Ekonomik Kriz Eşliğinde Devlet Terörü Artıyor

Küresel ekonomik krizin Başbakan’ın “hamdolsun, bize bir şey olmaz”, “teğet geçer” gibi yorumlarına aldırmadan Türkiye’nin gündemine oturmasıyla birlikte devlet baskısının artışına da şahit oluyoruz. Elbette bu bizler için pek şaşırtıcı bir durum değil. Öyle ki, burjuva devletler ve hükümetler halk desteğini yitirmeye başladıklarında, gündemi belirleyemediklerinde ve toplumsal muhalefetin –gelecek günlerin habercisi olarak- başını göstermeye başlamasıyla birlikte baskılarını ve şiddetlerini artırırlar. Daha öncesinde iknaya dayalı hegemonya artık şiddet ile sağlanır olur.

Burjuvazi için “sakin” denebilecek dönemlerde de “düşük seviyede” sürdürülen devlet terörünün giderek artmasında ve hükümetin en yetkili isimlerinin pervasızca yaptıkları açıklamaların ardında egemenlerin ve onların bugünkü siyasi temsilcileri AKP hükümetinin içine girdiği çıkmaz yatıyor. Öyle ki, onlar uzun süredir Türk büyük sermayesinin krize dair çığlıklarına kulaklarını tıkadılar ve gündemi kendi siyasi çıkarlarına odakladılar, ekonomi için ise kısaca “hamdolsun” dediler (Başbakan ancak birkaç gün önce krizden etkilenileceğini kabul etti). Ve işte, kriz kapıya dayanmakla kalmadı, onu kırarak içeri girdi. Oy kullanan seçmenlerin yüzde 47’sinin desteği artık arkasında yok AKP’nin (bazı anketlere göre oy tabanı yüzde 30’lara inmiş durumda). AKP’nin içine girdiği bu durum, onun yetkili isimlerinin ardı ardına saçmalamasını, ayrıca burjuva devletin güvenliğini sağlayan polisi her türlü muhalif sesi amansızca ezmek için kullanmasını açıklıyor.

2007 haziran ayında yürürlüğe giren ve polisin yetkilerini artıran yasanın ardından, polis şiddetinin alabildiğine artışına tanık olduk. Ardı ardına birkaç genç polisler tarafından keyfi bir biçimde öldürüldü ya da yaralandı. İşkence daha da yaygınlaştı. En son, Engin Ceber’in işkence görerek öldürülmesi haberiyle gündemde oldukça yer bulan bu durum, geçtiğimiz günlerde 14 yaşında bir gencin polis tarafından vurularak öldürülmesiyle sürdürüldü. İstanbul Metris Hapishanesi’nde gördüğü işkenceler sonucu beyin kanaması geçiren Engin Ceber’in 10 Ekim günü tahliye edildiği açıklandı. Engin Ceber’in ölümünden bir hafta sonra yapılan bu açıklama, devletin istediği her kişiyi (ki bu kişilerin muhalifler olacağına şüphe yok) gözaltına alıp öldürebileceğini ve ardından alay edercesine tahliye edebileceğini gösteriyor. Elbette buna benzer olaylar bu topraklarda defalarca yaşandı. Devletin işkencesi sonucu ölümler de artık olağan şeyler haline gelmiş durumda. “Sıfır tolerans” denilen ve yapıldığı için özür dilenen işkence TC devletinin yıldırma politikalarından yalnızca bir tanesi. Ama nedense “münferit” de olsalar sorumlular bir türlü cezalandırılamıyor. Bu yazının başından beri dikkatini çektiğimiz durum işkencelerin özellikle son yıllarda artmasını açıklıyor.

Bunun yanında, polisin “dur ihtarına uymayanları vurma yetkisi” sonucu 14 yaşındaki Ahmet Yıldırım Adana’da 9 Kasım Pazar günü vuruldu ve felç oldu. Olayın hemen ardından gözaltına alınan iki polis savcılık tarafından “adam yaralamak” iddiasıyla tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakıldılar. Önümüzdeki dönemde “halkın güvenliğini sağlamaktan yükümlü” polislerimize “halkı terbiye etmesi için” demir coplar verileceği haberi de –gerçek olsun ya da olmasın- önümüzdeki dönemde işçi sınıfına karşı şiddetin alabildiğine arttırılacağını gösteriyor.

Tam da bu günlerde AKP Yozgat Milletvekili Abdulkadir Akgül’ün “Devletime, milletime karşı suç işleyenleri vurmaktan hoşlanacağım. Adalet herkese fazla eşit uygulanıyor” açıklamasını yapması oldukça yerinde oldu diyebiliriz. Evet, adalet herkese fazla eşit uygulanıyor, buna şüphe yok! Başbakan Erdoğan’ın Diyarbakır gezisi sırasında gerçekleştirilen “izinsiz gösterilere katıldıkları, polise taş attıkları” gerekçesiyle tutuklanan ve 13–14 yaşlarında olan altı çocuk hakkında 23 yıla kadar hapis cezası istemiyle dava açılmış olması da bunu göstermiyor mu?

Bu yüzden, fiili olarak uygulanan durumu yasalarca da değiştirmek de yarar var ki, burjuva demokrasisinin ne olduğu açıkça görülsün. Yani; bu topraklarda ilk olarak komünist, Kürt, Ermeni, Alevi olanların ardından da tüm mülksüzlerin, mülk sahibi sınıflarla yalnızca mülkiyet açısından değil, demokratik hak ve hukuki açıdan da eşit olmadığı açıkça ifade edilmeli, burjuva sınıfı ve onun devletine karşı çıkan herkesin “öldürülmesinin caiz (!) olduğu” bu yasalarda yer almalı!

“Ya Sev Ya Terk Et”

Hükümetin vekilinin oldukça samimi açıklamaları öncesinde daha üst bir kademeden, bizzat Milli Savunma Bakanı’ndan bir açıklama gelmişti. Vecdi Gönül, “Bugün eğer Ege’de Rumlar, Türkiye’nin pek çok yerinde de Ermeniler yaşamaya devam etseydi, acaba Türkiye aynı milli devlet olabilir miydi?” diyerek neden böyle bir dönemde böyle bir açıklama yaptığına kendisi de anlam veremeyip açıklamasını değiştirmeye çalışsa da sözleri oldukça tartışma yarattı. Aslına bakılırsa Vecdi Gönül de aynı Abdülkadir Akgül gibi samimi ve gerçekçi bir açıklama yapmış bulunuyor. Bu, Rum-Türk mübadelesi ve Ermeni katliamının Türk ulus-devletinin inşasında ve resmi ideolojinin oluşturulmasındaki önemli rolüne –istenmeden- yapılmış bir vurgu yalnızca. Bugün de aynı politika devam etmiyor mu? Başbakan Erdoğan “Ya sev ya terk et” mealinde açıklamalar yaparak, “tek devlet, tek millet, tek bayrak” açıklamaları yaparak klasik paradigmayı sürdürmüyor mu? Burada dikkat çekilmesi gereken nokta, Kürt halkı adına siyaset yürüten DTP’nin ve onun Başkanı Ahmet Türk’ün bu konudaki açıklamaları olsa gerek. Başbakan’ın “bayrağa sahip çıkabiliyor musun” sataşmasına “elbette o bayrak hepimizin bayrağı” diyerek yanıtlayan Ahmet Türk’e ve DTP’ye onu koşulsuz destekleyen “sosyalist” soldan herhangi bir tepki gelmemesi gerçekten çarpıcı. Bütün ulus-devletlerde olduğu gibi, milliyetçiliği ve varolan düzeni simgeleyen, sosyalistlere, Kürt halkına ve tüm ezilenlere yönelik saldırıların vazgeçilmezi olan bayrağa DTP’nin sahip çıkması bizi daha öncesinde Stalinist TKP’nin sahip çıkmasında olduğu gibi yine şaşırtmadı diyebiliriz. Öyle ki, DTP’nin Kürt mülk sahibi sınıflarının temsilcisi bir parti olduğu gerçeğini defalarca yazılarımızda dile getirmiştik. Önümüzdeki yerel seçimlerde DTP’yi destekleyecek olan sosyalistlere önerimiz eğer kızıl bayrak taşıyacaklarsa o bayraklara bir de ay yıldız eklemeleri olabilir.

Dünya Çapında Artan Baskılar ve Çözüme Dair

Devletlerin, toplumsal muhalefetin yükselmesine yönelik önlemleri ve artan baskıları elbette Türkiye ile sınırlı değil. AB’ci solun öve öve bitiremediği “demokratik ülkeler”de de burjuvazi önümüzdeki dönemdeki olası toplumsal kırılmalara hazırlık içinde. İngiltere’de “ulusal güvenlik” bahanesiyle ilk defa 1912 yılında uygulanan ‘D-Notice System’ (D-Uyarı Sistemi) basın sansür mekanizmasının yeniden çalıştırılmasını isteyen milletvekilleri, basına sansür getirilmesi için yasa tasarısı hazırlamış durumdalar. Ayrıca İçişleri Bakanı her yıl 500 bin kişinin genetik parmak izinin alındığını belirtip, 2008 yılına kadar her 14 İngiliz’den birinin genetik izinin alınmasını amaçladıklarını söylemiş durumda. Bu da nüfusun yüzde 7’sine denk geliyor. Başka bir yasa teklifine göre “terör olayları”na karıştığından şüphe edilen kişiler, ev hapsine alınabilecek ve bu kişilerin sokağa çıkması yasaklanabilecek.

Yine diğer bir “demokratik ülke” Fransa’da, yeni bir yasaya göre 13 yaşından itibaren “suç işleme olasılığı bulunanlar” da dahil olmak üzere, “siyasi, sendikal yahut ekonomik” faaliyeti olanlar ya da kurumsal, sosyal, dini bir rolü bulunanlar bundan böyle fişlenecek. Kararnameye göre bu kişiler ve gruplara ait özel bilgiler tek bir veri tabanında toplanacak. Fişlenenlerin sağlık bilgileri, cinsel eğilimleri, sosyal ve ekonomik hayatları da devlet arşivlerine konulacak.

İtalya da Avrupa’da “fişleme” çalışmalarını yürüten ülkeler arasında. Özellikle bu ülkede geçmişi -Mussolini dönemini- aratmayacak faşizan uygulamalar yürürlüğe giriyor. Romanlara yönelik artırılan baskılar bunların en göze çarpanı.

Diğer burjuva demokratik diktatörlüklerindeki durumda bu ülkelerden farklı değil. Yalnızca artan baskının dozunda küçük farklılıklar bulunabilir. Dünya ekonomik krizi, küresel sermayenin önlemlerinin peşi sıra, ulusal sınırlar içerisinde devletlerin artan baskılarında cisimleşiyor. Bu durum, sermayenin önümüzdeki günlerde yaşanacak olaylara şimdiden ciddi şekilde hazırlandığının açık göstergesi. Elbette burjuvazinin böylesine örgütlü oluşu, böylesine amansızca saldırabilmesini ve bizlerin tek tek bireyler olarak kaldığımız sürece hiçbir şey yapamayacağımız düşüncesinin oluşmasını sağlayan temel nokta. Çözüm ise, yalnızca dünya işçi sınıfının sermayenin tüm saldırılarına karşı örgütlü karşı koyuşu ve sosyalizm için ayağa kalkmasında.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir