Diktatörlük ve savaş yönelimi tırmanırken, egemen sınıf içindeki çatlaklar açığa çıkıyor

16 Kasım Günü Türkiye Kalite Derneği’nin (KalDer), Avrupa Kalite Yönetimi Vakfı’nın (EFQM) işbirliğiyle düzenlediği 25. Kalite Kongresi’nde konuşan eski cumhurbaşkanı Abdullah Gül ve TÜSİAD Başkan Yardımcısı Sedat Şükrü Ünlütürk, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı ve AKP hükümetini örtülü bir şekilde eleştirerek, siyasi gerilimlerden ve kaostan uzaklaşarak demokratik standartların yükseltilmesi çağrısı yaptı.

Ekonomik gelişme ile siyasi istikrar ilişkisine vurgu yapan Abdullah Gül, son günlerde AB ile yaşanan gerilimlere ve Tayyip Erdoğan’ın diktatörlük eğilimine atfen, hükümeti ve Erdoğan’ın politikalarını uzun zaman sonra ilk kez açıktan eleştirdi.

Gül konuşmasında, “Orta gelirli ülke olarak yolumuza devam etmek mi yoksa önümüzdeki kritik eşiği aşarak çağdaş demokratik kalkınmış ülkelerden biri haline gelmek mi? Tabii ki ikincisi. Bunun için hukukun üstünlüğünün, temel insan haklarının garanti altına alındığı, kuvvetler ayrılığının olduğu yönetim sistemini gerçekleştirmek gerekir. Şeffaflık, hesap verebilirlik olmalı. Bütün bunları gerçekleştirdiğimiz takdirde orta gelir tuzağından kurtuluruz. Avrupa ile tam üyelik müzakerelerine başlayan bir ülkenin halkının bu şartlara razı olacağına inanmıyorum” dedi.

Demokratik standartları yükseltmeden ekonomik kalkınmanın mümkün olmadığını vurgulayan Gül, “Türkiye’nin 15 Temmuz darbesinin ardından yaşanan süreçten hızla çıkması gerektiği ve önünün görülebilir olması gerektiğini” belirtti.

Erdoğan’ın AB ile girdiği polemiği de eleştiren Gül, “Kendi çıkarımız açısından bakıyorum. AB dediğimizde mesele 28 üye ülkeden biri olmak değil, mesele o standartlarda bir ülke olmak. Bunu Avrupa’ya taviz vermek olarak görürseniz yanılırsınız. Bu süreç bizim işimize yarıyor mu yaramıyor mu buna bakmak gerekir ki çok yararlı oldu. Ekonomik olarak da siyasi olarak da. Kurallar ve öngörülebilirlik vardı. Geleceği öngörülebilir olan yerde güven vardır, yatırımcı vardır ve tabii ki büyüme vardır. Nitekim en büyük ekonomik büyümeleri o dönemde gerçekleştirdik. AB’yi bir çıpa olarak görmeliyiz ve o standartları yakalamalıyız” dedi.

Gül, hükümetin akademik özgürlükleri ortadan kaldırmaya yönelik uygulamaları konusunda, “Her ilde üniversite olmasının ötesine geçmemiz gerekiyor artık. Eğitim kurumlarında liselerden üniversitelere akademik özgürlüklerin en üst seviyede sağlanması, her türlü teşvikin verilmesi nitelikli insan gücünü artıracak ve Türkiye’nin geleceğine yapılan en büyük yatırım olacaktır” dedi.

Konuşmasında Abdullah Gül’ünkilere benzer eleştiriler yapan TÜSİAD Başkan Yardımcısı Sedat Şükrü Ünlütürk ise “Türkiye için yeni normal kavga ve kaos mu, yoksa hukukun üstünlüğü ve demokratik değerler mi olacak?” sorusunu sorarak ekonomik durumdaki kötüleşmeden bahsetti. Ünlütürk, “Türkiye krizlere hızlı girer, hızla çıkıp hızlı büyürdü. Şimdi potansiyelimiz olan yüzde 5’in altında büyüyoruz. Dünyada korumacı politikalar işleniyor. Büyüme tüm dünyada daha aşağıda dengeye girecek gibi. Ticaret eskisi kadar hızlı olmayacak. Şimdi sorun, bu düşük büyümeyi nasıl yöneteceğimiz.” diyerek, patronların kaygılarını dile getirdi.

TÜSİAD’ın bu çıkışının ardında, hiç kuşkusuz ki Erdoğan’ın ve AKP hükümetinin son dönemde iç politikada ve uluslararası alanda izlediği çizgiden duyduğu derin kaygı yatıyor. AKP iktidarının 15 Temmuz darbesinin ardından uygulanan OHAL ile birlikte tırmandırdığı otoriter yönelim ve dışarıda hem ABD hem de AB ile yaşadığı sorunlar, egemen sınıfın bir kesiminde derin bir kaygı yaratıyor.

Son önemde HDP’li milletvekillerinin ve Cumhuriyet Gazetesi yöneticilerinin tutuklanması ile doruk noktasına ulaşan baskıcı politikalar, beklendiği üzere, başlıca destekçisini MHP’de buldu. Erdoğan ve hükümet, MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli ile içeride Kürt hareketine yönelik ağır saldırılarda, Suriye ve Irak’ta ise “PYD ile mücadele”de ifadesini bulan diktatörlük ve militarizm çizgisinde birleşmiş durumda. Buna karşılık, AKP iktidarının açık diktatörlük yönelimine, bizzat MHP içinden de karşı çıkılıyor. MHP’den ihraç edilen genel başkan adayı ve Gaziantep milletvekili Ümit Özdağ’ın MHP’li 3 milletvekili ile birlikte 16 Kasım’da TBMM’de düzenlediği basın toplantısında, milletvekillerinden Yusuf Halaçoğlu “başkanlığın meclisten geçmemesi için elimizden gelen gayreti göstereceğiz.” dedi. Halaçoğlu konuşmasında, AKP içerisindeki çatlaklara da işaret ederek, sadece MHP değil, muhtemelen AKP içinde de bir çatlak olacağını ve teklifin 330 milletvekilinin desteğini alamayacağını düşündüklerini söyledi.

Halaçoğlu’nun bahsetmiş olduğu AKP içerisindeki çatlak, Ekonomi Bakanı’nın, geçtiğimiz gün Erdoğan’ın AB karşıtı sert çıkışlarının ardından, patronlara AB ile ilişkilerde bir kopma olmayacağı ve döviz kurundaki yükselmenin geçici olduğu yönündeki açıklamalarında açığa çıktı.

Türkiyeli banka ve holding patronları, dışarıda AB ile ilişkilerin kopma noktasına gelmesi ve NATO’da yaşanan gerilimler, içeride ise HDP ve Cumhuriyet gazetesi operasyonları ile gerilen siyasi ortamda, önlerini göremediklerinden yakınıyorlar. Buna ek olarak, doların son iki ayda %13 değer kazanması, işsizlik oranlarının -gerçeğin çok altında olan resmi rakamlara göre- yüzde 11,3’e yükselmesi ve sanayi üretimindeki yüzde 3,8’lik düşüş, Türkiye ekonomisinin çöküşünü gösteren veriler olarak, patronları ciddi şekilde kaygılandırıyor. TL’nin hızla değer kaybetmesi sonucunda özel sektörün uzun vadeli dış borçlarının da 12,2 milyar dolar arttığı gerçeği göz önüne alındığında, yapılan bu açıklamaların, egemen sınıf içerisindeki artan hoşnutsuzluğun göstergeleri olduğu anlaşılabilir.

AKP’nin kurucularından biri ve eski cumhurbaşkanı olan Gül’ün ve iş dünyasının önemli bir sözcüsünün yaptığı açıklamalar, 15 Temmuz darbesinin ardından Erdoğan’a ve onun temsil ettiği yönetici kliğe yönelik ilk tepkiler olması açısından önemlidir. Onlar hızla kırılma noktasına yaklaşan ekonomik ve siyasi krizin, zaten hızla yoksullaşmış geniş emekçi kitleleri harekete geçirme tehlikesini iyice yaklaştırdığının farkındalar. Dolayısıyla, Erdoğan’a yönelik bu eleştiriler, egemen sınıfın bu sözcülerinin “demokratik” bir toplum isteğinden değil; artan toplumsal eşitsizliklere yönelik öfkenin artan devlet baskısı karşısında kaçınılmaz patlaması sonucunda egemenliklerini yitirme kaygısından kaynaklanmaktadır.

Büyük sermayenin sözcülerinin bu kaygılarını resmi muhalefet de paylaşıyor. CHP İstanbul Milletvekili Aykut Erdoğdu, 16 Kasım akşamı CNN Türk kanalında katıldığı Tarafsız Bölge programında, bu kaygıyı, “insanları, gençleri sokağa dökmek istiyorlar. Bizi Suriye, Irak gibi yapmak istiyorlar. Biz bu oyuna gelmeyeceğiz.” diyerek ifade etti; hemen ardından da, “dört parti bir araya gelsek, bu durumu toparlamamız çok zor” itirafında bulundu. O, çözüm yolu olarak, bu gidişe, AKP içerisindeki “aklıselim” milletvekilleri ile birlikte bir dur deme çağrısı yaptı.

Erdoğdu’nun sözleri, ana muhalefet partisi CHP’nin ikiyüzlülüğünün ifadesidir. CHP ve onun işçi kolu işlevi gören sendikalar, AKP iktidarının gerici militarist politikaları karşısında, kitleleri harekete geçirmek şöyle dursun, yüzlerini, her durumda ABD’deki ve AB’deki siyasi ortaklarına dönmüş; her defasında, Erdoğan ve AKP ile uzlaşma peşinde koşmuştur. AKP iktidarının 14 yıldır uyguladığı toplumsal karşı-devrim ve savaş programına karşı hiçbir direniş sergilememiş olan CHP, son olarak, milletvekillerinin dokunulmazlıklarının kaldırılmasına ve Suriye-Irak tezkerelerine destek verdi. 15 Temmuz darbe girişiminin ardından Erdoğan’ın ve AKP iktidarının önünde yerlere kapanan CHP, şimdi, Cumhuriyet gazetesine ve HDP’ye yönelik operasyonların ardından, Erdoğan’a ve AKP’ye yönelik muhalefetin başını çekmeye soyunuyor.

Ufku yobaz bir Erdoğan karşıtlığı ile sınırlı olan sahte solun önemli bir kesiminin de desteğini almış olan CHP’nin tüm hesabı, siyasi olarak kafasının kesilmesinde pay sahibi olduğu HDP’yi de kendisine yedekleyerek, alttan alta biriken toplumsal eşitsizlik, diktatörlük ve savaş karşıtı muhalefeti emperyalist sistemin sınırları içinde tutmaktır.

Benzeri bir durum, iktidarın bir süredir baş düşman ilan ettiği Halkların Demokratik Partisi (HDP) için de geçerlidir. Ekim 2013’te, çok sayıda sahte sol grubun da katıldığı bir kongrede kurulan HDP, Kürt milliyetçisi bir burjuva partisidir. Aynı öncelleri gibi, Türk siyaset kurumu içinde “saygın” bir yer edinmeye çalışan HDP, iktidarının ilk on yılı boyunca, Erdoğan’ın ve AKP’nin başlıca destekleyicisi olmuş; AKP’nin iktidarı kaybettiği Haziran 2015 genel seçimleri sonrasında kurulan hükümete iki bakan vermiştir. HDP’nin AKP ile hükümet kurduğu günlerde, Kürt siyasi hareketine yönelik devlet terörü, bizzat bu partinin üyelerini hedefleyecek şekilde tırmanıyordu.

HDP, aynı AKP, MHP ve CHP gibi, ABD emperyalizminin Ortadoğu’da sürdürdüğü yağmacı savaşı desteklemektedir. HDP’nin Suriye-Irak savaş tezkerelerine TBMM’de “hayır” oyu vermesi, ilkesel bir emperyalizm ve savaş karşıtlığından değil; AKP iktidarının PKK’ye ve onun Suriye’deki kardeş örgütü PYD/YPG’ye yönelik düşmanca tavrından kaynaklanmaktadır. Bilindiği gibi milliyetçi Kürt hareketi karşısındaki tutum, Ankara ile Washington’daki ve AB başkentlerindeki ortakları arasındaki başlıca anlaşmazlık noktalarından biri olmaya devam ediyor. ABD ve Avrupalı emperyalistler, sözde “IŞİD’e karşı mücadele”de, PKK’yi ve PYD/YPG’yi başlıca vekil güç olarak kullanırken, Suriye’deki Esad yönetimi karşıtı savaşın kendi İslamcı vekil güçleri (ÖSO) aracılığıyla sürdürülmesinde ısrar eden Ankara bu örgütlere karşı askeri operasyonlar düzenliyor.

HDP’nin, iki eşbaşkanı dahil çok sayıda milletvekilinin, yöneticisinin ve belediye başkanının tutuklanması, asıl olarak, AKP iktidarının Suriye’deki ve Irak’taki gelişmelere yönelik tepkisidir ve Türkiye’deki Kürt hareketinin kafasını siyasi olarak kopartmayı amaçlamaktadır. Buna karşılık AKP iktidarının estirdiği ve kesinlikle karşı çıkılması gereken devlet terörü, HDP’nin işbirlikçi politikalarının milliyetçi Kürt hareketine ve onu destekleyen sahte sol çevrelere yönelik bu ezme operasyonunda oynadığı yıkıcı rolün görmezden gelinmesini gerektirmez. Tersine, HDP ve onun kuyruğundaki sendikalar ile sahte sol, bugün karşı karşıya olduğumuz devlet terörünün başlıca sorumluları arasında yer almaktadır.

HDP ve izleyicileri, aynı CHP gibi, emekçi kitlelere sırtını dönmüş; AKP’ye karşı mücadelede Batılı siyasi ortaklarından gelecek tepkilere ya da büyük sermayenin desteğine bel bağlamış durumdalar. Dolayısıyla, HDP’nin ve sahte solcu destekleyicilerinin, on yıllardır sahte bir “barış ve demokrasi” vaadiyle kandırdıkları emekçi kitlelere verebileceği hiçbir şey bulunmuyor.

Bu iki burjuva muhalefet partisinin ve büyük sermayenin onlara yeniden destek işareti vermeye başlayan kesimlerinin tek amacı, işçi sınıfı ve gençlik içinde hızla tırmanan muhalefeti Erdoğan ve AKP karşıtlığı ile sınırlayarak kontrol altına almak ve onun düzeni tehdit edebilecek kitlesel bir devrimci hareket haline gelmesinin önüne geçmektir. Onlar, Erdoğan’da ve AKP’de cisimleşen savaş ve diktatörlük yönelimine asla karşı koyamazlar. Bunun nedeni tüm bu partilerin bu emperyalist sisteme eklemlenmiş ve onu savunuyor olmalarıdır.

Bu yönelimi durdurabilecek tek toplumsal güç, sosyalist bir program etrafında bir araya gelen uluslararası işçi sınıfıdır. Türkiye’deki, Ortadoğu’daki ve tüm dünyadaki acil ihtiyaç, egemen sınıfın savaş ve diktatörlük yönelimine karşı, sosyalist enternasyonalist bir program ekseninde ve işçi sınıfına dayanan uluslararası bir hareketin inşasıdır.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir