Fidel Castro’nun siyasi mirası

20. yüzyılın önemli kişiliklerinden biri olan Fidel Castro’nun ölümünün Cuma günü açıklanması, onun çelişkili tarihsel mirası üzerine sert anlaşmazlıkları yansıtan geniş bir yelpazeye yayılmış resmi tepkilere yol açtı.

Castro’nun ölümü, 90 yaşında, Küba’nın siyasi yaşamı üzerindeki tartışmasız iktidarının dizginlerini teslim etmesinden yaklaşık on yıl sonra geldi. O, neredeyse yarım yüzyıl, “ömür boyu başkan” ve bu otoritenin hanedanlara özgü bir şekilde şimdi 85 yaşında olan kardeşi Raul’e geçmesiyle birlikte, iktidardaki Komünist Parti’nin birinci sekreteri ve Küba ordusunun başkomutanı idi.

Onun yönetimi, Eisenhower’dan George W. Bush’a kadar, hepsi, kendisini 1961’de CIA tarafından örgütlenmiş başarısız Domuzlar Körfezi operasyonundan yüzlerce suikast girişimine ve dünya tarihindeki en uzun ekonomik ambargoya kadar çeşitli yöntemlerle onun yönetimini devirmeye adamış ondan fazla ABD başkanınınkinden daha uzun sürdü.

Castro’nun siyasi kariyerinin uzun ömürlülüğü, birçok bakımdan şaşırtıcıdır. Onun egemenliğinde, hiç kuşkusuz, Latin Amerikalı önderliğinin unsurları vardı ve o, siyasi rakip ve karşıt olarak görünenlerle ilgili olarak acımasız olabiliyordu. Castro, aynı zamanda, inkar edilemez bir kişisel karizmaya ve Kübalı ezilen kitlelerin ve uluslararası ölçekte geniş bir aydın ve radikalleşmiş gençlik kesiminin desteğini alan bir hümanizme sahipti.

ABD medyasının Castro’nun ölümüne tepkisi öngörülebilirdi. “Kanlı diktatör”ün başyazılarda kınanmasına, Miami’nin Little [Küçük] Havana [semtinin] sokaklarında dans eden birkaç yüz sağcı Kübalı sürgüne Küba nüfusunun geniş kesimi içindeki hüzünlü ve gerçek yastan daha fazla yayın alanı ayıran isyan ettirici haber yorumlar eşlik etti.

Küba’da, Castro, iktidarı bıraktıktan on yıl sonra, azalmış da olsa, ülkenin en yoksul kesimlerinin yaşam koşullarında onun başında olduğu 1959’daki devrim eliyle gerçekleştirilmiş inkar edilemez iyileştirmelere olan desteği yansıtan önemli bir halk tabanını korumuştur.

Bu değişikliklerin işaretleri, Küba’daki koşullar, hemen hemen aynı büyüklükte bir nüfusa ve gayrısafi yurtiçi hasılaya sahip komşu Dominik Cumhuriyeti’ndekiler ile karşılaştırıldığında açıkça görülür. Küba’daki cinayet oranı Dominik Cumhuriyeti’ndekinden yüzde 25 az, ortalama yaşam süresi altı yıl fazla (79’a 73) ve bebek ölümleri oranı Dominiklilerin hemen hemen altıda biridir. Küba’nın, okur-yazarlık ve bebek ölümleri oranlarında ABD’den daha iyi olduğunu da eklemek gerek.

Castro’nun uyguladığı siyasi baskılardan dolayı suçlanması üzerine odaklanan ABD medyasındaki yorumlar, tarihsel bağlamda ele alınmayı hak ediyor. Ne de olsa ABD, yüzyıl boyunca, yalnızca Latin Amerika’da yüz binlerce insanın ölümünden sorumlu olan çok sayıda diktatörlüğü desteklemiştir. Castro ve Castroculuk, nihayetinde, bu kanlı tarihin ürünüdür.

Bizzat Castro’nun siyasi evrimi, Küba’nın 1898 İspanyol-Amerikan savaşı sonucunda İspanya’nın sömürgesi olmaktan çıkıp Washington’ın yarı-sömürgesi haline gelmesinin ardından ABD emperyalizmi tarafından onlarca yıl boyunca yağmalanması ve ezilmesi eliyle biçimlenmişti. ABD, Platt Değişikliği [Ordu ödenekleri yasasının bir parçası olarak kabul edilen ve ABD birliklerinin Küba’dan çekilmesini yedi koşula bağlayan Mart 1901 tarihli yasa değişikliği –çev.] adı altında, gerekli gördüğünde Küba’nın iç işlerine müdahale etme hakkını güvence altına almış ve askeri üs işlevi görmek üzere Guantanamo Körfezi’ne el koymuştu.

ABD destekli Batista diktatörlüğü

Devrimden önce, Washington’ın Havana’daki adamı, yabancı şirketlerin, ülkedeki yerel oligarşinin ve ülkeyi bir kumar ve fuhuş merkezine çevirmiş olan mafyanın yararına hüküm süren vahşi bir diktatörlüğe başkanlık eden Fulgencio Batista idi. İşkence sıradan bir olaydı ve bizzat John F. Kennedy, bu rejimin en az 20.000 Kübalının siyasi nedenlerle öldürülmesinden sorumlu olduğunu açıklamıştı.

Bu rejim, korkunçluk konusunda bölgede tek değildi. Aynı dönemde, Washington, Dominik Cumhuriyeti’nde Trujillo, Haiti’de Duvalier ve Nikaragua’da Somoza tarafından işlenen benzeri kitlesel suçları da destekliyordu.

Mevcut düzeni demokratik yollarla değiştirmeye kalkışanlar, 1954’te Guatemala’daki Arbenz hükümetinin CIA tarafından devrilmesinde görüldüğü gibi, şiddet yoluyla bertaraf edildiler. Sonuç, tüm yarım kürede ABD’ye olan kaynayan öfkenin artması oldu.

İspanyol bir toprak sahibi ailede doğan Castro, siyasi olarak, Havana Üniversitesi’ndeki milliyetçi öğrenci politikası serasında gelişti. Söylentilere bakılırsa, o, gençliğinde, İspanyol faşist Jose Antonio Primo de Rivera’nın ve İtalyan diktatör Benito Mussolini’nin bir hayranıymış.

1948’de, ABD’nin bölge üzerinde egemenlik iddia etmek için Amerikan Devletleri Örgütü’nü kuracağı bir Amerikalar arası kongre topladığı Kolombiya’nın başkenti Bogota’ya yaptığı bir yolculuk, onu siyasi olarak biçimlendiren deneyimler arasındaydı. Bu ziyaret sırasında, Liberal Parti’nin adayı Jorge Gaitan’ın öldürülmesi, Bogatazo denilen, Kolombiya başkentinin büyük bölümünün imha edildiği ve 3.000 kadar insanın öldürüldüğü kitlesel bir ayaklanmaya yol açmıştı.

Halkçılığından, Amerikan karşıtlığından ve yoksullara yönelik sosyal yardım programlarından dolayı Arjantin’de iktidara gelmiş olan subay Juan Peron’a hayran olan Castro, onun politikalarından da önemli ölçüde etkilendiğini kabul etmişti.

Castro, ABD destekli Batista diktatörlüğüne karşı mücadelesine, henüz yirmili yaşlardayken, Küba küçük-burjuvazisi içinde kök salmış milliyetçi ve komünizm karşıtı bir siyasi akım olan Ortodoxo Parti’nin üyesi olarak başladı. O, 1952’de Ortodoxo’nun Küba parlamentosu adayı olarak seçimlere katıldıktan bir yıl sonra silahlı eyleme yöneldi ve Moncada kışlasına yönelik, 200 isyancının öldürüldüğü ya da ele geçirildiği başarısız bir saldırıya önderlik etti.

Castro, kısa bir hapis cezasının ve sürgünün ardından, hükümet birlikleri ile ilk çatışmalarda büyük kayıplar veren görece bir avuç silahlı destekleyicisi ile birlikte, 1956 yılının sonlarında Küba’ya geri döndü. Sonunda, yalnızca iki yıl içinde, hem Küba burjuvazisinin hem de Washington’ın Batista’nın ülkeyi yönetebilirliğine olan güvenini yitirmiş olduğu koşullar altında, iktidar, onun 26 Temmuz Hareketi adlı gerilla örgütünün eline geçti.

Ayaklanması demokrasi uğruna bir mücadele olarak görülen Castro’ya büyük bir uluslararası sempati vardı. Yeni rejime sempatisini ifade edenler arasında, kendisini Batista’nın devrilmesinden “memnun” olarak tanımlamış olan Amerikalı yazar Ernest Hemingway de vardı.

Castro, başlangıçta, komünizme bir sempati duyduğunu inkar etti, hükümetinin yabancı sermayeyi koruyacağını ve yeni özel yatırımları memnuniyetle karşılayacağını vurguladı ve ABD emperyalizmi ile bir uzlaşma sağlamaya çalıştı.

Bununla birlikte, Kübalı işçiler ve köylüler Castro devriminden sonuçlar talep ederken, Washington, ABD sahillerinden 90 mil uzaktaki topraklarda en ılımlı toplumsal reformlara bile hoşgörü göstermeyeceğini açıkladı. ABD egemen çevrelerinin beklentisi, yeni hükümetin, Batista’nın devrilmesine ilişkin kısa kutlamaların ardından, işlere alışıldığı gibi geri dönmesiydi. Onlar, Castro’nun adadaki toplumsal koşulları değiştirme ve yoksul kitlelerin yaşam standartlarını yükseltme konusunda gerçekten ciddi olması karşısında dehşete kapıldılar ve mevcut düzeni değiştirmeye yönelik her türlü girişimi uzlaşmazlıkla karşıladılar.

Sınırlı toprak reformuna tepki olarak Küba’nın şeker ihracat kotasını azaltan ve ardından bu ada ülkesine petrol akışını kesen Washington, Küba ekonomisini boğazlamaya uğraştı.

Castro buna, başta ABD’lilere ait mülkleri, ardından da Kübalıların sahip olduğu işletmeleri kamulaştırarak ve yardım için Sovyet bürokrasisine dönerek yanıt verdi. O, eşzamanlı olarak, yüzünü, Batista’yı desteklemiş ve Castro’nun gerilla hareketine karşı çıkmış olan Stalinist Halk Sosyalist Partisi’ne çevirdi. Stalinistler, ona yoksun olduğu siyasi aygıtı sağladılar.

Castro, II. Dünya Savaşı sonrasında sömürge ve ezilen ülkeleri saran ve başkalarının yanı sıra Cezayir’de Ben Bella, Mısır’da Nasır, Gana’da Nkrumah ve Kongo’da Lumumba gibi kişilikleri ortaya çıkartan yaygın bir burjuva-ulusalcı ve emperyalizm karşıtı hareketin temsilcisiydi. Onların çoğu, Castro gibi, kendi çıkarlarını güvenceye almak için Washington ile Moskova arasındaki Soğuk Savaş’tan yararlanmaya çalışıyordu.

Castro’nun kendisini bir “Marksist-Leninist” ilan etmesinde ve Sovyetler Birliği’ne yönelmesinde, hiç kuşkusuz, oportünist bir yan vardı. Bununla birlikte, 1960 yılında, 43 yıl önce Rusya’yı dönüştürmüş olan Ekim Devrimi, Sovyet bürokrasisi devrimin önderlerini uzun süre önce ortadan kaldırmış ve gerçek Marksizm ile olan bütün bağlarını koparmış olmasına rağmen, uluslararası ölçekte yoğun bir etkiye sahipti.

Kübalı kitlelerin artan beklentileri ve ABD emperyalizminin inatçı tepkisi, Castro’yu sola itmeye hizmet etmişti ama o hiçbir şekilde bir Marksist değildi. Küba toplumunda önemli reformlar gerçekleştirme biçimindeki özgün niyetinde samimi olmakla birlikte, onun siyasi yönelimi, her zaman faydacı bir karaktere sahipti.

Sonuçta Castro, ABD emperyalizmi ile “barış içinde bir arada yaşama” arayışında Küba’yı bir pazarlık kozu olarak kullanma karşılığında büyük miktarda yardım ve sübvansiyonlu ticaret sağlayan Sovyet Stalinizmi ile şeytanla pazarlık yolunda sonuna kadar gitti.

Küba, Stalinist bürokrasinin son ihaneti olan SSCB’nin 1991’de dağıtılması ile birlikte, çok ciddi bir ekonomik ve toplumsal krize sürüklendi. Castro yönetimi, bu krizi, yalnızca durmadan daha fazla yabancı kapitalist yatırımlara açılma ve Venezuela’dan gelen önemli yardımlar yoluyla aşabildi ki Venezuela’nın kendi ekonomik krizi artık bu yardım kaynağını da kesiyor.

Washington ile barışma

Washington ile Küba arasında, Havana’daki ABD büyükelçiliğinin yeniden açılması ve Obama’nın geçtiğimiz Mart ayında ülkeyi ziyareti ile birlikte sağlanan barışın zeminini hazırlayan koşullar bunlardır. ABD kapitalizmi, kendi adına, Küba’nın ucuz emeğini ve potansiyel olarak karlı pazarını sömürmeye; Çinli ve Avrupalı rakiplerinin ülkedeki artan etkisini azaltmaya kararlı.

Küba’daki egemen tabaka, ABD sermayesinin gelmesini, Çin’dekine benzer bir yol izlerken kendi egemenliğini sürdürmenin bir aracı olarak görüyor. Kübalı seçkinler, kendi ayrıcalıklarını ve iktidarlarını, ada üzerindeki toplumsal eşitsizliğin hızla arttığı koşullarda, işçi sınıfı zararına güvenceye alacaklarını umuyorlar.

Bütün bunların, yaşamının son on yılında Castro’yu rahatsız ettiğine hiç kuşku yok. O, bu dönem boyunca, “Yansımalar” olarak bilinen bir köşe yazısı dolayımıyla, Küba medyasında düzenli yorumlarda bulunmaya devam etti. Bu yazılar, teorik kavrayış bakımından hemen hiçbir şey sağlamıyor ve samimi bir küçük-burjuva radikalinin düşüncelerini yansıtıyordu.

Castro’nun, ölene kadar, ABD emperyalizminin temsil ettiği her şeyi aşağılamaya devam etmiş olması övgüye değer. O, Barack Obama’nın ikiyüzlülüğüne; “insan hakları” söylemini emperyalist savaşlarla ve insansız hava araçlarıyla öldürme programıyla birleştirmesine güçlü bir şekilde saldırmıştı.

Castro, Obama’nın Küba’yı ziyaretinin ardından, ABD başkanının Havana’daki konuşmasını sert bir şekilde kınayan son makalelerinden birini yazdı. Castro, bu makalede, “… biz, gereksinim duyduğumuz gıdayı ve malları kendi halkımızın çabası ve zekasıyla üretebiliriz. Bize bir şeyler verecek bir imparatora ihtiyacımız yok.” diyordu.

Bununla birlikte, gerçek şu ki, Obama’nın ziyareti ve ABD emperyalizmi ile ilişkilerin “normalleştirilmesi” hamlesi, Küba’nın emperyalist baskı altında olmasından kaynaklanan tarihsel sorunları çözememiş olan ve daha önce karşı çıkmış olduğu yeni-sömürgeci ilişkilerin yeniden kurulmasına yönelen Castro’nun devriminin, diğer bütün burjuva ulusalcı hareketler ve orta sınıf güçlerin önderlik ettiği ulusal kurtuluş mücadeleleri gibi, kendi nihai açmazına ulaşmış olduğuna işaret ediyordu.

Castro’nun yaşamındaki kahramanlık ve trajedi unsurlarını, her şeyden önce de Küba halkının uzun süreli mücadelesini, yalnızca bir sinik inkar edebilir.

Ancak Castro’nun mirası, yalnızca Küba prizmasından bakarak değerlendirilemez. Onun politikalarının, başta Latin Amerika olmak üzere, uluslararası ölçekteki etkilerinin de göz önünde bulundurulması gerekir.

Burada, en yıkıcı rol, Latin Amerika’daki sol ulusalcılar ile Avrupa’da ve Kuzey Amerika’da, Castro’nun küçük bir gerilla ordusunun başında iktidara gelmesini sosyalizme giden, işçi sınıfının bilinçli ve bağımsız siyasi müdahalesini ya da Marksist devrimci partilerin inşasını gerektirmeyen yeni bir yol olarak yücelten küçük-burjuva radikalleri tarafından oynandı. Castro’nun devrimini saran efsaneler, özellikle de onun bir zamanlar siyasi müttefiki olan Che Guevara tarafından üretilmiş gerici gerillacılık teorileri, tüm yarım küre devrimleri için model olarak teşvik edildi.

Pablocu revizyonizmin rolü

Bu yanlış perspektifin başlıca savunucuları arasında, Dördüncü Enternasyonal içinde Avrupa’da Ernest Mandel’in, ABD’de ise Joseph Hansen’in önderliği altında ortaya çıkmış ve sonradan Arjantin’de Nahuel Moreno’nun katılmış olduğu Pablocu revizyonist eğilim vardı. Onlar, Castro’nun iktidara gelmesinin, küçük-burjuvazi önderliğinde olan ve köylülüğe dayanan silahlı gerillaların, nesnel gelişmeler eliyle, işçi sınıfının edilgen bir seyirci konumuna indirgendiği, sosyalist devrimi gerçekleştirmeye zorlanmış “doğal Marksistler” haline gelebileceğinde ısrar ediyorlardı.

Onlar ayrıca, Castro’nun ulusallaştırmalarının, ortada işçi iktidarı organları olmamasına rağmen, Küba’da bir “işçi devleti” yarattığı sonucuna vardılar.

Lev Troçki, Küba devriminden uzun süre önce, küçük-burjuva güçler tarafından girişilmiş ulusallaştırmaların sosyalist devrim ile özdeşlleştirilmesini açık bir biçimde reddetmişti. Dördüncü Enternasyonal’in 1938’de yazılmış olan kuruluş dokümanı olan Geçiş Programı, “bütünüyle olağandışı koşullar (savaş, yenilgi, mali çöküş, kitlesel devrimci basınç vb.) altında, Stalinistler dahil küçük-burjuva partilerin arzuladıklarından çok öteye, burjuvazi ile bir kopuş yolunu tutabilecekleri teorik olasılığı önceden kategorik olarak reddedilemez.” diye belirtmişti. Ancak Geçiş Programı, böylesi bir durumu gerçek bir proletarya diktatörlüğünden ayırt ediyordu.

Troçki, Kremlin yönetimi tarafından Hitler ile ittifak içinde Polonya’nın istilası sırasında gerçekleştirilmiş olan kamulaştırmalara yanıt olarak şunları yazmıştı: “Bizim için başlıca siyasi ölçüt, mülkiyetin, kendi başlarına ne denli önemli olursa olsunlar, bir alandan diğerine geçmesi değil; dünya proletaryasının bilincindeki ve örgütlenmesindeki değişim, onun önceki kazanımları savunma ve bunları yenileri ile tamamlama kapasitesinin artmasıdır.”

Castroculuğun sosyalizme giden yeni bir yolu temsil etmeyip, eski sömürgelerin çoğunda iktidara gelmiş olan burjuva ulusalcı hareketlerin yalnızca daha radikal bir türü olduğunda ısrar eden Dördüncü Enternasyonal’in Uluslararası Komitesi (DEUK), bu Pablocu perspektife karşı uzlaşmaz bir mücadele verdi. DEUK, Castroculuğa ilişkin Pablocu yüceltmenin, kökleri Marx’a kadar giden tüm tarihsel ve teorik sosyalist devrim kavrayışının inkarını temsil ettiği ve Troçkist hareketin uluslararası ölçekte bir araya getirmiş olduğu devrimci kadroların burjuva ulusalcılığının ve Stalinizmin kampına kapatılmasına zemin hazırladığı uyarısında bulundu.

DEUK, Küba’yı emperyalist saldırganlığa karşı ilkeli bir şekilde savunurken, Castroculuk çözümlemesini, burjuva ulusalcılığının emperyalizm çağındaki rolüne ilişkin daha geniş bir değerlendirmenin içine yerleştiriyordu.

Troçki’nin sürekli devrim teorisini savunan DEUK, 1961 yılında şunları yazdı: “Bu tür ulusalcı önderlerin rolünü övmek Troçkistlerin işi değildir. Onlar, kitlelerin desteğine, yalnızca Sosyal Demokrat ve özellikle Stalinist önderliğin ihanetinden dolayı hakim olabilir ve bu yolla, emperyalizm ile işçi ve köylü kitleleri arasındaki tamponlar haline gelirler. Sovyetler Birliği’nden ekonomik yardım gelmesi olasılığı, sıkça, onların emperyalistler ile daha sıkı pazarlık yapmasını sağlamakta; hatta burjuva ve küçük-burjuva önderler arasındaki daha radikal unsurların emperyalistlerin varlıklarına saldırmasını ve kitlelerden daha fazla destek almasını mümkün kılmaktadır. Oysa bize göre, her durumda can alıcı sorun, bu ülkelerdeki işçi sınıfının Marksist bir parti dolayımıyla siyasi bağımsızlığını kazanması, yoksul köylüleri Sovyetleri inşaya yönlendirmesi ve uluslararası sosyalist devrim ile gerekli bağları kavramasıdır. Bize göre Troçkistler, hiçbir durumda, bunun yerine, ulusalcı önderliklerin sosyalist olacakları umudunu geçirmemeliler. İşçi sınıfının kurtuluşu, işçilerin kendi görevidir.”

Bu uyarılar, Pablocular tarafından desteklenmiş teorilerin tüm bir radikalleşmiş gençlik ve genç işçi kesimini işçi sınıfını kapitalizme karşı harekete geçirme mücadelesinden uzaklaştırıp, binlerce cana mal olan, işçi hareketinin kafasını karıştırmaya hizmet eden ve faşist askeri diktatörlüklere ortam hazırlanmasına yardımcı olan intiharvari silahlı mücadelelere saptırdığı Latin Amerika’da trajik bir şekilde doğrulandı.

Bu teoriler, ilk olarak, Bolivya’da, bizzat Guevara’nın yaşamına mal oldu. Madencilerin ve Bolivya işçi sınıfının geri kalan kesiminin militan mücadelelerini görmezden gelen Guevara, köylülüğün en geri ve en fazla ezilen kesimleri arasından bir gerilla ordusu toplamak için boşuna çalıştı. Bu girişim, onun, Ekim 1967’de CIA ile Bolivya ordusu tarafından yakalanmadan önce yalıtılması ve açlıktan ölme noktasına gelmesiyle sonuçlandı.

Guevara’nın yazgısı, Castroculuğun ve Pablocu revizyonizmin tüm yarım kürede yol açacağı korkunç sonuçların trajik bir belirtisiydi. Benzer bir biçimde, gerillacılık hevesi, Arjantin’de, 1969’un Cordobazo genel grevlerinde patlak vermiş olan devrimci işçi sınıfı hareketini köreltmeye ve işçilerin kafasını karıştırmaya hizmet etti.

Kendi yönetiminin istikrarını sağlama alma çabası içinde hem Sovyet bloğunun bir uydusu hem de reel-politikanın bir uygulayıcısı olarak davranan Castro, ona öykünenlerin devirmeye uğraştığı aynı Latin Amerika burjuvazisi ile ilişkiler kurmaya çalışıyordu. 1971 yılında, faşistlerin ve ordunun işçi sınıfını ezmeye hazırlandığı sırada, o ülkedeki “sosyalizme giden parlamenter yol”u yücelttiği Şili’yi ziyaret etti. Peru’daki ve Ekvator’daki askeri yönetimleri emperyalizm karşıtı olarak selamladı; hatta 1968’deki öğrenci katliamını yönetmesinin ardından, Meksika’da iktidarda olan PRI’nın yozlaşmış aygıtını bağrına bastı.

Castro’nun ve onu yücelten siyasi akımların politikalarının toplam etkisi, sosyalist devrimi tüm yarım kürede durdurmak oldu.

Şimdi, genel olarak emperyalist güçler, özelinde ise ABD, Castro’nun ölümünün onların Küba’daki ve ötesindeki çıkarlarını ilerletmek için ne ölçüde kullanılabileceğini değerlendiriyorlar.

Başkan Barack Obama, “Tarih, bu tekil kişiliğin halk ve çevresindeki dünya üzerindeki devasa etkisini kaydedecek ve yargılayacaktır” diyen ve “Küba halkı ABD’de bir dosta ve ortağa sahip olduğunu bilmeli” güvencesi veren ikiyüzlü bir açıklama yaptı.

Seçilmiş başkan Trump da, kendi adına, “kendi halkını yaklaşık 60 yıl boyunca ezmiş olan kanlı bir diktatörün ölümü”nü kutlayan bir açıklama yayınladı. Trump’ın Obama tarafından yürürlüğe konmuş önlemleri feshetme tehditini yerine getirmesinin ABD bankalarının ve şirketlerinin Küba’ya girmesini kolaylaştırıp kolaylaştırmayacağı konusunda artan spekülasyonlar var.

Emperyalizmin temsilcilleri Castro’nun ölümünden gericilik davasını ilerletmek için yararlanmaya çalışırken, yeni işçi ve gençlik kuşağı için, Castroculuğun tarihsel deneyiminin ve Dördüncü Enternasyonal’in Uluslararası Komitesi tarafından geliştirilmiş ileri görüşlü eleştirinin incelenmesi, işçi sınıfını yaklaşan kitlesel devrimci mücadelelere hazırlamada ve onlara önderlik edecek partileri inşa etmede yaşamsal bir görev olmaya devam ediyor.

28 Kasım 2016

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir