenler; 1960’lı yıllarda, “vatan ve din adına“ grevci işçilere ve sosyalist gençlere saldıranlar; 1970’li yıllar boyunca miting alanlarında, mahallelerde, kahvehanelerde ve evlerinde insanları topluca katledenler; 1980’li, 90’lı ve 2000’li yıllar boyunca yüzlerce ilerici ve sosyalist aydını ve emekçiyi öldürenler, haydi onların çok sevdikleri sözcüklerle söyleyelim, “bu vatanın çocukları“ydılar. Onları birer terörist haline getiren de, kapitalizmin ta kendisi; daha tam söylersek, bu topraklardaki işleyişidir.

Her yıl onmilyonlarca köylüyü mülksüzleştirip, işçi sınıfı saflarına -ve çoğu durumda işsizler ordusuna- katılmak üzere kentlere süren kapitalist gelişme, içinde bulunduğumuz küreselleşme sürecinde, bir zamanlar ulusal koruma altında olan herşeyi (“sosyal devlet“) kaldırıyor, yüzmilyonlarca insanın yaşamını altüst ediyor.

Küçük mülk sahipliğinden mülksüz proleterlere dönüşen bu kitlelerin, özellikle de gençlerin, birikmiş -bilinçsiz- toplumsal öfkelerini kusmaları için sahip oldukları tek şey çıplak bireysel şiddet ve onun kısmen örgütlü biçimi olarak terördür. Çünkü onlar, yıllar –hatta kuşaklar- boyunca toplumsal üretim sürecinde yeralmış işçilerden farklı olarak, uzun vadeli, disiplinli ve örgütlü mücadeleye yabancıdırlar. Onlar için, bir yerlerden bir tabanca ya da bomba bulmak –ki bu artık çok kolay, işçi sınıfı içinde onyıllar sürecek bir eğitim, propaganda, örgütlenme çalışmasına girişmekten çok daha kolay ve çekicidir.

Terör ve Terörizmle mücadele

Tam da bu konumlarından dolayı teröristler, her durumda egemen sınıfların bir kesimine yedeklenir, onun kendi iç hesaplaşmalarında ve işçi sınıfına karşı mücadelesinde kullandığı birer piyon haline gelirler. Bu durum, teröristin hedefi (belirli bir kişi ya da topluluk) ya da “dava“sı ne olursa olsun değişmez. Bu tespit, kendisini “solcu“ ya da “sosyalist“ olarak tanımlayan ve sınıf mücadelesini sınıf savaşı olarak algılayarak halkı ya da işçi sınıfını kurtarmak için “silahlı mücadele“ye sarılanlar için de geçerlidir.

Terörist, eylemini gerçekleştirip kendi “sığınağı“na çekildiğinde, ardında, ölülerle birlikte, “bozulan huzur“u yeniden sağlamak üzere harekete geçecek olan burjuva devlet aygıtının saldırılarına uğrayacak işçileri ve öğrencileri bırakır. Ona bilerek ya da bilmeyerek taşeronluk yapmış olan teröristlerin yarattığı yılgınlığı ve korkuyu kullanan burjuvazi, işçi sınıfı ve gençlik üzerindeki ideolojik etkisini ve örgütsel baskısını arttırır; bir yandan emekçi kitleleri “terör“le oyalarken, emekçi düşmanı politikalarını yaşama geçirir. Bu yüzden, bireysel terörizme karşı çıkmak, öncelikle işçi sınıfının ve Marksistlerin görevidir.

Güngören’de gerçekleştirilen bombalı saldırının önemi, Ortadoğu’da kapsamlı altüst oluşların öngününde Türkiyeli egemen sınıflar arasında yaşanan kapışmanın ortasında, sıradan kitleleri sokağa dökme dinamiği taşıyacak biçimde gerçekleşmiş olmasıdır. Alttan alta yaşanan derin ekonomik krizin bir rejim krizine dönüştüğü; sendika bürokrasilerinin ve onların ortağı siyasi partilerin burjuvazi içindeki kamplaşmada –açıkça ya da utangaç biçimde- saf tuttuğu, işçi sınıfının bağımsız sosyalist partisinin olmadığı koşullarda sokağa dökülecek kitlelerin hedefleri konusunda “iyimser“ olmak için hiç bir neden bulunmuyor. Güngören’deki terörist saldırıyı “yorumsuz“ izlemek ya da “kınama“yla geçiştirmek, önümüzdeki döneme damgasını vuracak ve faturası her durumda işçi sınıfına çıkartılacak alt üst oluşlar karşısında da duyarsız kalmak anlamına gelecektir.

Marksistler, elbette, bütün bu gelişmelere müdahale edebilecek durumda değiller. Ancak onlar, ellerindeki bütün olanakları kullanarak, ulaşabildikleri öncü işçilere ve gençlere bireysel terörizmin neye hizmet ettiğini anlatabilirler. Unutmayalım ki bu, en azından onların kendi kadrolarını terörizme karşı mücadele perspektifiyle donatmaları demektir.

Failler “Ergenekon“da

Yeniden Güngören’deki saldırıya dönersek. Biz, Güngören’deki terörist saldırının, taşeronu olarak ortaya kim çıkacak olursa olsun, bir “derin“ devletin işi olduğunu düşünüyoruz. Bu anlamda, o “Ergenekon davası“yla bağlantılıdır. Hem Güngören’deki hem de daha önce gerçekleştirilmiş olan bu tür terörist saldırıların gerçek faillerinin ortaya çıkarılabilmesi için, “Ergenekon davası“nın, geçtiğimiz onyılların “zaman aşımı“na uğramış ya da üstü örtülmüş cinayetlerini ve halen görevde olan kimi yöneticileri de kapsayacak biçimde genişletilmesi gerekir. Oysa açıklanan iddianameye bakıldığında, savcının, davayı ne denli sınırlı ve çarpık biçimde açtığı görülüyor. Bu iddianameyi okuyan biri, biraz “art niyetli“ ise, savcının “Ergenekon“u aklamaya çalıştığını düşünebilir. Ama biz, “Ergenekon“un bir parçası olduğu “derin devlet“in kurtarılmaya çalışıldığını düşünecek kadar “art niyetli“yiz. Çünkü “derin devlet“in, kapitalizmin bütün diğer pislikleri gibi, yalnızca sosyalist bir işçi hareketinin önderliğinde gerçekleştirilecek kitlesel bir seferberlikle açığa çıkarılabileceğini; böylesi bir demokratik kitle hareketinin olmadığı koşullarda, AKP‘nin ya da bir başka burjuva partisinin bunu asla başaramayacağını düşünüyoruz. Bu düşüncemizi de hem içinde bulunduğumuz dönemin koşullarına hem de tarihteki sayısız örneğe dayandırıyoruz.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir